
Başlıkta dizgi, düzelti yanlışı yok. Belki eksiklikten sözedilebilir: Nakşibendî tarîkatı dervişânından yazar şair Nuri Pakdil!
Evet, ünlü yazar Pakdil’in dervişliğinden sözetmek hoşuma gidiyor. Bazı somut işaretlerden de yola çıkarak sezgisel bulguculuk yöntemiyle ulaştığım kimi sonuçları paylaşmak istiyorum.
İlkin değerli yazar Nuri Pakdil’in geçtiğimiz aylarda (Bu yazı 3 mayıs 1997’de Selam Gazetesi’nde yayımlanmıştır. Edebiyat Dergisi Yayınları’nın yeniden faaliyete başlamasının tarihi ise 28 Şubat 1997’dir)yayımlanan Sükût Sûretinde adlı kitabındaki kimi biçimsel özellikleri hayli dikkat çekici bulduğumu belirtmek isterim. Harften başlayarak cümlede, paragrafta, sayfa, metin ve nihayet kitabın bütününde biçim; sanatsal bir anlatım unsuru olarak biçim, Pakdil’in öteden beri titizlendiği bir unsurdur gerçi.
Ancak durumun bu kez biraz farklı olduğunu söyleyebilirim. Bilirim derken bunun önemli oranda sezgisel bilgi türünden olduğunu da hatırlatmalıyım. Zaten yazar eserinin biçimsel unsuruyla doğrudan zihne ve bilince değil; sezgiye, biçim bilgisine ve biraz da görüş gücüne (basirete) yönelir. Bu melekelerimizi de harekete geçirerek eserinin bir bütün halinde kavranmasını amaçlar. Biçim de soyut bir unsurdur Pakdil’de ve hat sanatımızda olduğu gibi soyut özü somutlaştırma işlevi de görür. Somutlaşan kelime, cümleye bir hareketlilik getirir, hareketli cümleler metne dinamik bir gövde kazandırır, giderek söz, cisimleşmeyi de aşarak eyleme yaklaşır, eylemleşir.
Eylemi yücelten bir yazar olarak Pakdil, yazarlık eyleminin okurunu da eyleme geçirmesini ister. Nitekim bir kitabını majiskül harflerle dizilmiş ve ayrı bir paragraf olan şu cümle ile bitirir: “BU KİTABI DA NAMLUYA SÜRÜN!” (Bir Yazarın Notları III)
İnsan, eylemi olduğu zaman insandır ve insanın kendini gerçekleştirmesi eylem’ledir. Eylemlerin en ûlvîsi cihâd, onun da hülâsası zikirdir, dersem, Pakdil’in dervişliğini izaha biraz yaklaşmış olurum.
“Sukût Sûretinde”, 33 şiirden oluşuyor. Bu sayı, tesbihte bir boğum sayısıdır. (Böylece en az iki kitabın daha bulunduğunu düşündüm. 99’a tamamlanınca bir kitap da imâme ve imâmecikler için. İmâmenin ilk kubbeciğine gömülü minik mercekten görünen Kâbe için, Mescid-i Nebî için. Sonra püskül var. Ve püsküle sürülen gül kokuları için. Ve Akik tesbih için ayrı, Firûze ve Çeşmibülbül için ayrı, Oltu Taşı siyah kehribar için apayrı birer zikir kitabı. Uzun soluklu zâkirler için, Zâkirbaşı’lar için.) Her şiir, bir tesbih tanesine karşılık gelen ayrı bir zikir cümlesi gibi düşünülmüştür. Ancak bu 33 beyit, bilinen zikir cümlelerinden farklıdır. Bu derviş Mekke’yi, Kudüs’ü, İstanbul’u Filistin’i, devrimi, katsayısı artan direnişi zikrediyor. Zira “dervişin fikri neyse zikri odur”. Pakdil, 13 yıl süren sükût döneminde -Fetret Dönemi de 13 yıl sürmüştü- zikrini, dolayısıyla eylemini sürdürmüştür. Tekrar ve sayı, zikirde gerekli bir prensiptir. Buna da uyarak yıllarca zikir gibi sürekli tekrarladığının sayısını dipnotlarla ve derviş disipliniyle belirlemiştir.
Peki neden Nakşibendi?
Kalbin eylemi zikirdir ve Nakşîlik’te zikrin efdâl olanı kalp ile yapılandır. Dünya kelâmından, nesnelerden, görüntülerden ve hatta çiğ ışıktan soyutlanarak. Kalbin konuşabilmesi içinse başlangıçta dilin sukût etmesi gerekir. Kalp, Allah’ın zikri ile mutmain olunca, dil yeniden, ancak yeni bir lisan konuşarak çözülecektir.
Bir diğer işaret ise, Hazret-i Ebûbekir Sıddîk’in adına yapıldığını sezdiğim vurgudur. Pakdil, Hz. Ebûbekir’i; bilhassa O’nu çok sevdiğini öteden beri hissettirir. Şiirlerinde kullandığı bir mahlasında da ön ismi Ebûbekir’dir. Ve bilindiği gibi Hicrî 6. yüzyılda adını Buhara’lı Bahaeddîn-i Nakşibend’den alan tarîkatın silsilesi Hz. Ebûbekir’e dayandırılır.
Son işaret, her ne kadar 1983 yılının ürünlerini içerse de adının sonradan konulduğunu düşündüğüm, yayımı yeni yapılan kitaplarından ikincisidir: Derviş Hüneri.
Pakdil bu kitabında da Hz. Ebûbekir’e özel bir vurgu yapar. Sıradan bir günde güneşin doğuşunda bile O’nu ve Arkadaşı’nı, onların Mekke’den Medine’ye gelişini hatırlar. Sükût Sûretinde’de eylem halinde görürüz onları: “Dört Halife yürüyorlar kolkola/Ebûbekir, Ömer, Osman ve Ali”
Devrişin hüneri, sükût sûretinde konuşabilmesindedir. Ve işte Derviş Hüneri’nden, 14 yıl öncesinden Derviş Nuri Pakdil’i ve hem sükût dönemini haber veren bir işaret daha “Dilimin döndüğü kadar sustum...”
Cemaat’in kıymetli okuyucularına önemli not: Üstad Pakdil’in eserleriyle ilgili seçmeler için edebiyatdergisi.com’u ziyaret ediniz.
Yorumlar
Edebiyat [*]
Cum, 22/12/2006 - 12:24 — Fatih M. TiyanşanDöner yerine evrilince tekrar
Koşmaya başlar ya daha da civan
Derviş Nuri Pakdil
Sükût Sûretinde...
[*] Yüz doksan birinci yazılış.
... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...
Bir Ali Görkem Userin yazısı
Cum, 22/12/2006 - 12:49 — Yusuf ArmağanAli Görkem Userin tarafından Nuri Pakdil'in son kitabı "Yazmak Bir Mûcize" ile ilgili olarak kaleme alınmış yazı için; tıklayınız
Oku! merkezli buluşma
Gerçek Bilinç
Cum, 22/12/2006 - 13:20 — U.Ali BirkardeşlerAli Bey’in dun geceki yorumunun altina yazacaktim, yazamadim.
Kalemi saglam biri ciksa da yazsa dedim Pakdil’i.
Birileri icimi okudu sanirim. Tesekkurler.
Ali Bey,
Madem oyle, ben de bu haftasonu yayin akisinda bir degisiklik yapip cumartesi-pazari “Pakdil Weekend” ilan ediyorum. Raflarda ne var ne yok bir elden gecireyim. Bereketli olur.
“Bildigim herseyden sorumlu olmazsam, nasil hak edebilirim yasamayi?”
gercek bilinc…
Usta’ya ve Sevenlerine Selamlar, Sevgiler…
bir not:
Cum, 22/12/2006 - 18:44 — misafirnicedir cemaat.com'da başkent buluşmasından söz ediliyor.
kanımca nuri pakdil hoca ile irtibata geçilir ve bu toplantıya iştiraki sağlanabilirse daha manidar olacağı savunmasındayım. hakan bey ile yetinilmemeli kanımca.
olması muhtemel istanbul buluşması için de önerim, illa ki sezai karakoç. ya da ismet özel.
İlahi...Emre Şimşek sen
Cum, 22/12/2006 - 19:15 — ismet karaİlahi...
Emre Şimşek sen Usta'yı tanır mısın?
Bilir misin,okudun mu hiç kitabını...
Usta'nın böyle bir toplantıya katılma oranı nedir biliyor musun,bilsen zaten bu çocuksu öneride bulunmazdın.
"Dilimin döndüğü kadar sustum."
Cum, 22/12/2006 - 20:20 — Murat SoyakNuri Pakdil, Edebiyat Dergisi ile anılır. Adeta özel isimle dergi ismi özdeşleşmiştir. Nuri Pakdil: Edebiyat Dergisi. Adı geçen dergi bir ev, bir eylem; kendi ifadesi ile "bir varoluş sevinci"dir.
Kurduğu cümleler ile düşünceyi kavi kıldı. Düşüncede yoğunlaşma ve o eylemin bir neticesi, somut varlığı cümleler... Bizi diri tutan dert, medeniyet bilinci, Kudüs, alınteri, emek, evet "emek" dedi Nuri Pakdil. Elimizden alınmaya çalışan, aslında bizim medeniyetimize ait olan kavramları, kelimeleri yeniden ele aldı, ısrarla gündeme getirdi. Bu üzerinde durulması gereken bir dikkat.
Bir neslin yetişmesinde, eser vermesinde büyük emekleri var. Düşüncenin adeta kovulduğu, hor görüldüğü bir ülkede ısrarla düşünmenin, yazmanın savunucusu oldu. Kelimenin tam anlamıyla bir yazı adamı, hakikat ışığına adanmış bir ömür.
Derviş Nuri Pakdil, çağının tanığı bir derviş... "Yazmak eylemi" denilince o güzel insanı hatırlıyorum. Son devirdeki sessizliği dahi bir eylem oldu: "Sükût Suretinde". Sonra diğer kitaplar çıkmaya başladı.
Bu güzel yazı için Şaban Abak'a teşekkürler, sağ olasın. Selâm ve dua ile...
nuri pakdil, fenerbahçe, edebiyat
Cum, 22/12/2006 - 20:33 — ismail kılıçarslanNuri Pakdil'in Edebiyat Dergisi tıpkı basım olarak elime geçtiğinde; çok heyecanlandım. Bir göz atayım bari diyerek başına oturduğum dergiyi elimden zorla bıraktığımda geride 3 saat bırakmıştım.
Nuri Pakdil, yazdıklarıyla önemsediğim bir isimdir benim. Etrafında oluşturulan efsaneler, ne yalan söyleyeyim, hiç ilgimi çekmedi. Hem de hiç. Bir ayağı yerde, bir ayağı gökte bir devrimci falan olduğuna inanmadım. Dolayısıyla, Şaban Abak ağabeyin yazısı, beni heyecanlandırdı. Zira, efsaneyle değil, edebiyatla ilgili sayın Abak.
Yeri gelmişken, bir şey daha söyleyeyim. Ben, "Nuri Pakdil'i görme" denilen olayla da hiç mi hiç ilgilenmedim. Zira, ustanın mahallenin yaşlı amcalarıyla "Fenerbahçe" etrafında döndürdüğü sohbeti, kendisini çok seven gençlerden esirgemesini hiç anlamadım, anlamlandıramadım.
Bir arkadaşım, ziyaretine gittiği Nuri Pakdil'le 2 saat boyunca hiç bir şey konuşmadan oturduklarını ve nihayet kös kös dönüp geldiğini anlatmıştı Ankara'dan. Bunu da büyük bir heyecanla anlatmıştı. Kusura bakmayın, ancak bu heyecanlanacak değil, anlamlandırılamayacak bir şeydir benim için.
Bunları, bir tartışmanın ateşini yakmak için falan söylemiyorum. Sadece, "yazan" Nuri Pakdil'i, "susan" Nuri Pakdil'den çok daha fazla önemsediğimi beyan etmek gibi bir derdim var. Hele hele etrafında "efsaneler" oluşturulan, susmasına bile çok önemli anlamlar yüklenen "Usta" figürüyle çok ciddi sorunlarım var. Ama yazdıkları her daim önümde ışık olmaya devam edecektir. Allah ondan razı olsun.
N.P.
Cum, 22/12/2006 - 20:59 — Ali Görkem UserinSevgili İsmail Kılıçarslan,
Hem sizin kuşak hem de sizden sonra gelenler arasında yanılmıyorsam Pakdil'e dair en fazla yazan adam benim. Ama bu konulara hiç girmedim şimdiye kadar. Lâkin yeri geldi, yazıyoruım. Kızan kızsın. Diyeceğim şudur bu:
Şu konuda haklısın: Bu adamlarla görüşmemek daha iyi olabilir. Bu adamlar diyorum çünkü Sezai Beyi de çekinmeden ekleyebilirim Pakdil'in yanına. Şundan ki, yazdıklarını okuyan birinin Pakdil'i ya da Karakoç'u sevmemesi mümkün değildir. Oysa yüz yüze görüştüğü zaman değil bunun böyle olması, tam tersi söz konusudur. Görüştüğünüz kişiden bir anda soğuyabilirsiniz. Uyuzluk yapmasa da en hafifinden duvar gibi bir suskunlukla karşılar sizi ilk ziyaretinizde dahi. Sezai Beyle yarım saat oturulup da ortamda bir kişinin bile tek kelime etmediğini bizzat gördüm. Gönülden gönüle bir yol olduğu kesin. Lâkin herkes giremiyor işte o yola. Biraz da muhabbet lazım. Nuri Beyle şimdiye dek bir kere beraber olduk. Onda da gayet latif ve muhabbetli bir hali vardı. Gerçi son yıllarda böyle bir hale geldiğini söylüyor uzun süredir görüşen dostlar. Öncesi çok farklı maalesef. Hiç girmeyeceğim oralara.
Şimdi, maalesef Fethi Gemuhluoğlu gibi muhabbet delisi değil Pakdil de, Karakoç da. Çok içlerine kapanık, bireysel bir halleri, tercihleri var. Mesela o kuşaktan Atasoy Müftüoğlu muhteşem bir aykırılık örneğidir bu anlamda. Atasoy Müftüoğlu ile konuşamayacağınız hiçbir konu yoktur. İlk görüşmenizde bile size kırk yıllık dostuymuşsunuz gibi davranır. Keşke Pakdil ve Karakoç da böylesi bir ilişki tarzına sahip olsalardı diye hayıflanırım daima.
Yazınsal serüvenleri ise bambaşka bir bağlamın konusu. Yine de şunu söylemeliyim: Nuri Pakdil okumayan bir kişinin Türkçe biliyorum demesi bile komik bir durum biraz. Hele hele okumaya, yazmaya, edebiyata meraklıyım diyen birinin Pakdil'in mümkünse tüm metinlerini okuması farzdır. Öte yandan, Pakdil'in edebiyat tarihimizdeki özgün yeri dışında düşünce tarihimizde de mühim bir yer işgal ettiğini söyleyebilirim hiç çekinmeden. Bu böyledir.
Usta'm demekten geberene dek gurur duyacağım tek isimdir Nuri Pakdil. Rabbim uzun ömürler versin ona.
AGU
Atasoy Müftüoğlu'na göre Nuri Pakil
Cum, 10/08/2007 - 18:30 — Şadan Ercan“Büyük bir entelektüel direnişçi olan Nuri Pakdil, hep sorgulayan bir bilincin, kendine özgü bir üslubun, tavrın, duruş, ilişki ve algılayış biçiminin, tutarlı bir hayat, düşünce ve edebiyat tarzının, bütünlüklü bir hayat ve edebiyat anlayışının, inandığı değerlerle uyumlu bir hayat pratiğinin sahibi, tarihin bilinçli, aşklı, tutkulu, öfkeli, hınçlı sorumlu tanığıdır.
Kimsenin “adamı” olmayan, hiçbir şekilde çıkar peşinde koşmayan, yalnızlığı bir hayat biçimine dönüştüren, aykırı bir kişiliktir. Zor beğeniler ve zor seçimlerin adamı olan, ama kalabalıkların adamı olmayan Nuri Pakdil, yol arkadaşlarıyla yollarını ayırarak, kendi başına varolmayı seçti.”
Nuri Pakdil en kısa ve en güzel böyle tarif edilir sanırım.
http://www.edebiyatdergisi.com/yazarlar/pakdiln.asp
"Eşrefi mahlukatız lakin hamurumuz çamurdan !"
"Hayır yazar havlu
Cum, 22/12/2006 - 23:23 — osman durmuşoğlu"Hayır yazar havlu atmaz.
Olsa olsa sukutunu duvara asar, tüfek gibi; bakar." Nuri Pakdil
ve gale yevmün asibün
Karakoç ve Pakdil
Cum, 22/12/2006 - 21:23 — yavuz çelikSezai Beyle, Nuri Pakdil'i aynı kefeye o manada koyamazsınız Ali Görkem Bey, kendisiyle ne zaman gitsem görüşmüş, sohbet etmişimdir. Birgün bile terslendiğimi hatırlamıyorum. Belki siz eşref saatine denk gelmediniz, ama Sezai Bey gençlerle konuşmaktan keyif aldığını bir çok kere söyledi. Evet Nuri Pakdil için İsmail Kılıçarslan'ın söyledikleri kesinlikle doğrudur. Bir ilave; İlhami Çiçek'e yaptıklarını benim gibi abisinden dinleseydiniz, emin olun usta yerine çok başka bir şey derdiniz.
S.K.
Cum, 22/12/2006 - 21:50 — Ali Görkem UserinYavuz Bey,
Söyledikleriniz ne yazık ki, görüşümü değiştirmeme neden olacak türde şeyler değil. Kaldı ki, Diriliş okulunun on yıllardır müdavimi olan dostlar da Sezai Beyin ketumluğunu bilir, inkar etmezler. Yalnız atladığınız şöyle bir durum var: Benim yukarda belirttiğim görüşlerin temelinde Sezai Beyin oraya birkaç gidip gelişim yok, otuz yılı aşkın bir zamandır onunla birlikte birçok işi yapanların aktardığı bir ton yaşanmışlık vardır. Pakdil'in İlhami Çiçek'e ne yaptığını da hiç merak etmiyorum. Çünkü burası o tarz şeylerin konuşulması için doğru bir yer değil. Bu insanları yeterince tanımayan birçok genç için yanlış bir kanı oluşturabilir o tarz paylaşımlar. Ama anlatsanız ve dinlesem de Pakdil benim tek ebedî ve edebî Usta'm olarak kalmaya devam edecektir. Daima öyle kalacaktır. Çünkü öyle olma nedeni salt yaşamı ve ilişkileri değil yazdıklarıdır. Garip bir sidik yarışına girmek istemem ama Sezai Beyle ilgili bilmediğiniz birkaç hususu da ben sizinle paylaşırsam değil ona bey demek yüzüne bile bakmazsınız. Kuşkunuz olmasın. Dinlemek isterseniz anlatabilirim ya da yaşayanlara yönlendirebilirim. Mail atmanız yeterli. Ama buraya yazamam. Yeri burası değil o tarz meselelerin.
AGU
herkesin üstadı kendine
Cum, 22/12/2006 - 22:04 — yavuz çelikAli Görkem Bey;
Yeri burası olsaydı zaten yazardım, Karakoç sevimli şenşakrak candan biri değil bunu herkes biliyor, fakat Pakdil gibi de değil, halen ofisi ziyarete gelen gençlerle doluyor, aksi halde Pakdil gibi yanlız olması gerekirdi. Şimdi bu kişilik tartışmalarını uzatmayalım da o sidik yarışı lafı buraya ne kadar uygun düşer onu bilmiyorum. Fakat büyük bir şair olma hususiyeti Karakoç ismini Pakdilin her daim önüne geçirir. Pakdili üstat yapan dönemsel atmosferdir, oysa ki Karakoç bilhassa dönemlerden ve zamanlardan bağımsız bir dehadır. Tabi herkesin üstadı kendine...
Herkesin Cehaleti Kendine
Cum, 22/12/2006 - 22:33 — Ali Görkem UserinŞöyle buyurmuşsunuz: "Fakat büyük bir şair olma hususiyeti Karakoç ismini Pakdilin her daim önüne geçiriyor."
Saçmalamanın dikalasıdır bu. Bu iki ismi birbiriyle kıyaslamak, birini öne almaya çabalamak salakça bir tercihtir. Bu adamları tanıyan herkes -sevsin ya da nefret etsin- bunların çok farklı frekanslarda iki kişilik olduğunu bilirler. Kaldı ki, yazınsal serüvenleri açısından başka başka türlerde kalem oynatıyorlar. Şimdi siz kalkıp da o öndedir, bu arkadadır deyince ve bununla da yetinmeyip başlığa da bunu "herkesin üstadı kendine" diyerek taşıyınca kan beynime sıçrar yani benim. Bu ne saçmalıktır yahu? Böyle bir şey olamaz. Gidin Cemal Süreya ile Sezai Karakoç'u kıyaslayın şiirden söz ediyorsanız eğer.
Ya da susun da adam sansınlar Allah aşkına. Tamam, kabul, merdi kıpti şecaat arzederken sirkatin söylermiş. Ama bu kadarına pes doğrusu.
AGU
İsyan Günlerinde Veto...
Cum, 22/12/2006 - 22:35 — Burak CEMGenel anlamda dikkatimi çeken bir husus var. Yorum yazılırken, bir panik atak olma durumu. Garip terimlerle ego tatmin etme yarışı. Mevzu Nuri Pakdil iken bir anda Sezai Karakoç-Nuri Pakdil muhipliğine döndü. Peygamber ahlakı'nın mihengini oluşturan unsurlardan biri olan tevazuyu direkt kapı dışarı ediyor, kanatları takıyoruz nedense. "Ben bilirim" edalarında olanlar, bugün olmasa da yarın, yarın olmasa da, en yakın zamanda bir savrulma yaşayacak ve yalnızlığa itileceklerdir zannımca..
Burada ego'ların yarıştırılması fevkalade sevimsiz bir durumdur ve bunu fazlaca kullanan dostlar da, değerlerini hızla tabana doğru taşımaktadırlar..
Baki selamlar...
Bir çok gidenin her biri memnun ki yerinden,/Bir çok seneler geçti; dönen yok seferinden. Yahya Kemal Beyatlı
Önemli olan
Cum, 22/12/2006 - 22:38 — U.Ali BirkardeşlerPakdil araya girer:
''Önemli olan, herşeye karşın, varoluşumuz.''
üstadlar ve biz
Cum, 22/12/2006 - 22:55 — Elif MaveraNuri pakdil ismi benim zihin kodlarımda boş bir klasör. Kendisi hakkında olumlu ya da olumsuz bir yorumda bulunabilecek en son kişlerden biriyim. Ama bu yazının altında geçen yorumlara bir yorumda bulunmadan geçemeyceğim. Bence yorumlar pek hoş olmayan bir noktaya kaymış. Yazılanlar benim üstadım seninkini döver mealli yorumlara benzemiş sanki. üstelik A şahsının ya da B şahsının ne yaptığını söylesem... ile başlayan cümleler çok tehlikeli cümleler. böyle yaparak insanları suizanna sevkediyorsunz. Aklınızdan geçenleri söylemeniz bu yapılandan çok daha masum olur. Bu yapılan da bir gıybettir ve bildiğimiz sıradan gıybetlerden çok daha tehlikelidir.
Son olarak böylesine sevilen yazarlar şairler üstatlar hakkında bir şey söylemek istiyorum. Onların hepside insan, yani hata yapabilir, yani mükemmel değil. Ne Sezai Karakoç kusursuz bir insan, ne Nuri Pakdil insan üstü bir varlık, ne de Necip Fazıl günahsız bir üstat. Şahsen ben n. fazılı çok severim. Şimdi bir çok insan onun hakkında bana olumsuz bir şeyler sayabilir. Ama ben bir meleği değil zayıf ve güçlü yanlarıyla çocuksu yönleriyle, korkuları ve tutkularıyla kişiliğindeki artı ve eksileriyle bir insanı seviyorum.Önce sevdiğimiz saydığımız insanları gözümüzde yüceltip onlara bir kutsallık atfediyoruz, sonra onlara yaklaşıp onların insan yönünü görünce sırtımızı dönüyoruz. Bu gösterirki aslında biz onları hiç sevmedik. Biz kafamızda yarattığımız bir hayali sevdik ve bu da gösterir ki biz aslında yine sadece kendimizi sevdik.
ve sayın Şaban Abak tevafuktur ki yine sizin bir yazınızın altına yorum yazıyorum. Aslında bir blog yazarı için yazısının altında böyle yazıyla pek alakası olmayan yorumlar görmek çok hoş olmasa gerek. Bunun için hakkınızı helal etmenizi isteyeceğim.. şunu da söyleyivereyim öylesine güzel yazmışsınz ki yazınızı okuyunca Nuri pakdil hakkında daha çok şey bilmek, onu daha yakından tanımak istedim. yani aslında sadece yorumlar değil, yazınız da bir akis buldu gönlümde ama... :((
muhabbetle efendim...
Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimiz bağışla. Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin bırakma! Ey Rabbimiz! Şüphesiz sen çok esirgeyici ve çok merhametlisin."
Goethe der ki
Cum, 22/12/2006 - 23:27 — Ümit Demirher insan kendisine yaklaştıkça biraz küçülür.
ama Muhammed (sav) hariç!
O kendisine yaklaştıkça aksine büyür!
Bundan önceki
Cts, 23/12/2006 - 00:09 — elif idgüBundan önceki ankette yAZarın yaşayışı kitaplarını okurken etkiler miydi ya. Sanki yorumlar bunun açık göstergesi.. Kim ne yazmış ne demiş.. Okurken beynim baya zorlandı.. Şimdi iyi mi? kötü mü?anlamadım :(:(
Sadece yazdıklarına mı bakmalı?Yoksa konuşmasına mı? Yoksa misafirperverliğine mi? Gençlerle sohbet edip etmemesine mi????
Değersiz olanlar hiçbir şeyi değerlendiremezler. İbrahim PAŞALI
www.filistinemektup.com
the son...
Cum, 22/12/2006 - 23:27 — misafirEsselam
Şunu ilk elden belirteyim ki, Nuri Pakdil’i yalayıp yutmuş birisi değilim. En azından Şaban bey kadar bilmiyorum. Benim için eksiklik. En kısa sürede bu köprüye tabanlarımın daha uzun süre değeceği vakit olacaktır. Ama elbette biliyorum. Şiirlerini okudum. Neyse…
Nuri Pakdil hocayı görenlerden olmak, şahsıma bugün için fazla bir şey kazandırmayacak. Ne ki yazdıklarına karşı gönlüm nekestir. Uygun olanı, onun yazdıklarını mümkün mertebe özümseyip, karşısına öyle çıkmaktır. Onunla aynı mecliste olduğumda bana kendisiyle ilgili soracağı bir soruya cevap verememem kendi ayıbım olarak eksi haneme yazılacaktır. Ama böylesi bir ricada bulunmamda iyi niyetli bir amaç vardır. Aynı dönemde yaşadığım bir “ismin” göremeden Hakkın rahmetine kavuşması bir talihsizlik olsa gerektir. Biraz acil bir arzudur. Belki de acil olması da gereklidir.
Pakdil hoca sanki başkentin Sezai Karakoç’u gibi; münzevi bir hayatı tercih etmiş birisi. Böyle bir durumda insanın şeytana uyası geliyor ve aklında şöylesi düşünceler hâsıl oluyor:
Hocanın, ya toplum adına söyleyeceği bir şey kalmadığı;
ya da müstağni olduğu izlenimi…
Geçenlerde bir yorum yazmıştım. Keşke “bizim” aydınlarımız bir Tv programı yapsalar da her hafta bir konu üzerinde tecrübelerinden bize de damıtsalar diye. Hatta aklıma Sezai Karakoç, İsmet Özel, Yavuz Bülent Bakiler gelmişti. İlham verense “Yaşamdan Dakikalar” programıydı. Dördüncü isim aklıma gelmemişti. Bugün Nuri Pakdil diyorum. Yahu arkadaşlar, çok şey mi istiyorum ? Yani Karakoç ve Pakdil hocalar sessiz kalarak bir bildikleri var diyoruz da, bizler onları böylesi platformlarda görmek istiyoruz derken bizim de bir bildiğimiz var…niye diyemiyoruz ? Susuzluğumuzun giderilmesi olabilir mi * Yani kitapları yetmiyor olabilir mi ? Biz önce onları okuyoruz çünkü. Nazım okuyoruz, ama Necip Fazıl’dan sonra. Cemal Süreyya okuyoruz ama Karakoç’tan sonra. Vs.
Ama bir tesbiti de gözden kaçırmamalı. Sevdiğiniz şair/yazar’ı tanıdığınız vakit gözünüzdeki devasalığı eskisi gibi olmayabiliyor.
***
"anlamak yok ç o c u ğ u m, anlar gibi olmak var
akıl için son tavır saçlarını yolmak var..."
Bu noktada, gelelim sevgili “ismet kara”ya..
Aslında sana bir cevap yazmayacaktım. Ama yazılan diğer cevaplara eşlik edeyim diye yeniden geldim. Seni de anmış olayım.
Öncelikle sevgili Kara, Nuri Pakdil’i “daha makbul olur…” diye özellikle vurguladığım “rica” davetime cevaben neden “ç o c u k c a” ifadesi kullanma gereği hissettin ? Yani Pakdil hocayı gözünde büyütmeni sorgulasam nasıl olur ? Alınırsın değil mi * Çünkü çok seviyorsun ? Ama bu cevabınla kralcı durumuna düştün. Sevmek başkadır. Nasıldır biliyor musun ?
“Emre Şimşek, Nuri Pakdil böylesi toplantılara katılmaz. Eğer kendisini daha yakından takip edersen anlayacaksın…” Bitti. Yahu çok mu zor bunu yazmak. İlla tartışmak mıdır derdin ? Ayrıca Pakdil hocanın edebiyat ortamlarından kendini tecrit ettiğini biliyorum ki, acaba davet edilse katılmaya ikna olabilir mi , diye bir soru sordum…
Yani Pakdil hoca susarak,
Hâlen konuşan kalemlerden daha mı mübrem ? (bknz.illa ki İsmet Özel) Bu soru ne kadar keskin bir soru değil mi ? Artık sen düşün böylesi bir polemiğin hangi hoş olmayan cümlelere gebe olduğunu ? Yapma. Hele hele bir daveti “sen Nuri Pakdil’i okudun mu” ya kadar getirmen, aslında bana karşı bir hırsının olduğunun resmidir. Ne alaka sevgili ismet kara ? Pakdil hocanın kitaplarında toplantılara katılmayacağı mı yazıyor ? Eğer öyle bir durum var ise sen de yazarsın olur biter. Ama belden aşağı vurma.
Bir de sevgili Kara; ismin nedir ?
Özelime, maille cemaat.com’a gönderdiğin yorumu niye gönderdin ?
Yani gözüme sokmak ihtiyacı nerden geliyor ? Lütfen…Biraz sakin.
Mail atacaksan bana ismini yazabilir misin ? Zira rumuzla yazı yazan birisine cevap yazınca boşluğa yazmış hissi uyanıyor bende. Burada biz bizeyiz. Kim neden saklar kendini anlamam. Hatta aynı derginin aynı sayısında yazmıştık. Ama ismin neydi yine söylememiştin. Sadece aynı sayıdayız dedin. Ez cümle, ismin sevgili Kara; rica…
Neyse, konu başka yönlere kayıyor sanki. Kendi adıma ricamı üzülerek geri çekiyorum. Unutmadan,
bana “çocukca..” demen doğrudur; ne ki şairin içindeki çocuk hiç büyümez….Ben böyle iyiyim….
Öncüler İçin...
Cum, 22/12/2006 - 23:57 — ahmet edip başaranNuri Pakdil de, Sezai Karakoç da bu toprakların son yarım asrına mühür vurmuş iki önemli isim. Bugün birer mektep olarak anılan dergileriyle, düşünce dünyalarıyla birçok kuşağı derinden sarsmış, dönüştürmüş, etkilemiş insanlar. Kendi adıma bu iki isme de çok şeyler borçlu olduğumu söylemem gerek. Karakoç’ta dirilişini sağlayan ve yitik cennetini bulan insan Pakdil’de devrimci bir tavır adamına dönüşür. Öz aynıdır evet ama o özü ifadelendirme tarzı bakımından ayrışırlar. İkisi de güzel adamlardır vesselam.
İsmail abinin yorumunu okuyunca kendisiyle yaptığımız bir sohbet geldi aklıma. Pakdil ve hakkında söylenilen efsaneler… Bizde efsaneler üretmenin nasıl marazî bir hastalığa dönüştüğünü konuşmuş ve Pakdil’i bir masal kahramanı gibi gösteren bu hikmetli kıssaların(!) aslında Pakdil’e yapılabilecek en büyük kötülük olduğundan söz etmiştik. Aynı şey Sezai Beyin Monna Rosa şiiriyle ilgili ortalıkta dolaşan fısıltılar için de geçerli tabi.
Nedir bu? Bizim mahallede özellikle son dönemlerde revaçta olan bu hastalığı, hiç kimse kusura bakmasın ama, anlayabilmiş değilim. Oturup bu ‘insankıran’ çağa karşı öncülerden evrensel insanî değerler bağlamında, ‘yazmak’ın, duanın, edebiyatın, şiirin sahihliği bağlamında içimize hangi güzellikleri taşıyabiliriz’in sorgulamasını yapacağımız yerde beyhude ve kabukta kalan tartışmalara girişmemiz oldukça düşündürücü.
Sezai Bey de Nuri Bey de ortak kaygıların adamları. Boğazımıza kadar çirkefe battığımız bu çağda biz yani bizim mahallenin yürekli insanları nelerden şekvâcı isek onlar da aynı şeylerden şekvâcı. Onların özlemini çektikleri neyse biz de aynı şeylerin özlemini çekiyoruz. Gönüller bir yani.
Hal böyleyken öncüleri kıyaslamayalım arkadaşlar. Zira kıyaslama beceriksiz bir urdur, bir müddet sonra dönüp sahibi vurur.
kara bahtı, kem talihim
Cts, 23/12/2006 - 01:59 — ismail kılıçarslanBenim uzaktaki şairim, kalbimdeki kardeşim Ahmet Edip. O üsküdar akşamlarını çok özlemişim. Onu farkettim senin yorumunu okurken...
Ben, "niyetim bir tartışma başlatmak değil" diyerek yazmıştım; ancak kara bahtım-kem talihim gene devreye girdi ve sevgili Şaban Abak ağabeyin bu güzel yazısının altına bu türden abuk subuk yorumlar geldi ne yazık ki.
Mesele biraz da şu mu acaba: Ben, yıllardır, Sezai Karakoç'un Üretmen Handaki yayınevine gidebilecek biri iken, buna asla ihtiyaç duymadım. Ama, Karakoç'un "ben büyük şairim" diye bağırdığı Körfez-Şahdamar-Sesler'in üçüncü baskısına ait nüsham, okunmaktan dağıldı gitti.
Ankara'da, "aha şu Nuri Pakdil" diye gösterdiler bana Menekşe sokakta; yanına gidip "merhaba usta" demedim. Ama, basılmadığı yıllarda Batı Notlarının fotokopisi için bir arkadaşıma yalvardığımı hatırlıyorum.
Bir de şu var Ahmet Edip. Burası da çok önemli galiba. Artık 31 yaşındayım. Yaşlanıyorum. Ve yaşı benden genç olan arkadaşlara hayret ediyorum. Yahu, ben Şaban Abak ilahiyatın konferans salonuna geldiğinde yanına gidip "abi ben de şiir yazıyorum biliyor musun" demekten ar etmiştim. "Gençliğim Bağdat'tan Dönüyor"u yazan bir adama nasıl takdim edebilirdim ki kendimi şair olarak? Ya da, Hece'nin Ankara'daki bürosuna ilk gittiğim günü hatırlıyorum. Kelimenin tek ve gerçek anlamıyla "bacaklarım titriyordu."
Ama, şimdiki genç arkadaşlar maşallah, "hadsizlikte hadd" tanımıyorlar. Amma çok şey biliyorlar Ahmet Edip. Senin, gecelerce emek vererek okuduğun onlarca, yüzlerce kitabın yarısını, çeyreğini, yüzde onunu okumadan; sağdan soldan, internet sayfalarından öğrendikleri herzelerle ahkam kesiyorlar. Böyle de bir durum var. Eh. Bir yerde de dayanamıyorsun. "Yeterse yeter lan" deyip dalıveriyorsun tartışmaya.
Ağzımı bozuyorum bazen. "Argo kullanma" diyorlar. Allah Allah yahu. Daha "argo ile küfür"ün arasındaki farkı bilmeden ahkam kesiyorlar. Ulan küfür ediyorum işte. Ne argosu? Argo nedir? Önce öğren, sonra dikil karşıma.
Gelişmiş bir ego, süper-ego, mega-ego dalgası var abicim. Ayar oluyorum. Okumadan etmeden, bir rahle-i tedrise çökmeden salla baba salla. Kolay mı yahu?
"Nuri Pakdil'i gecelerce, gecelerce, gecelerce okuyan AGU'nun yazdıklarının önemiyle, Nuri Pakdil'i "şair" zanneden birinin yazdıkları birbirine eş değer mi?" diye soracağım şimdi, biri üzerine alınıp "hakaret etti" bana diyecek.
Ahmet Edip. Ne güzel yazmışsın. "Kıyaslama beceriksiz bir urdur" diye. Kestirip atmışsın. Adam işte, burada üye olup yazabiliyor diye kendini Tarık Tufan'la, Şaban Abak'la, Mustafa Yürekli'yle, Yusuf Armağan'la, Ahmet Edip Başaran'la eşitlediğini zannediyor. "Onun da önünde bir ekran ve klavye, benim de önümde bir ekran ve klavye var. O halde eşitiz" zannediyor. Höst derler adama. Höst.
Kaç kez başıma geldi inanamazsın Ahmet Edip. Burada bana hakaret eden insanlara telefonla ulaştığımda ilk cümleleri "bir dakika İsmail Abi, yanlış anladın, özür dilerim" oldu. Yahu ya yazma, ya arkasında dur. Şimdi bu örnekle birebir kimseyi kastetmiyorum. Kimse üzerine alınmasın. Ama, bir şey yazıyorsan, arkasında durabileceğin bir şey yaz. Burda, mahlas kullanan hıyarın birinin yerini öğrendik. Mail atıp "ordasın cee" dedik, herifin dili bir yerlere kaçtı. Mesele bu.
Ahmet Edip. Baki selam. Baki dua. Bana Üsküdar'ı, bana içilmemiş çayları, yenmemiş börekleri hatırlattın. Kal sağlıcakla.
Evet!
Cts, 23/12/2006 - 04:06 — ahmet edip başaranSevgili İsmail Abi;
Evet, sonuna kadar haklısın bütün yazdıklarında. Kerameti kendinden menkul kutsanmış bir cehaletler devrinden geçiyoruz. Pis ve karanlık. Kimsenin kimseyi iplemediği, kimsenin kimseyi “kalbiyle” dinlemediği bir rezil geçitteyiz biz. Hani Eliot der ya: “sanırım biz dönekler geçidindeyiz” Tas tamam böyle bir geçit. Edebi tanımıyoruz. Edebi tanımadığımız için de kendimizi… Oturup kavramların, kelimelerin çilesini çekmeye talip olacağımız yerde, bu “örgütlenmiş sorumsuzluğun” aciz bir dişlisi olup çıkıyoruz.
Nedir sorun? Şaban Abak ağabeyin bu şahane yazısını dönüp dönüp okumak varken, Şaban Ağabeye bu satırlardan esaslı bir selam yollamak varken altılı ganyan bayileri önünde arsızca atları yarıştıran adamlar gibi yarıştırıyoruz öncüleri. Ne var ki her yerde böyle değil miyiz abicim. Sokakta kahvede rastladıklarımıza “benim cemaatim senin cemaatine deplasmanda beş çeker” diye seslenmiyor muyuz?
Ah abicim, Sezai Karakoç deyince yılışık yılışık gülüp “A evet Monna Rosa şairi, sahi nedir o şiirin hikâyesi? diye soran ve Sezai Beyin başka da hiçbir kitabını okumamış Müslüman gençleri gördükçe kafayı sıyıracak gibi oluyorum. Pakdil’i soyut, Özdenören’i anlaşılmaz, Kutlu’yu basit, Kısakürek’i çağın gerisinde, Topçu’yu felsefik, Özel'i artist buluyoruz. Çünkü biz en iyisini biliyoruz. Çünkü biz cehaletin başına taç, erdemin başına gülünç şapkalar giydirip son kozumuzu oynuyoruz bu sirkte. Ben bu sirkten sıkıldım abicim. Güneşe çıkmak istiyorum. Yaşamakla yaralanmış mektuplar göndermek istiyorum dostlarıma. Şöyle avazım çıktığı kadar susmak susmak istiyorum bütün dünyayı karşıma alıp.
Ben yoruldum abicim. “Kalbini eline alıp insanların içinde rahatlıkla dolaşabiliyor musun?” diye sormuştum bir gün kendime. O gün kızarmıştım utancımdan abicim. Günahlarımdan utanmıştım. Yaşadığım hayattan utanmıştım.
İçimizi onarmak gerek abicim, kazmayı küreği alıp kalbimize inmek orda ince bir işçilik yapmak gerek.
Sen yüreğini ferah tut abicim. “Hiçbir tünel ebedî değildir!” demişti Fethi baba. Bir gün bu yaldızlı yalanlar dökülecek. Bir gün barbarların da tutulacak nutku. Bir gün kutsanmış cehaletler, çöplüğüne geri dönecek.
Hepsi bu.
İçilmemiş çaylarla, yenilmemiş böreklerle ve özlemekten kabarmış bir yürekle kucaklarım. Eyvallah abicim, eyvallah kardeşim, eyvallah dostum….
tokat
Cts, 23/12/2006 - 18:54 — Ayşegül Gençbu yorum bir tokatla indirdi beni yere...
yeniden kalkmak ve suratımdaki yılışık bilmişlik ifadesini toprağa gömerek ve elime yüreğime alarak kalkmak istiyorum....
ismail bey ve a.edip bey; bazen koca bir polemik işte bu işe yarar... hürmetle
"eddai"
Ah İsmail, Ah Ahmet Edip!
Paz, 24/12/2006 - 00:38 — Tarık TufanŞaban Abak'a teşekkür ederim. Usta'yı bir kez daha okuyup, kafa yormamıza vesile oldu.
Yazıyı okur okumaz bir kaç kitabını elden geçirdim Usta'nın. Birkaç haftadır ihmal etmişiz.
Nuri Bey'le, Sezai Bey'le ilgili birkaç kelam etmek isterdim delice bir istekle, lakin gördüm ki buralarda pek bir şey söylemeye gelmiyor bazen. Nasıl da Karakoç - Pakdil çekişmesine dönüşmüş güzelim yazı...
Yazık.
Polemikçilik denilen şeyi severim ama nedense son zamanlarda burada iyice sıkıcı bir hal almaya başladı. İsmail haklı galibe klavye önünde edebin ve üslubun ölçüsü diye bir şey kalmıyor.
Başka şeyden söz etmek istiyorum bu arada. Yeri burası değil biliyorum. Ama burada rastlayınca boş geçmek istemedim.
Ahmet Edip'le İsmail'in söyledikleri.
İki eski dostun, şairin birbirine hasretle yazdıkları mektupları hatırlattılar bana. O kadar naif yani. O kadar içten, hesapsız, dostça...
İnanın Üsküdar, şiir, çaylar filan gözümde canlandı.
Bir dönemin fotoğraflarını çekmişler ikisi de..
Arada oluşan muhabbeti elimle tuttum. Gözlerimle gördüm..
Ne güzel!
Ah ne güzel adamlar...
Baki selam...
Çok üzgünüm
Paz, 31/12/2006 - 21:55 — Şaban AbakYapılan yorumların üzüntü verici olduğuna dair yazdığım kısa metin neden görünmüyor burada? Yazılanlara üzülmeyi de mi çok görüyorsunuz bana!