renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

cemalcalik yazıları

Hamal

Kararımı verdim. Sırrınızı ifşa edeceğim. Varın bana gammaz deyin. Ya da muhbir. Beni nasıl yargılayacağınız umurumda değil. Dedim ya: Kararımı verdim. Hiç boş yere umutlanmayın. Muhatabım sizlersiniz. Kursağını doldurmak için sözü aracı kılanlar! Sizlersiniz. Ben sabahtan akşama kadar sırtımda taş taşıyayım.. bağda bahçede güneşin altında kavrulayım..ellerim ayaklarım patlasın.. suratım kararsın kışın ayazından yazın sıcağından.. ve karşılığında evimdeki ocak ancak kaynasın. Ve sizler de el ense yapıp benim de kullandığım sözcükleri bir araya getirin ve benden ala beslenin, çoluğunuzu çocuğunuzu besleyin. Yok öyle yağma! Ne güzel hokkabazlık! Ne harika ve sinsi külhanbeylik! Ne ala derebeylik! Oh.. bir de kasım kasım kasılmaz mısınız?

Hesaplaşma

Derinden Minür Nürettin Selçuk’un sesi geliyordu;
“ Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul”
Demek Mahir bey içerdeydi. Ve kapıyı çaldığını duymamıştı. Bir daha var gücüyle asıldı tokmağa. Ve kuş sesli zilin tuşuna uzun uzun bastı. Ya uyuyordu yada duymazlıktan geliyordu. Sık sık yapardı Mahir bunu. Öfkeliydi İlhan. Mahir’i severdi. Pek severdi hem de. Birlikte büyümüşlerdi. Taa ilk okuldan lise sona kadar aynı sınıfta okumuşlardı. Ve her sabah –cumartesi Pazar hariç- bu eve gelir Mahir’i uyandırır okula götürürdü. Kendisi okula gitmediği gün Mahir’de gitmezdi. Bu da pek ender olmuştu.

Ex Oldu

Bir telefona inandınız. Telefondaki bir sese.. mekanik bir ses. Demek bu kadar bıkmıştınız benden! Epey yük oldum size öyle mi? Hala inanamıyorum! Hala! Hala! Turgut bey gözyaşlarına beni inandıracağını mı sanıyorsun? Utanmasan zil takıp oynarsın! Evet! Şimdi ağlıyor ve dövünüyorsun güya! Güya dizlerini dövüyorsun! Çevrende kaç kişi var inandıracağın? Çocuklarımız dışında! Onlar sana inanır gözükür. İnanmazlar. Yüreklerini görebilsen! Okuyabilsen. Gözlerini ağartmaktan, gözlerini karartmaktan başka ne yaptın ki çocuklarımıza? Hastalığımı yüzüme kakmaktan zevk alırdın. Alırdın inkâr etme!

Sessiz Prolog

ihaneti içimden gördüm
kılıç üşürdüm gölgem üstüne
açmayı bilen çiçekler kimin izinde

gel bağışla ürkekliğimi
suda tırmanışa geçen balıkların özrü say
yemin çanağına kusanların özrü

Boy Aynasında İzdiham

Beni benimle bırakmayacaktınız. Bana bunu yapmayacaktınız. Söylemiştim. Sakın inkar etmeyin. Sakın! Sakın ha! Bakın her şeyi affedebilirim, her şeyi hoş görebilirim, ama inkar! İşte bu olmaz. Bunu hoş görmemi istemeyin benden. Beklemeyin! Herkesin durduğu, durmak zorunda olduğu bir yer vardır. İşte benim de durduğum, beni durduran burasıdır: İnkar!
Sizi uyardığımı, defaten uyardığımı hepiniz biliyorsunuz. Bu bilişi kendinizden bile sakladığınızı söylemeyin. Saklama hakkınız, yetkiniz yoktu ki! Sakladıysanız eğer. Oysa ben birçoğunuzun birçoğunuzu uyarması için sıkı sıkı tembih etmiştim. Ama benden bu kadar. Daha fazlasını bekleyemezsiniz.

Sancı

şair bekle
bu ses asılı kaldı kulaklarında yüreğimin
kanımda merhameti dirilten
yandı ağaran sesi zümrüdün
nedensiz seğirmelerine göz diktim
daha buluşmamışken
vakit varken
ellerin beyaz mı

Zor Zenaat

nerden başlayayım a oğul! hangi birini anlatayım bilmem ki! işimiz dersin.. iş dediğin nedir? köy yerinde ya iki-üç sıska hayvan güdersin ya kuru bir toprak parçasını ekersin.. demem bizim buralarda öyle.. başka yerleri bilmem.. bizim buralarda hayvan mı ekin mi zor dersen, hangisi hangisinden daha zor dersen birini diğerinden ayırt edemem.. ben benim yaptığımdan haberdarım onu söyleyebilirim ancak.. ben toprak ekendim.. hayvanım yoktu..rençperdim..

rençperlik zordu oğul! zordur. yazı başka- kışı başka zorluklarla doludur. hem bizim buralar da hepsinden zordur bu rençperlik.. sudan yana kısmetimiz yoktur.

Yargılama

“Saran kimdir?”
İşte böyle şaşırırsınız!
“Bakındı şuna! Memuriyetin erken dönemlerindeki taze hevestir bu bayım!” dediğinizi duyar gibiyim. Gerçekten! Şimdi buradaydı ve hatta imzasını bile atmıştı ve acemiliğine verilmesi isteniyordu. Fakat soruşturma açılacaktı. Bürokrasi bunu gerektiriyordu ve anlamsızlığın pençesine düşmek üzereydi ve fakat teselli verecek olanlar nerede?
Kulaklarında en son kalan bir telefon konuşmasıydı. Bu on adımlık penceresiz demir kapılı odada ayaklarının karıncalanmasını gidermek için yürürken konuşmayı mırıldandı aklında kaldığı kadarıyla;

Kalpazan

Baktım da artık karanlıkta, izbe yerlerden geçerken kalbim pır pır etmiyor. Korkmuyorum. Ne korkak, ne pısırık biriydim. Karanlığa kalıp bir de izbe yerlere düştüm mü dizlerimin bağı çözülür, yürüyemez olurdum. Islık çalmak kimilerine güven telkin etse bile ben nefes almaya korktuğum için - üstelik ağzım kuruduğundan, dilim damağıma yapıştığından- değil ıslık çalmak, çalmayı aklımdan bile geçirmezdim. Adımlarımı öyle yavaş, öyle küçük atardım ki iki dakikada geçilecek bir yeri abartısız yarım saatte geçerdim. İnsan kendi gölgesinden korkar mı? Ben korkardım. Neyse artık kendime bir güven gelmiş. Hem de ne güven.. İyi ki bu tabancayı almışım.

Doğuş

kemiklerimi sıyırdım etimden
bıraktım kalbimi rüzgarlarına çölün
işittim ve itaat ettim
yele verdim sözcüklerimi

akşamdı meydanlarından geçtim kentlerin
akşamdı elime tutuşturan

İçeriği paylaş