renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Ölü Tarla

Kırılıyor tüm camekânlar
İçimde buz tutan başakların sükûneti
Ve selam dursa şu tarla
-titrek bir delik-

Sayfaları çeviremiyor
ve kalemi tutamayan şu elim
Daldırıyor aldırmadan karanlığına
Moru yapıştı dudağıma
Saplarının aydınlık duasının
Diğer yüzü ellerimin
Kestiğinde kanamamacasına / diğer yüzü ellerimin

İşte şurada duran bir çift şarap şişesi
Yok yok belden yukarsı yalnız birer mide
Uzanıyor bacaklar, tırnakları yeter
bileğimden koparmaya
Bir biley taşı soğukluğunda atıyor şahdamarım

Boyun kaslarımı koparıp attım
Dönemesin de kafam/
geriye devrilmeyesice gözlerim
Akı kara, karası buz olur başaklara
Kapkaranlık o tarla
Bileylenmiş bıçkılarla
-Midelere bayram lazımdır!-

İşte bugün kırılıyor tüm camekânlar
Bir günahı daha fazla koynumda yatıramayışım
Ve mosmorluğuna utancımla
simsiyah bir peçeye layık dudaklarım
Değemeyesice toprağa
-Ölü tarla-
Ve fışkırmış damarlarımla
Revansız bir yakarış
Ağıt çanaksız gözlerle
Kansız
Ellerimi de gömseler bari kapkara toprağında altına
-Başaksız-

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Yalınlık ve açıklık?

"Gün doğumu ve diğer güruhun batımı" adlı yazını da okumuştum ama onunla ilgili bir yorum yapmamıştım. En iyisi diğer yazısını beklemek gerek diye düşünmüştüm. Aslında yazılarında içinde yaşadığın duygu yoğunluğunu bazı simgelerle imgeleştirerek anlatman biçim açısından etkileyicilik yaratıyor. Eğer, sadece kendi duygularını yazıya dökmek istiyorsan bu sana kalmış. Lakin bizim de anlamamızı istiyorsan daha sade ve açık bir dil kullanmanın daha yararlı olacağını düşünüyorum. Kaleminin bunu sağlayacak kadar güçlü olacağını görüyorum. Şiirin bana biraz postmodern şiirleri anımsattı, daha yalın yazılarını bekliyoruz........ Örneğin:

"Hiç bir şeyden çekmedi dünyada nasırdan çektiği kadar
Hatta çirkin yaratıldığından bile o kadar müteessir değildi"

"Dik yamaçların selisin
Sen benden daha delisin
Şimdi kimlerin kulusun
Başını eğemediğim"

"Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.
Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allahım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?"

Yazmak..

Yazmak..Yazmak öyle bir eylem ki; bir his yoğunluğu içinde transa geçmiş gibi eliniz kaleme gidip, kağıt üzerinde bir oluşuma, bir şekillenmeye giriştiğinde, içinizdeki kaosun , birikmiş tüm çığlıkların resmini çizmek arzusuyla yandığınız şu halde , gözlerinizi açtığınızda resminizin üzerini bir buğu kaplamış olduğunu görebilirsiniz. Resmi görmek için biraz yaklaşıp silmek gerekir bazen.Ama yazarın amacı size böyle bir sorumluluk vermek olmayabilir. O halet-i ruhiye içinde çıkan tabloyu sunar size ve tam olarak içini okumanızı beklemez veya olduğu gibi göreceğinizi tasavvur eder. Bazen de apaçık ortada duran bir sahneyi izlersiniz o parmaklardan çıkan. Doğrusu bahsettiğiniz husus, şöyle diyeyim anlaşılmaması için yırtınılmış gibi duran -ben olsam böyle derdim, oldukça kibar tabir etmişsiniz- o "postmodern" şiirlerle bir nevi alay eden ben, oluyor da şu satırları alt alta getirebiliyorum.Yazmanın doğasında olan -veya belki benim doğamdaki imgeleştirme üzre- bir eğilime kapıldığımı söyleyebilirim.Birşeyleri savunmuyorum veya reddetmiyorum.Yalnızca durum budur.Yorumunuz için içtenlikle teşekkür ederim..

Kalem kılıç gibidir

Sanat eseri, her zaman sanatçıyı gizlemiştir. Bunun sebebi, biraz da sanatçıların çekingen ve içine kapanık insanlar olmalarındandır. İçine kapanıklık, başka insanlarla beraberken susmak değildir. Suskun birileri mutlaka başka birilerinin ilgisini çeker ve bu ilgi, her zaman güzel bir kurtuluştur. Benim bahsettiğim kişiler her zaman birileriyle beraberdirler ve çok da suskun değildirler. Ama hep bir şeylerden bahsetmeleri (kendileri hariç) insanlarda onları tanımışlık hissi uyandırır; asıl içine kapanık insanlar bu insanlardır. Kimse onlara suskunluğunun sebebini sormaz. Sanatçı içine kapanmakla birlikte daha ileri giderek hayatı kendi içerisinde yaşamaktadır. Bu insanlara ulaşmak her zaman zordur. Onlara soruları doğrudan sormayacaksınız, yazdıkları tonlarca yazıyı okuyacaksınız, besteledikleri müziği dinleyip çizdikleri resimlere bakacaksınız. Bunu her sanat dalı için söylemek sanırım çok da yanlış olmaz. Çalkantılı bir hayat içerisinde, tek başına, ne yapacağını ve nereye gideceğini bilmeden, sadece içindeki biraz umutla bir şeyler yapmak isteyen ama yine de çaresizliğin yakasını bırakmadığı bir ressamın, fırtınalı bir denizde küçük kayığının içinde kürek çekerek dev dalgaları aşmaya çalışan ve fırça darbeleriyle yüzü belirsizleşen bir insanı resmetmesi gibi.

Sanat eseri, sanatçıyı o kadar güzel gizler ki, siz onun ördüğü duvarın üzerindeki yine onun besleyip büyüttüğü binbir renk çiçeği temaşa ederken duvarın arkasına bakmak aklınıza bile gelmez. Ona ulaşmak isterseniz, çiçekleri tek tek anlamaya çalışmalı, renklerinden, yapraklarından, dallarından sahibini öğrenmeye çalışmalısınız.

Senin yazılarını okurken anlaşılmama çabası içinde olduğunu ve bu çabayı meziyet sandığını hiç düşünmedim. Daha ziyade kendimi anlatıyorum derken güzel çiçekleri gözümüzün önüne koyup ilgimizi başka yöne çekmeye çalışıyorsun gibi geldi.

Belki de sanatçıyı daha iyi tanımak için canının çok yanması gerekir. İşte o zaman kalem kılıca dönüşür, ucu keskinleşir, dokunduğu kağıtları paramparça ederek bitmek tükenmez acı, öfke ve umutsuzluk mürekkebiyle yalnızlığı yazar. Önündeki duvarları yıkarak, emek verip büyüttüğü çiçekleri kılıçtan geçirip kılıcın ucunu da bize saplar. İşte bu yüzden Dostoyevskiyi, Peyami Safa’yı, Yakup Kadri’yi, Necip Fazıl’ı okurken canımız bu kadar yanar. Her sanat eseri bir cenk meydanıdır, kılıçlardan kurtulmak nafiledir. Mozart’ı, yıllarca saraylı ve soylular için neşeli müzik yaparak para kazanan ve ününü hak etmeyen bir besteci olarak düşünmüştüm. Ta ki, ölümüyle yarım kalan Reqiuem’ini dinleyene kadar.

Ellerine sağlık…

Ölü Tarla

“Ölü Tarla” şairin kendisini izlediği bir şiir her şeyden önce. Şairin hayatla yüzleştiği bir şiir. Bu yüzden zaman zaman postmodern izlenimi uyandırıyor. “Bir biley taşı soğukluğunda atıyor şahdamarım” diyerek varolmanın, buradayım demenin başka bir yolunu seçiyor. Zıtlıklarla örüyor şiirini. Şairin “ölüm” metaforu sorduğu tüm sorularla birleşerek kocaman bir hayata karşılık geliyor. ölüm ile yaşam arasında bir şaşkınlık sezdim ben. Zor anlaşılan bir şiir yazıyor Şeyma Hanım. Dil olarak yalınlığı seçse de anlatımında zorluğu tercih ediyor. Amacı anlaşılmamak değil, zor olan anlatımı seçiyor. Biraz karmaşıklık, biraz postmodernizm.

Herşeyden önemlisi kendine içten bakıyor şiirinde. Kaçınılmaz olarak da duygularını açığa vuruyor. Öznesi “ben” olan şiiri yani kendini yazmış oluyor bu durumda. Bu yüzden yazdıkça azalacak Şeyma’nın anlatacakları. Her bir harfinde sakladığı dünyada yine kendisiyle baş başa kalacaktır bir süre sonra.

Ölü tarlada sükunete davet...

Sevgili Fatih Bilge, yorumun için çok teşekkürler (Seni gördüğüme sevindim), bir an şiiri senin yazdığını düşündüm. Güzel noktalar yakalamış bize de farklı bir hareket noktası göstermişsin. Anlıyoruz ki şairin kendini anlatma çabası yok, o zaman bu konu üzerinde durmuyorum. Senin de belirttiğin gibi şiir son derece öznel, başkalarının anlaması zor imgelerle örülmüş. İmgenin nesne ve duygu arasında kurduğu bağ şaire özgü olup, bizim yüklediğimiz anlamlardan çok farklı anlamlar taşımakta. Diğer taraftan duygunun tanımında da bir öznellik var, daha önce hissedilmemiş bir duygu olabilir anlatılan. Şairin ruh hali, benzer duyguların farklı nesnelerle ifade edilmesi neticesinde, nesnelerin ortak anlamlarının karşılaştırılması sonucu az da olsa anlaşılabilir. Örnek olarak verirsek:

İlk önce başlığı ele almak lazım. Verim ve bereketi ifade eden tarlanın ölü olması belki sulansa ve bakılsa nice güzel başaklar verebilecekken belki kuruyan bir insanı anlatır. Şirin farklı yerlerinde “sap” ve “başak” ın kullanılması şairin şiirde gezindiğini gösterebilir.

Ben senden farklı olarak hayatla ölüm arasındaki tereddüdünden ziyade hayat karşısında bir duraksama görüyorum. Sonu ölümle bitecek bir duraksama. Bu durgunluk ve hareketsizlik şiirde kendini çok göstermiştir. “buz tutmak”, “sükunet”, tutamayan”, “biley taşı soğukluğu”, “dönemesin”, “buz olur”, “kapkaranlık” vb. nesnelerle imgelenmiştir.

Hissettiği duygular yakıcı, can atıcıdır. “kestiğinde kanamamacasına”, “bileğimden koparmaya”, “boyun kaslarımı koparıp”, “bileylenmiş bıçkılar”, “kırılıyor tüm camekanlar”, vb.

Ama ki zorlama yaptığım yorumlardan da anlaşılacağı üzere nesneler bile anlamını yitirmişse bu duygu yoğunluğu içinde o zaman tek yapabileceğimiz şairi anlamak değil seyretmektir.

Kendini anlatma isteği “imgeleme”den ziyade benzetmelerle daha çok yapılır aslında:

“Şaman büyücülerin kötülüklere karşı omuzlarından geriye attıkları tuz parçacıkları gibi maziye doğru fırlatıp attığımız hatıralar, bir hayaletler panayırında canlanıveriyorlar, tek tek bütün günleri buluyorsunuz o panayırda, şu çok sevdiğim gündü, şu, beni acıyla kıvrandıran gün, hangisinin ne zaman geleceğini bilmiyordum ve hepsi geldiler, binlerce siyah balon gibi uçtular semalarımda, her biri patlayıp içinden bir başka renk, bir başka hayat, bir başka yüz, bir başka duygu çıktı. Gelecek o siyah balonlarla dolu. Ahmet ALTAN”

O zaman umutsuzlukla Şeyma Hanımın “O halet-i ruhiye içinde çıkan tabloyu sunar size ve tam olarak içini okumanızı beklemez veya olduğu gibi göreceğinizi tasavvur eder.” Düşüncesini kabul ederek kendisiyle baş başa bırakıyoruz.

güzeldi demek içindi

Güzeldi demek için yazılır mıydı bir yorum bilmiyorum:) ama kaşıkladım şiirinizi. Hoş bir tadı vardı.

Eyvallah.

Edebiyatın yeni baharı: Filbahar