renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Yüklükteki Nefes

Eski tip evlerde yaşayanlar bilir. Yüklük denilen duvara gömme dolaplar vardı. Buraya evin ötesi berisi konulur, böylece yerden tasarruf sağlanır, hem de eşyalar el altında derli toplu dururdu. Zamanla yatak ve yemek odası takımları, mutfak dolapları yaygınlaşınca bu yüklükler de yeni yapılan evlerde mimariye konulmadığı için unutuldu gitti.

Çocukken, yaramazlık potansiyeline sahib her küçük gibi oralara girip saklanmasını çok severdik. Ya saklambaç oynamak için ya da birilerini korkutmak sebebiyle… E, hani dolap içinde karanlıkta beklerken biz de az korkmazdık! Sonra, yıllar sonra yüklükle yeniden yüzleştim. Aslında yüklüklerin bambaşka bir yüzüyle yüzleştim desem daha doğru olur.

Üstad Bediüzzaman’ın kaldığı söylenen evinde de işte böyle bir yüklüğü varmış. Oraya zaman zaman kendisini kapatır, kendini fikre ve zikre verirmiş. Bir adamlık, bir adımlık yerde ve karanlıkta… Sadece düşünceler, kalbinden geçenler ve Allah! Ölmeden önce ölür gibi, yaşarken mezara girmiş gibi… Biraz korkutucu değil mi? Korkutucu ama kendimizi ufacık bir televizyon kutusuna ve onun yedi başlı on üç kollu ejderha gibi zararlarına hapsetmekten daha korkutucu olamaz galiba!

Bendeniz bu yüklük deneyimini ciddi ciddi önemsiyorum artık. Fast food çağı, hızlı yaşantı çılgınlığı, hayattan sadece zevk al çağrısı mukabilinde eğer ki tutunacak bir dalınız, eğer ki buna engel olacak gücünüz yoksa sizi buyurun bir numaralı yüklüğe alalım. Biraz dünyanız kararsın, biraz sessizlik sağlayalım, biraz sadece nefesinizi duyun, biraz rahat uzanamayın, biraz düşüncelere dalın yani biraz ölün işte!

Nereye gidiyor bu hayat, akış kime ne kazandırıyor, ben neyim, kimim, sonum ne olacak diye bir düşünün hele. Düşünün bu koşturmaca size ne katıyor, sizden ne götürüyor. Biraz kendinize zaman ayırmanız gerekmiyor mu? Biraz kafa dinlemeniz lazım değil mi? Gürültü içinde kalbinizin sesini duyamazsınız mesela. Hâlbuki en can alıcı, en müstesna yeriniz kalbiniz değil midir? O halde en çok sevdiğiniz şarkıyı defalarca dinlemeye koşar gibi neden kalbinizi dinlemekten imtina edersiniz? Kapatın tüm müzikleri, sesleri kalbinize kulak verin. Sonra sessizliğe ses verin. Bir muhasebe yapın bakalım, yaptıklarınız, yapmak istedikleriniz, pişmanlıklarınız, sevinçleriniz… Kırdıklarınız ve de kin duyduklarınız! Bunlardan hangilerini taşımak kalbinize yük oluyor? Şahsi, dünyevi menfaat için biriktirdiğiniz kininiz olmasa, öfkeniz olmasa emin olun o kalbin sesi daha gür çıkar.

Yüklüğümüz, sizi düşündürmeye devam etmeli. Kapılarını kapanınca yüklüğün, "üstüme toprağı atıp beni bu daracık kabre mi koydular" diye düşündürmeye devam etmeli… İşte kimsecikler yok! Gözlerini açıyorsun ama yine de karanlık işte… Sadece zifiri bir karanlık! Bir de nefes alış verişin, bir de kalbinin heyecanlı atışı! Nihayet dünyadan sıyrılıp kendini kendine bıraktın. İşte tam sırasıdır Rabbi anmanın, O’na yol aramanın, O’nu tefekkür etmenin! Seni anne karnında aynen böyle iki dizi büklümken yaratıp sana şekil veren, doyurup besleyen Rabbini bu yüklükte anmanın zamanıdır artık. Hayatına farklı bir yerden bakman için o yüklük bir nimettir aslında.

...

Görüyorsunuz değil mi eskinin yüklüğü bile nelere vesile imiş. Tabiri caizse o yüklükler ne adamlar doğurmuş. Hatta çoğu Osmanlı camisinin içerisinde pencereler aynen bu yüklükler gibidir. Cami içerisine doğru kanatlı kapıları vardır ki zamanında bu kapıları kapatıp o pencerenin içinde sadece ibadetle meşgul olunabilsin. Eski devirdeki medreseler de aslında oda oda ayrıldığı için bu cihetle yazımızda bahsettiğimiz yüklüklere benzetilebilir.

Günümüzde belki çok zor ama en azından günde, haftada ya da ayda bir defa kendinize bu hediyeyi sunun. Göreceksiniz zaman içinde çok farklı biri olacaksınız. Hayata bakışınız değişecek. Yüklükte kötülüklerden kurtulup iyilikleri yükleneceksiniz.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.

yüklükler...itikafın giriş kapısı ...

yüklükler... hiç böyle düşündürmemişti beni. bizimde eski evimizde var idi. camilerdeki pencerelerin yüklüklere benzetilmesi beni oldukça etkiledi. yani kalbimize de böyle yüklükler gibi yer edindirir isek, sanıyorum ki sizin de dediğiniz gibi herşey biraz daha farklılaşacaktır.

yüklükler...itikafın giriş kapısı ...

bu hoş yazımınız için teşekkür ederim.

"Otuzuncuharf"

İnsan ve Eşya

Ceviz Sandıklar ve Para Kasaları adlı eserinde şöyle diyor Ali Ayçil:

"Bir toplumun tarihi tercih ettiği eşyaların tarihidir".

Yazınızı okuyunca aklıma bu naif tespit geldi sevgili Ümit Demir. Ali Ayçil bu kitabın aynı adı taşıyan pasajında, ceviz sandıklarının mahremiyeti, derinliği, sabrı, tahammülü, bekleyişi, bağlanışı, para kasaların ise sabırsızlığı, aceleciliği, hırçınlığı, yağmacılığı öğrettiğini anlatır. Biri saflığı temsil ederken diğeri kurnazlığı temsil eder. Biri akken biri karadır.

Hakikaten durum böyle midir? İrdelenmesi gereken soru bu.

Modern ve bu bağlamda ister istemez teknokratik bir vecheye hamile kalan dünyanın su götürmez bir gerçeğidir ki; eşyalarımızdaki kalite ve ambalaj oranı ne kadar artıyorsa, eşyaya olan köleleğimizin eşyaya olan efendiliğimize olan oranı da aynı derecede artıyor. İnsana; belirli bir doğal yasa martavalı ile, daha güncel tabirle söylersek evrim ile birtakım değişimlerden geçtiği masalını yutturamayan insani mutasyonzedeler, aynı evrimi eşya üzerinde atomize ederek, köleleştirmek istediği ama birtürlü kandıramadığı insanı, avucunun içine alıp hamur gibi onu kontrol etmek istiyor. Nitekim bunda bir hayli başarılı oluyor.

Peki bize ne oldu bu safhada?

Mesela artık soba denilen o eşsiz eşya yok evlerimizde. Kaloriferleşme etütlerinde batılı müderrislerimizin ceplerini doldurarak oldukça iyi bir master yaptıktan sonra, şimdi de doğal/mı?/gaz kullanımı konusunda doktora veriyoruz. Patatesi sadece kızartma ve haşlama olarak yiyebiliyoruz. Oysa çay ile birlikte sobada pişen patatesin tadını bilenler hiç unutmamıştır. Ya kestaneye ne demeli? Küçükken ne doğru söylemiş meğer kestaneci Ahmet Amca:" güneşsiz eve doktor girmezse sobasız eve de kestane girmez". Yani onun tek sloganı "sobası olmayan benden kestane almasın" dı.

Ve bunlar aile eşrafını birbirine garip bir şekilde çekerdi. Sanki bir evde sobada kestane ya da patates kızartılıyorsa, o evdeki insanlar sürekli muhabbet ve huzur üzreydiler. Her akşamları neşe içinde geçiyordu sanki. Oysa şimdi sobasız bir evden çıkan doğal bir gazla boğulmaktayız. Herşeyimiz plastikleşti. Herşeyimiz.

Yüklükler, sobalar, sandıklar, ve daha nice eşyalar. Kimbilir daha neler kaybedeceğiz.

Ne güzel söylemiş Nuri Pakdil:

"Cep telefonları çıkalı beri işaret parmaklarımız işlevsizleşti"

Saygılarımla.

Not: Konu dışına çıkıldıysa hoş görüle.

"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/

Uzlet ve Yalnızlık

"İnsan ruhu muhakkak zaman zaman uzlet ve yalnızlığa çekilmeye muhtaçtır: ta ki yeryüzünün problemlerinden, hayatın baskısından ve hayatı dolduran insanların basit gayelerinden bir an için kopabilsin. Belli bir süre kainatın düşünülmesi, varlığın tefekkürü zaruridir. Hayatla haşır-neşir olmak, nefsi bu gerçeklerden gafil kılar. Fakat bir an kopup uzlete çekilmek, basit meşgalelerden uzak bir hayat yaşamak ruhun daha fazla gelişmesini sağlar.."

Şehid Seyyid KUTUB

şükran, yanına da biraz sitem

uzak kalışımda yazımı buraya ekleyenlere, altına yorum düşme zahmetine girenlere teşekkür ediyorum.

evet; itikaf, uzlet, vefâ... ne açıdan bakılırsa bakılsın hepsi hedefe varma gayretinde olan yaklaşımlar. her ne ise hepsi hatta fazlası insanın ruhunun ihtiyaçlarındandır bence. ezelden ebede böyledir. itikaf, uzlet... yılların birikimi ile gelen yol işaret eder ki mesela; halvet der encümen... yani toplum içinde/halkın arasındayken bile yalnızlık/halvet/Hakk ile başbaşa olabilme hâli! bu babtan gönüller her dem yüklükte olmalı galiba.

Hakk nasib ederse riyaya kaçmaması temennisiyle ve güzellikleri paylaşma adına, hayırda yarışa özendirme adına Kâbe'deki itikaf anılarımı yazıp paylaşmak istiyorum.

umre ziyaretim ile ilgili bir kaç bir şey yazdım. lakin bu sayfalarda paylaşmaya ramak kala cemaat yine frenime bastı.

bana göre 'sanat için soyunurum' mantığıyla aynı temele dayanan 'karşındakine haddini bildirmek için küfredilebilir' mantığının bu sayfalarda savunulması; savunulmasından ziyade okuyucu/yazar ve takib edenlerinin ne tip insanlar olduğu belli olan cemaat.com altında açık ve seçik küfürlerin yazılması/onaylanması/havada uçuşması benim gönlüme/gözüme/mideme büyük sinek etkisi yaptı ve midem bulandı. aynı sayfalar arasında hayatımın en mukaddes yolculuğuna ilişkin halis/saf duygularımın yer edinmesini istemedim. tavşan dağa küstü yani...

en cahil halinde bile analara kıyamayan, "kimsenin annesine küfretmeyin. küfredecekseniz doğrudan kendisine küfredin" diyen biri olarak bu sayfalarda analara -dini/sebebi ne olursa olsun- küfredilmesi beni utandırdı. "senin müslümanlarını da gördük" ayb boyunduruğunu taşıya taşıya daha ne kadar kızaracağız!

onca onaylanan küfür dolu yorumdan sonra neden bilinmez sağduyu içeren mesajların silinmesine, her şey bitti derken yine birilerinin çıkıp -ki bence onaylanmaması gereken yorumuyla- ukala bir tavırla sırıtıp cemaatte taşların bağlandığına örnek teşkil etmesine ve tüm bu olanlara karşılık cemaat yönetiminden bir kemal sunal filminde biplenen çirkin sözlerden bile daha dehşet küfürlü mesajların niçin onaylandığına ve de sonrasında birden neden tüm mesajların silindiğine dair bir açıklama yapılmamasına bendenizin gönlü Hakk adına razı gelmedi. ve görüyorum ki çoğu takib edenin de gönlü razı gelmemiş, midesi almamış olacak, çevrimiçi misafir sayısı yüzlerden onlar basamağına düşmüş.

başka terzilerin ölçülerine gerek yok arkadaşlar! her işi kendi 'kitab'ımıza uyduralım; uydurduklarımıza/uydurulanlara/uyutanlara/uyutulanlara uymayalım.

ayrıca samimiyet neyi gerektiriyorsa öyle olalım. bir yazımızda nasihatin öneminden bahsedip "Allah hepimizi bu ikazlardan ders alan, ... aklı ve kalbi uyarılara, dönüşlere açık olan, ihlaslı kullarından eylesin" derken başka bir yazımızda "yeter artık, vaaz vermeyin" deme çelişkisine düşmeyelim. Allah rızası için yapılan ikazlara -eğer nasihat alma da samimi isek- kulak verelim. çevremizi ve dilimizi temiz tutalım. büyükleri sayıp küçükleri de gözlerinden öpelim!

esselamualeyküm,

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

Yüklük prensipleri

Halvet der encümen bugün en fazla ihtiyacımız olan kaidedir.
Bir de nazar berkadem vardır ki gözün fuzuli bakışlardan uzak tutulması olarak tarif edilir. Kalp nahiyesinin sekineti için güzel olanla meşgul olmak gerekir. Ne ki bedenimizle yüklüğe girersek hiç bir faide sağlamadan geri çıkarız. Zira bu çağın insanı vesvesesi ve yükü çok fazla olan acınılacak bir hayatın içinde mutluluk arıyor. Demem o ki yüklüğe girmek için bile bir yük devrini başlatmak , önce yüklerinden hafiflemek gerek. Yazık oluyor diye düşünüyorum bazen. Bin lokma ve bin hırkanın toplanması ameliyesi gibime geliyor hayat. O vakit nasıl arınacağız. Her eşya başka bir eşyayı gerektiriyor. Ve hammalı insan ne yazık ki. Ve o eşyanın verdiği arka plandaki dayanılmaz ağırlık. Borç harç zamanın icad ettiği binbir meşakkat çeşidi.
Yüklüğümüz sırtımızda gezmeliyiz ve kapısını içerden ayarlamalıyız.
Değilse gelen giden içeri birşeyler atar.
Kendimizdeki birikmiş vesveselerden de nazar ber kadem etmeliyiz gibime geliyor.
Ve Allah'ın sevmediklerinden medet ummayı prensip edinmemeliyiz. "Çağ bunu gerektiriyor " sözü yaptıklarına söylediklerine doğru dürüst dayanak bulamayanların zayıf değneğidir. Kırılır.
Bahçede zararlı ot çabuk yayılır. Ama çiçekler bakım ister. Uğraşmak ister. Nemli yerlerde açar der Hz. Mevlana. Yani gözyaşı ister.
Allah bu kaç cephede verdiğimiz meydan savaşında bizleri muzaffer eylesin. Yar ve yardımcımız olsun.