renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Ümmügülsüm TAT yazıları

Dünyanın Yeni Bir Duaya İhtiyacı Var

Ben bu mayısı daha önce yaşamıştım. Henüz on yedi yaşındaydım ve dört yanlışın bir doğruyu götürdüğü zamanlarda “Bu kadına haddini bildirin” cümlesinin geleceğimize nasıl yön vereceğini duyar duymaz anlamıştım. Daha önce de partiler kapatılmış, krizler yaşanmış, kadın yüreğimiz yaşananlardan fena halde alınmıştı. Geçen yıllar içinde beklediklerim gelmemiş, ateş ağaçlarının dalları rüyalarımı gizlemek için eğildikçe eğilmişti. Hayata dair telaşlarımı eteklerime dolamış, Filistinli küçük bir kızın “Biz öleceğiz ve değişecek dünya” sözleriyle üç gece kendimi duvarlara vurmuş, turnusol kâğıdının ayırıcılığında yaşanan hayatlarda_iyi ile kötünün arasında_ dünyayı kurtaracak son düşün peşine düşmüştüm.

Şarkısını Kaybetmiş Kadınlar Korosu

Başımda kırmızı örtüyle ellerime yakılan kınanın kurumasını beklerken… Kapıdan çıkarken, hayata karışırken, baba evinden kendi evime geçen sahnede olayları yalnızca seyretmekle yetinirken… Sahi, ben bir şey unutmadım değil mi anne. Yılın etek boylarını, topuklu ayakkabıların tokasını, vizyondaki filmin başrol oyuncusunu herkesten iyi takip ettim. Kilo almamak için kendimle yarıştım, kırışıklık giderici kremimi her akşam sürdüm, kadınlığın ‘altın kurallarına’ harfiyen uydum. İyi eş, fedakâr anne, maharetli gelin, hayırlı evlat… O zaman kalbimi sıkıştıran, nefesimi daraltan, göğümü karartan, rüyalarımı hafızamdan silip atan nedir?

Hayat Bilgisi

Kaçsam bırakıp
Senden uzak yollara gitsem
Mehveş Hanım

Erken gelen bir bahardı… Adın okula girmesi yasaklı öğrenciler arasında yazılıyken, kurduğun düşler senden başka herkesi korkutuyorken, annen kitaplarını sobada yaka yaka bitirememişken… Yani ben sana, sen ülkenin kaderine yazgılıyken… Nerden bilecektim 12 Mart sabahı darbe olacağını.

Cebimde Üç Hurma Çekirdeği

Okul dönüşü, beraber içilmiş bir fincan çay ya da o Pazar günü; kar yağmış üstelik akşamüstü… Savrulmuşum, sanki kaçarken ilk ben vurulmuşum. Okunacak kitaplar listesi bitmeden, falanca şiirin son dizesi ezberlenmeden ve “Büyüdüm, koskoca genç kız oldum” pozları üstümde emanet duruyorken… Üstelik ‘çizgi kadar gün ışığı ile’ mutlu olabilecekken, bizden ben’e giden durakların birinde miladı dolmuş bir sevgi yığılmış ellerime. Dua ederken dilim tutulmuş, düşlerimde tüm yüzükler kırılmış, çiçekçi kadın “Allah sevdiğine bağışlasın abla” cümlesini hep benden kaçırmış. Kimseye söyleyemezken derdimi; annem, mutfakta ada çayı içmemden anlamış halimi.

Kendi Taşrasına Dönen Şair

“gör ki raks ederek ağlamak da varmış hayatta…”
Mustafa İslamoğlu

Şair bir genç kızdım… Ateş ağaçlarının dallarına asılmış rüyalarım, halamınkine benzeyen saçlarım ve inci küpelerim vardı. Doktorlar raporlarıma ince hastalık yazıyor, annem bahtıma ağıtlar yakıyor, taş plaktan gelen ses “Ben seni unutmak için sevmedim” diyordu. Susuyordum… Yüreğimi de yanımda getirdiğim bu şehirde mülteci olduğumu biliyordum. Bu yüzyılın ortasında evini en çok özleyen bendim ve bendim peri padişahının kızı kadar güzel olmayı hayal eden. Ah… Masal kahramanlarının hepsi kendi evinde mutluydu. “Sen de çok mutlu olacaksın” sözleri insanı ancak kendi evinde koruyordu. Şair bir kızdım ve kendi taşrama gitmek için kalkacak treni bekliyordum.

Birkaç İnanmış Adam

Kırk beşinde bir kadın; büyük adam olamamış, kentlerde tarıma dayalı sanayi merkezleri kuramamış, boş bulduğu her salıncakta sallanmış, topuklu çizme giymiş, günlüğüne “Seni beklerken” yazmış ve Hacı Bayram camiinin merdivenlerinde herkesten çok ağlamış. İnanmış, birkaç adamın geleceğine, kapısını çalacağına, önce yüreğini sonra dünyayı kurtaracağına… Akşamlar sabah, sabahlar akşam olurken beklemiş. Bu kadın kırk beş yaşındaymış, birkaç inanmış adam yüreğini ve dünyayı kurtarmadan hiçbir anlatıcının masalı bitiremeyeceğine herkesten çok inanmış…

Kırk Dört Mülteci

Amacı ‘yaşamak’ olan bir yolculuğa çıkmışlardı…

Para kazanmak; önce kendi karınlarını doyurmak, sonra bakmakla yükümlü oldukları insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak _karşılayabilmek_ için çıkıvermişlerdi ansızın yola… Sonradan başına ‘yaşamak’ yazılan bu sebepsiz yolculuğa…

Kırk dört mülteciydi onlar… Kırk dört kişiydiler. Kaderinde aynı anda ve aynı yerde Azrail’le buluşmak yazılı kırk dört genç adam, kırk dört kadın ya da kırk dört çocuktu onlar…

Sil Baştan

Mevsim sonbahardı. Karşımda yanmayan bir soba vardı. Annemin kabul günleri ve dokuzuncu yaş günümün gerçekleşmeyen düşleri peşimi bırakmıyordu. Anlamıyordun; adalar giriyordu rüyama, deniz ve yıldızlar. Sen “Kader var” diyordun, ben gitmek için ayaklanıyordum. Gemiler gelmiyordu ve Ay’ın gölgesi kalbime düşmüyordu… Temize çekilecek hayatın _hayatımın_ adada; denizin ve yıldızların kucağında, Nermin hanımın evinde, siyah etek ve topuklu terlik düşlerinin arasında kaldığını kimse görmüyordu.

Ben bu yılları hiç böyle hayal etmemiştim…

Birinci Tekil Şahsın Lacivert Güncesi

Lacivert bir kırlangıç fırtınasıydı. Gece yarısı yapılan bir duanın sabaha kabul olmasıydı. Vefat etmiş anneanneden geriye kalan rüyanın her sabah ayrı şekilde yorumlanmasıydı… On üç yaşındaki bir kızın her şeyden nasıl “bir anda” vazgeçtiğinin sırdaşıydı lacivert. Okul yıllarım boyunca kendime yazdığım mektupların görünmeyen muhatabıydı. Mevsimlik işçilerin hayalleri, kırlangıçların bedduası benim içinse yitirilişin sözlüklerde bahsedilmeyen anlamıydı.

Eylül ayının başında valizimi hazırlar ve kasabadan şehre uzanan rayların üstünde mevsimlik işçilerle beraber uzun bir yolculuğa çıkardım. Yol uzundu, şehir uzak.

İçeriği paylaş