renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Mümkün Kelimeler

Ağır bir zırh kuşanır köprüden sarkarken düşerek ölmüş adamların cesetlerine değen ışık. Bu, böylesi ölümler için vaftiz suyuna daldırılmış gerdanlık gibi zariftir. Bir toz huzmesi gibi delip geçen ten düşmanı bir böceğe dönüşür şehre doğru batırılmış tramvayların gürültüsü. Bu da çağdaş bir ekşilik bırakır dişlediğimiz kaypaklığın karnına. Taksilerde bir akşam koşuşturması başlarken ister istemez her şey birbirine dolaşık yumak gibi kargışlanmış bir düelloya dönüşmüştür artık. Geç kalınmış bir randevunun muzdarip ayıplaması kalır insanın yüzünde ve bu duruma bakarak sanılır ki; artık zaman elle, avuçla toparlanıp koyna sokulabilen bir nesnedir. Değildir. Zaman, bir köpek havlaması kadar uzun ince bir tınlama değildir. Bu taraftan bakılınca “Sen” bir karşı “Ben”in doksan derecelik açısından içeri gömülen muhteşem bir gol imkânının direkten dönme talihsizliğine dönüşüyorsun sanki. Sanki taze salamuralarla kahvaltı ederek semirmiş beylik bir göbeksin ve ben de karşı kıyından senin midenin etrafına bir Hendek Gazası hazırlama telaşındayım. Sanki bu savaş senin tarafından hazırlanmış bir kepazelik döngüsü içerisinde sürdürüyor hış hışlığını. Öyle ki zil takıp dönüyor erat başında kumandan vazifesine yapışmış rütbeleriyle teğmenler. Bir teğmen hayatı teğet geçmiş matematiksel bir hatadır sadece. Bozuk imla düşüklüğü ..

Buraya kadar her şey normaldi. Her şey sapanlarıyla çıfıt Yahudi kovalayan çocukların oyunlarıyla devrildi. Devrildi tefecinin tefinde defteri dürülmüş hesapların benlisi. Mağlup bir ordu gibi gökdelenlerine döndü sığır otarmaktan yorgun düşen çobanlar. Bir yandan kışlık entarilerini toparlayıp naftalinleyerek sandıklara saklayan kadınlar diğer bir yandan da nilüferler üzerinde konuşlanmış kurbağa bacaklarından tokalar takarak saçlarına ve simsiyah kumaşlardan yapılma elbiselere bürünerek, koştular cenaze törenlerine komşularının. Çocuklar birdenbire ağlamaklı hallerinden vazgeçti. Yetkin bir ihtiyarlık kisvesine büründü gençlerin sivilceleri. Böceklerin evrilme çabasını yalana çıkaran tabiat ana Darwin için sunturlu bir küfrü savurmayı tarihi bir görev addetti. Yaşlı bir tekenin sakalını tıraş etmek için aralarında üç basamaklı sıralama tablosu geliştirdi İsrailoğullarından bozma bir kavim. Tanrıyı güya utandırmak için astığı asmada, salkım saçak geberdi pijamasıyla orospuya oğulluk edenlerin fukarası. Bir saraya haciz geldi nedense. Birikmiş kredi kartı borçlarının dayanılmaz ağırlığını ve bankacılığın tabiri caiz real politik soğukkanlılığını içine çeke çeke ve genizden bir mırıltının çetin virajına bırakarak vücudunu tahtını bir devlet memura devretti kral. Bozuk şiveli soytarının işsizlik maaşını vermemek için türlü dalavere çeviren devlet anaya inat takım elbiseli güvenlik danışmanlarının ronin müdafaası başlatıldı. Sonu boşa çıkacak olan bu filler savaşında daha fazla ezilerek heba olacak bir çayır-çemene dönmemek için köyüne dönerek tahıl işiyle uğraşmayı kabul etmek zorunda kaldı soytarı. Olmadık bir şeydi bu; çiçekler arasında fotosenteze karşı anlaşılmaz bir karşı kampanya başlatıldı. Güneşin kara kavruk çalımından gecenin meşinli ay dedesine hürmeten, durağan sanatsallığın çalamatarasından uzak, aerodinamik kaygıların estetize edilmişliğiyle ön planda olan yenilikçi bir gönderme yapıldı. Sloganik protestolara kurban edildi şanlı direnişi papatyaların.....

Aslında buraya kadar da her şey normaldi. Sonra nasıl olduysa birden sıkı giyinimli, sert ve soğuk bir adam çıkageldi. Gariptir işte öyle çıkageldi, kapıdan yahut bacadan değil kafkaesk bir romanın kapağından fışkıran saçlarıyla ve çürümüş dişleri ve sakallarıyla ve uzayıp da kesilmemiş tırnaklarıyla, öyle dipdiri, öyle serkeş ve çok az şeye kadir hacmiyle, yani çıkageldi. Onun öyle alelçıplak çıkıp gelmesi rutin bir işleyişle deveran eden bir çıkıp gelme değildi. Durdu ve yüzüme bön bir kıymık atarak merhaba dedi. Merhaba deyince ben diş dişe vurarak bir korku balyasını öksürdüm. Dişlerim çatlayacak kadar imgesel bir travma komasına girdi. İçime ve ondan önce iman tahtamın tam ortasına kuzey dağlarından sökün edip gelmiş şubat karları yağdı. Buzdan bir heykel olacağım korkusuyla etime onluk çiviler çakarak kendime gelme seansları düzenledim. Oysaki bilgisayarın yoğun kıvamlı monitörüne yapışarak kurguladığım hayal içinde Aziz Antuan’ın ruhu için şehriyeli pilav pişirme tarifeleri edinememiştim daha henüz. Bir kupa pirince üç kupa suyu bocala, kısık ateşte alev, veryansın da kavrulsun yağda şehriye. Bütün bu tarifeli kalıntılar bir parşömen kağıdı gibi buruşturularak atıldı hafızamın çöplüğüne. Titrememin geçmesi için çene kemiğime kısa takviyeli bir anestezi uyguladım. Dişlerimin üstünde dev atların nal sesleri ve beraberinde korkunç orduların dalkılıç naraları çûşageldi. Her şeyi duyuyor, soluyor ve her şeye ibreti âlemlik bir camekândan bakıyordum. Allah’a sonsuz bir yakarışla yaklaşarak yalvarıyordum. Buraya kadar da her şey normalden sayılabilirdi. Sıkı giyinimli, sert ve soğuk adam sağ elinin içinde sımsıkı tuttuğu bir bileği uzatarak masanın üzerine “olmak ya da hiç olmamak” diye bir cümleyi yarım bırakıp ağzından aşağıya sarkan polyester bir dekor çıkardı orta yere. “Olmak ya da hiç olmamak işte hepsi bu”. Hepsi buydu; dilin mengeneyle sıkıştırılmış hali, askıya alınmış bir bedenin bükülüp bükülüp naylon poşetlere sığdırıldığı eklemleri ve diğer uzuvlardan ortalığa saçılan eski bir miladi takvimin yapraklarına yazılmış çoğaltmalı delilik envanterleri düşüyordu. Hepsi buydu ve adam, sert bir söyleşiye hazırlamak için kendini, ilkin şapkasını daha sonra da boğazında biriken büyük bir coğrafya haritasını çıkarıp koydu önüne:

“Kuzeyli bir köylüyüm. Genç yaşımın altında durmadan palazlanan ve beni bu dışarılara, bu çarşıların ortasına, bu çok katlı apartmanların etrafında birikerek iflahımı kesen molozluklara doğru yuvarlayan ve habire yuvarlatıp beni şişmanlıklarla şamarlayan bir ihtiyarlık kuşkusu bulunuyor. Beni ve benim bildiğim yahut da bilmediğim bir şeyleri süreklice dışa vuran bir taarruz sabırsızlığı büyütüyor. Bileğimdeki erkek kıvamının ve yüzümde biriken benli benekli sevecenliğimin henüz yerli yerini bulamadığı zamanlarda, beni karşısında görünce bıyık altı kamalarla kanımı akıtırcasına gözlerimin içine bakarak “senin cemaziyel evvelini seveyim” diyen çok çomarlı holding tikilerine karşı içimde besleyip büyüttüğüm beşeriyet bezirgânlığına meftun hususi bir ciddiyetle kamçılanmış hassasiyetlerim var. Tüm kavak polenlerine ve arıtılmış çiçek tarhlarının ampirikliğine karşı bir savunma mekanizması olarak mekanikleşen bademciklerim ise bu işin cabası. Kuzeyin periferileşmiş yerlileriyle yaptığımız son savaşta kaybolan üvey kardeşim İsa’nın fotoğrafını büyük çerçevelere yerleştirerek katedralin duvarlarına asan şövalyelerin kurnaz kulamparalıklarını örtmek niyetiyle kullandıkları malumatfuruşluğu faş etmekte cilaladığım argüman yeterli bir tasdike uygun bulunmadı. Ümüğünü kesmeyi düşündüğüm bu hurdalıklı yaşamak mezbelesinde beni şapşal bir mastır öğrencisi zannetti ruhban tayfası. Ki bu sanrı yanılsaması yüzünden bu sınıfın liberal muhafazakârları ile radikal fundamentalistleri arasında verili düzenin aşerme politikalarına karşı gösterilen gerilimli hassasiyet terazisi dengesiz bir zeminin üzerinde kendi yıkımının başlangıcını doğuran bir tartışma yarattı. Bunun üzerine mahalle tımarhanesini temsilen öne çıkan ünlü Zirzop Zürafa bu sınıfsal gerilimin sertliğini almaya kadir bir merhem icad ettiği kanısına vararak Yüce Kardinaller Divanı’na, özete indirgendiğinde, “ sınıflar arası gerilimin yumuşatılması için kadim geleneğimizde ayak izlerine sıkça rastlayabileceğimiz diyalektik usta - çırak normunun muhkemliğini öneriyorum” cümlesinden öteye pek de gidemeyen bir öneri paketi hazırladı. İp Cambazı Kardinaller Yücesi’nin “gelenek” ve “diyalektik” kelimeleri arasında gördüğü esef edici kan sızıntısı bu önerinin saf dışı edilmesi için yeterli bir sebep olarak kabul edildi. Böylece Engizisyon hâkiminin itirazlarını kara mancınıklara oturtarak farenjit riskine karşı okunup üflenmiş yerlilerin arasına göndermek gibi tarifi sümen altı edilmiş bir hırsla tutunduğum yaşamım beni psikanalitik yorumların yatağına yatırmaya neden oldu. Skolâstik çağın şimşirden yapılma taraklarıyla kuaför masraflarını yarıya indirmeyi planlayan rahibelerin patlayan yırtıklarına yeni aydınlanmacı Hint kumaşlarından abiyeler diktirmek için kumaş tüccarlarının veresiye defterlerini kabartmaktan öte dişe dokunur bir işi beceremedi Baş Piskopos efendimiz. Öyle ki bu anlaşılması nâ-mantık husus nedeniyle şaşkınlık şarlatanı olarak kalan kambur terzileri ve bu mevzua olmadık yerleriyle gülen zangoçları bu hesap içine dahil etmem gerekti. Zira bu işte beni en çok zangoçların zebaniliği dellendirdir. Kuzeyli bir köylüyken üvey kardeşim İsa’yı kahraman kılan ve beni de bu vesileyle kahraman yarısı yaparak yaramı hafifleten bu savaştan sonra katedralin kulesinden gelişini bekledim İsa’nın. Bu bekleyiş sırasında bir zangocun altı patlar tabancasından çıkan mermilerle kruvaze ceketimde dört delik açıldı. Bir yanlış anlamaya kurban edildiğimi sonradan anlayacağımı bilseydim sağlam tedbirler alır ve böylelikle adım “çamur banyosu yapan Baş Piskopos Efendimizi dikizleme kepazeliği” olarak kayıtlara geçmezdi.... Tam kuleden aşağıya, güüüm.. Zangocun gözlerinde baykuşlar mezarlığı, güüüm.. İsa patikayı tırmanıyordu, güüüm.. Karım saçlarını rüzgara kesiyordu, güüüm.. Zangoca saçıp savurduğum küfürler, güüüm.. Baş piskopos, gazoz tarlaları, şövalye yüzüğü, put kıran baltalarıyla halkımın genişleyen omuzları, güüüm.. Güm, güm, güm. Ölüyordum.”

Adam susmuyor. Adam, dişlerinin sarısından ve salkım saçak saçlarının altından pörsümüş ne varsa ortalığa saçıyor. Üstelik freudyen bir hayalet peydahlamış da onunla üzerime yürüyor. Ne zaman gözüm seğirse, lüzumsuz şapkasından bir çiğnemlik et hesabına geviş getiren kukuletalı deve kervanları çıkarıyor. Dışarıdan içeriye bir Gramofon, çıldırmış bir taşkınlık cüretiyle başını uzatıyor. Koştuğum pencerelerden beynimin tıkanmış gözeneklerine yakıcı oksijenler damlatılıyor. Pervazlar, kapılar, yüksek tavanlı koridorlar açılıyor. Karşı balkonun sardunyalı sağanağında saçma gözlüklü halleriyle dikilmiş Ece Ayhan duruyor. Eğilip bir mısrayı bana doğru savuruyor; “Dudulludan ta Salacağa koşarak alkışlayalım / fazla babalarıyla dondurma yiyen çocukları.” Bana böyle n’oluyor. Böyle ön dişleri dökülmüş Sezen Aksu posterlerini bu duvarlara kim asıyor. Bu sıtmalı halini Dostoyevski’nin, kör bir bıçak gibi sivriltip karakoncolos perdelere kim çakıyor. Bu kesik el hiperaktif ataklarla niye böyle monitöre çarpıyor. Hortlamış yücelik hissedarı bu adam alıp başını mezarına dönsün istiyorum. Spotlar biraz sönsün, arabaların son sürat caddelerden taşıdığı bu kara petrol yapışkanlığı büzüşsün de içimden geçen trenlere yaşlı kondüktörlerin mahir elleri değsin istiyorum.

Adam susmuyor. Bütün griliğine yaslanıp adam, ulu orta bir saçmalığı bana doğru fırlatıyor. Kalın paltosunun altından etrafın beyazlığına cinayet fotoğrafları sıçratıyor. Odanın ortasında kardinaller dönüyor. Kenar köşesinde birkaç Çinli kadın fotomontaj malzemelerinden, boyuna tartaklanmış bir halk namına, yöresel halk folkloru fabrikası kuruyor. Kımız içen Tatarların çok tanrılı sofrasına tadımlık ısırıklar doğramak için doğurgan kısrakların göğüsleri kesiliyor. Kırma bir hayvan geğirtisi olarak karşıma dikilip bana olmadık tınılarla tırpanlanmış bir konser veriliyor. Canı cehenneme konçertonun, canı cehenneme Mozart’ın. Tam tavandan aşağıya tırmıklı dervişlerin gelişleri görünüyor. Ve dervişler bütün odanın bu darmaduman hengâmesini toplayıp naylon torbalara dolduruyor. Aziz Antuan, şehriyeli pilav, görkemli tarifeleri hayatımın anbean buharlaşıyor. Ansızın saatin çarpıntılarıyla sıçrıyorum. Vücudumdan yol bulup çarşaflara sızan terimin altında boğulacağımı sanıyorum. Üzerimden bu soluk soluğa kalarak kasıldığım bu çırpıntının izlerini silmek için delete tuşuna basarak bir bardak gazoz içiyorum. Ferahlıyorum. Ödüm patlıyor.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.

ben beş saydım

selam ve dua ile;
"...bir zangocun altı patlar tabancasından çıkan mermilerle kruvaze ceketimde dört delik açıldı." benimkinde beş delik var usta.. hürmetler..
cemal çalık