renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

İslam Medeniyetinin Yol Haritası

Evi perişan bir zavallı, evin delik deşik haline bakıp, her gün şöyle dermiş: ‘Sakın bana haber vermeden yıkılma ha! Allah korusun çoluk çocuk hepten biteriz.’ Bu konuşmalarla yıllar gelip geçer...Derken gelir bakar ki, bir akşam, o köhne evi yıkılmış, zavallı aileyi altına almış. Adamcağız bu acı manzarayı görünce evin yıkıntılarına feryat figan içinde döner ve derki: ‘Meğer aldanırmışım, desene! Ne oldu bunca yalvarmam ey eski dostum! Çocuklarım olacakken, işte ben yetim oldum! Sakın yıkılma haber vermeden dememiş miydim? Bu muydu senden a zalim, bu muydu ümidim? Hukuku, ahdi gözetmek nedir bilmedin, yazık, yazık sana sarf ettiğim emeklerime!...’

O taş yığınları gaipten gelen bir sesle konuşarak zavallı o adama der: ‘Haksız yere gücenmeyi bırak! Geçip de karşıma feryat eder misin şimdi? Haber vermedim mi, ama kulak veren kimdi? Duvarlarımda yarık sandığın ağızlardan, birer yalvaran dil uzattım, ey anlayışsız adam! Fakat çamurla kapardın da her gün ağzımı sen, daha fazla söyleyemezdim, susardım artık ben!...

İbrahim Karagül Yeni Şafak Gazetesindeki ‘Mekke Las Vegas’a Döndü’ başlıklı bir köşe yazısında Kudüs’e duyulan hassasiyetin birazının da Mekke’ye gösterilmesi gerektiğini sorguluyor ve Suudi yönetiminin kontrolünde olmasına rağmen Mekke’de kültürel soykırım yaşandığını, Kudüs için bir şeyler yapmaya çalışırken Kabe’nin tehdit altında olduğunu, büyük beton yığınlarının arasında boğulduğunu, büyük alışveriş merkezlerine kurulan bazı markaların karının önemli bir bölümünü İsrail’e aktardığını, Mekke’de değer verdiğimiz her şeyin yıkıldığını, örneğin; Hz. Ebubekir’in evinin Hilton Oteli’nin kompleksi içinde kaldığını, Hz. Hatice’nin evinin yıkılıp, yerine abdesthane / şadırvan yapıldığını, tarihe ve kültüre saygının hiç olmadığı kadar yerle bir edildiğini ve neden buna sessiz kalındığını soruyordu. Asıl acı veren de zaten bu sessiz kalma hali. Daha vahim olanı da şu ki, entelektüel algılayışları olduğuna inandığım, İslami bağlılıklarından en ufak şüphem olmayan birkaç dostuma bu konudan bahsettiğimde bu konunun konuşulmasını, yüzlerce sorun varken en son şıkta yer aldığını ve bunu konuşmayı ‘lüks’(!?) addettiklerini ve Mekke’deki bu dev alışveriş merkezlerinin talebe göre arz prensibinden yapıldığından dem vurdular; halbuki kapitalist anlayış önce pazarlayacağı şeyi-bu kanıksanmasını istediği bir düşünce, yada bir yaşam biçimi de olabilir-bir takım enstrümanlarla belleklere dayatıp, yer tuttuktan sonra talepleri değerlendirir ve adeta ona mecbur bırakır. Tıpkı televizyonlarda ‘televole kültürünün’ izleyiciye dayatılıp, daha sonra da: ‘halk bunu istiyor’ diye savunulan mantıkta olduğu gibi.

Mevlâna’nın yıkılan evin duvarlarını konuşturduğu hikayedeki gibi aslında batı(lı) modern anlayışı, Doğu(İslam) medeniyeti içine sirayet edip, benimsenmeye başlandığı zamanlardan itibaren tehlike alarmları çalmaya başlamıştı. Çünkü zihin bulanıklığı ve kirlenmesi modernist felsefenin toplumlara sunduğu ilk zehirli elmadır. İnsanoğlu modern şehirlerin, dev binaların arasında sıkışıp kalmış ve kendini aciz hissederek çevresinin oluşumundaki sorumluluğunu unutmuştur. Bu acziyet, karşıya hayranlığı körüklemiş, Ziya Paşa’nın meşhur ‘’Diyar-ı küfre gittim kâşâneler gördüm. Diyar-ı İslam’a gittim hârabeler gördüm’’ beytindeki anlayışta olduğu gibi bu yapıların tahakküm eden ifadesi karşısında şaşkınlığın ezikliğini serdederken kendi kültür ve medeniyet değerlerini takdirden aciz ve reddeder duruma düşmenin yolunu açmıştır.

Yanlışın, taklitçiğin İslam şehirlerini,mimari çevremizi fiziksel ve kültürel kirlenme cehennemi haline dönüştürdüğü günümüzde, bu çöplük ve kirlilik ortamını aşmak en önemli birincil görevlerimizdendir. Beşer, her açıdan çevre bilinci ve sorumluluğunun oluşmasıyla vücut bulur ve insanlaşır.İnsanı diğer bütün yaratıklardan ayıran, onun çevresini bütün boyutlarıyla, bilinçle, idrak etme yeteneği ve bu idrakin sonucunda çevresini korumak ve güzelleştirmek sorumluluğunun oluşudur. Sanatın özü güzelliktir ve doğası gereği güzellik, iç hakikat olduğu kadar, dış hakikattir. Eğer iç güzellikle, dış güzelliğe bakarsak, ikincisinin kaynağını birincide bulduğunu görürüz. Peygamberin buyurduğu gibi ‘Allah güzeldir, güzeli sever.’ Güzellik, bundan dolayı, yeryüzünde güzel olan her şeyde yansıyan ilahi bir sıfattır.

Mekke insanlık tarihinin başlangıcından bugüne ‘şehirlerin anasıdır’ ve öyle kalmalıdır. Kabe; ‘Darüsselam’dır, yani huzur, sükunet; ruh dinginliğidir. İnsan mikro kozmosunda selam evi kalple temsil edilir. Gönül Kâbesi yıkık olan, viran olan, diğerini elbette görmez, görse de his aleminde bilmez.

‘Kabe’nin Hizmetkarı’ sıfatını taşımak, Kabe’yi kuşatan devleşmiş beton yığınlarından kurtarmak, en azından bundan sonrası için muhafaza etmekle anlam kazanmalıdır. İKÖ(İslam Konferansı Örgütü) Mekke’nin kültürel dejenerasyonuna karşı biran önce kutlu beldeyi koruma altına almanın çarelerini-küresel ekonomik güç odaklarına rağmen tartışmalıdır. Mekke sadece bir ülkenin şehri değil, bütün İslam dünyasının ortak değeridir. Bu bilinçle belki de Mekke’nin hassaten Kabe’nin yönetimi tüm İslam aleminin ortak bilinciyle yönetilmelidir. Bu konu ayrıca, acilen İslam dünyasının gündemine taşınmalıdır.

Mimariyi insana hükmeden, insanı pasifleştiren bir yapıdan arındırmak için mimarinin insan ölçeğinde bir ürün olması zaruridir. Yoksa insanları kendisine ram edecek, aklını başından alacak binalar inşa etmek, insanlığı zaman içerisinde acziyete düşürmekten başka bir şey sağlamaz. Teknoloji, modernlik; medeniyet egemenliği Müslümanlarda olsaydı bu düzeyde olmazdı. Çünkü İslam Medeniyeti insanı düşünürken, onu çevreden ayrı görmez ve onu bütünün bir parçası olarak kabul eder. Başkasına eza verecek şeyi fayda diye insana sunmadığı gibi, yolun üzerinden başkasını engelleyecek küçük bir taşın alınmasını dahi imanın şubelerinden görür. ‘Ne isterseniz yapınız,her yaptığınız şey mutlaka inancınızın tam bir yansıması olacaktır.’ Hadis-i Şerifinin dile getirdiği, ‘inanç ve fiilin bütünlüğünden kaçılamayacağı’ gerçeği göz önünde tutulunca, sağlam temellere oturtulmamış tutarsız inançlara tekabül eden üslubun da tutarsızlıklardan kurtulamayacağı görülür.

İranlı eski halı ustaları ancak Allah’ın mükemmeli yaratacağına olan inançlarından dolayı, dokudukları ipek halılarda ancak ustasının anlayabileceği ‘İran Hatası’ denilen hatalar bırakırlardı. Müslüman sanatçı, İslam oluşuyla, yani İlahi kanunlara boyun eğmesi sayesinde üretenin yada yaratanın kendisi olmadığının, bir sanat eserinin ancak kainatta düzene itaat ettiği oranda güzel olduğu ve bu yüzden evrensel güzelliği yansıttığı gerçeğinin her zaman bilincindedir. Bütün Promethe’ci yaklaşımları dışlayan bu bilinç, sanat eserlerinin de gösterdiği gibi, hiçbir zaman sanat yaratıcılığın coşkusunu küçümsemez. Bu bilinç daha çok İslam sanatına yüce ve kişiler üstü bir nitelik kazandırır. İslam düşüncesine göre, sanat, semavi katmanların hareketine hükmeden, yasalar kadar kişiler üstü olduğunda, insana Allah’ı tanıtır. Necip Fazıl: ‘Anladım işi sanat, Allah’ı aramakmış, marifet bu; gerisi yalnız çelik çomakmış’ demekle sanatı anlatmakta, Tolstoy, ‘En önemli nokta, sanatçının, sanatı, Yaratan’ın rızası ve kulluk bilinciyle yapmasıdır.’ (Sanat Nedir-Tolstoy-Şule Yay.sy.63) şeklinde sanatı anlamlandırmaktadır.

İslami görüş açısından sanatın temel alanı doğanın betimlenmesi yada taklit edilmesi değil, daha çok insanın çevresine şekil vermektir. Sanat insanın doğal olarak çevresini kuşatan nesneleri-bir tapınak, bir ev, bir halı, bir çeşme-her nesnenin kendi doğasına uygun olarak sahip olabileceği mükemmellikte donatmalıdır.

İslam Sanatı öz itibariyle nesneldir;aslında ne bir kubbenin en gerçek profilini aramanın, ne de çizgisel bir süsün ritmik gösterisinin, sanatçının ruh haliyle fazla bir ilişkisi yoktur. Geleneksel Batı Sanatının ana teması insan imgesidir. İslam’da insan bütün sanatların başvurduğu bir merkezdir, ancak kural olarak insan görsel sanatların bir teması değildir. Figüratif ve insan merkezli sanata karşı genel İslamcı direnişi tam manasıyla keşfettiğimizde insan biçiminin İlahi özüne duyulan muazzam saygıyı buluruz. Modern bilime gelince o ne güzelliği taşır ne de ister. Salt analitik kalarak modern bilim gözlerini çok ender olarak şeylerin tefekkürüne dayanan görünümlerine açar. İnsan üzerinde çalışırken, onun aynı zamanda hem beden, hem nefis, hem de ruh olan tüm doğası üzerine asla düşünmez. Modern bilimi modern sanayiden sorumlu tutacak olursak, bütün bu çirkinlikler dünyasının temelinde bu bilimin yattığını görürüz. Belki de geleneksel sanatın bize vereceği en büyük ders, güzelliğin ve hakikatin bir ölçütü olduğudur. İslam dünyası modern sanayi ürünlerinin istilasına uğramadan önce, ister basit ister teferruatlı olsun, bir Müslüman zanaatkarın elinden belli bir güzellik katılmadan çıkan bir nesne yoktur. Zanaatkarın kullandığı madde mütevazı, araçları çok basit olabilir fakat eseri yine de soyludur. Bu kayda değer olgunun nedeni güzelliğin İslam’ın özünde olmasında yatar; bu onun kendisini adalet ve cömertlik(kerem) olarak açığa vuran birlik(tevhid) gerçekliğinden kaynaklanır. Bu üç niteliğe birlik, denge ve bolluk dediğimizde daha açık görülebileceği gibi, güzelliğin de temel özellikleridir ve güzellik tanımını oluştururlar.

Sonuç olarak yeni bir medeniyet tasavvuru inşası için kadim İslam Medeniyeti bizim için bir postulat, bir mihenk olmalı onu her yönüyle yaşayan ve yaşanan bir medeniyet haline dönüştürmenin yollarını bulmak zorundayız. Bu açıdan bakıldığında İHH, Deniz Feneri Derneği, Cansuyu Derneği gibi sivil toplum kuruluşlarının uluslararası girişimleri, Abant Platformu, Doğu Konferansı hareketi gibi organizasyonların kültürel diyalogları, dünyanın hemen hemen her köşesindeki Fethullah Hoca’ nın teşvikiyle kurulmuş, aslında gelecek yüzyılarda ciddi yansımalarının olacağına inandığım İslam Medeniyetinin inşasına su taşıyan sakalar olarak görülen Türk Okulları ve ‘Gün gelir tarih size geçmişinizi dayatır ve siz o geçmişe tekrar uzanmak zorunda kalırsınız’ şiarıyla aksiyon kazanan TİKA’nın son yıllardaki faaliyetleri medeniyetimizin asli kimliğine kavuşmasında ve inşasında önemli rol üstlenmiştir. Bu tür girişim ve faaliyetlerin bütün İslam coğrafyasında tekamül ederek devam etmesi temennimizdir. Hiç bir şey için geç olmadığı ise, tek tesellimizdir.

Ne diyordu İslam şairi Mehmed Akif :

‘Yığın yığın sakatatıyle geçmiş edvarın,
Yıkılmış olsa da bir hayli kısmı divarın.
Bina-yı milleti i’la eden temel sağlam.
Demek ki kurtuluruz biz bugün olursak adam.
Onun da çaresi elbirliğiyle gayrettir.
Çalışmanın o kadar feyzi var ki: Hayrettir!’

(Geçmiş devirlerin yığın yığın hatalarıyla)
(Duvarın bir hayli kısmı yıkılmış olsa da)
(Millet binasını ayakta tutan temel sağlam)
(Demek ki kurtuluruz biz bugün olursak adam)
Onun da çaresi elbirliğiyle gayrettir...)
(Çalışmanın o kadar bereketi var ki:Hayrettir!)

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Ben bu dert ile dertleniyorum, durun kabalıklar

İşte Mekkenin derdiyle dertlenmiş bir kalem. Durun diyor durun kalabalıklar. Ve durun ne olur kabalıklar. Bu ince ruhların nasıl olup da kalınlaştığına akıl erecek gibi değil. Talan ediyorlar adamlar. Estetik ile uğraşmak gereksiz onlara göre. Hele değerler diye bir şey hiç yok. Durmuşum Peygamberimizin evine bakıyorum Mekke'de ...Adamlar tutup Kabeyi gösteriyor. Ya hu sevemezmiyim ben bu kutlu nebinin doğduğu evi. Yok sevemezsin. Sanki ibadet ediyorum orada. Sadece aslı bozulmuş sokaklar ve beş yıldızlı oteller arasında onun kokusunu arıyorum. Siz kendi ayıbınıza bakın. Kabenin tepesine dikin beton yığınlarını, bize akıl öğretin. Şirk endişesi güya...En büyük şirk paradır, onunla kurulur şirket. Onunla olan her türlü ortaklığa evet. Benim Nebinin evine bakmama hayır. Buralarda da böyle çiğ işlerle uğraşanlar var malum. Şu günah bu günah.
Peygamberimizin Uhud dağını sevmesindeki sebep ne ise bizimki de aynı sevgiden. Yok bunun başka anlamı.
Hiç bir beis görmüyor o beldeyi mahvederken güya koruyan.
Galiba biraz canım sıkıldı. Geceniz hayr olsun. Allah yar ve yardımcımız olsun.