renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Kendi Girdabında Kaybolan Notalar: Fazıl Say

Fazıl Say

"Türkiye rüyalarımız kısmen öldü. Tüm bakan eşleri türban takıyor. İslamcılar zaten kazandı. Biz yüzde 30, onlar yüzde 70. Başka yere taşınmayı düşünüyorum. Hemen değil, ama ileride Türkiye'den ayrılmayı düşünüyorum. Biz artık azınlıkta kaldık, dışlanıyoruz. Çankaya'daki davete bile beni çağırmadılar. Böyle giderse, bir kızım var, onu da alır yurtdışına giderim"

Fazıl Say, Paris'te, Almanya'da yayımlanan sol - liberal eğilimli “Süddeutsche Zeitung” gazetesinin sorularını yanıtlarken işte bunları söylüyordu.

Devam ediyor:
'Sanatçı, alnında ışığı ilk hissedendir' özdeyişini, 'Sanatçı, karanlığın tehlikesini ilk hissedendir' anlamında da düşünebiliriz.'Orta Çağ karanlığı, bütün aydınlar gibi beni de kaygılandırıyor. En çok da gelecek kuşaklar için kaygılanıyoruz. Eğer, günün birinde karanlık güçler Cumhuriyetimize ve ulusal değerlere hayat hakkı tanımazsa, onlara teslim olacak değiliz''

Elbette yazımızın muhatabı Fazıl Say değil sadece. Çünkü Fazıl Say’ın düşünceleri kişisel değil. O, bağlı bulunduğu kültür dairesinin bir üyesi olarak ve onlar adına bir temsilci olarak konuşuyor. İşbu halde bizim de söyleyecek birkaç sözümüz var karşı kıyıya.

Fazıl Say bir süre önce Avrupa Birliği’ne bağlı Avrupa Komisyonu tarafından ’2008 Kültürler Arası Diyalog’ çalışmalarında ’Ambassador-Elçi’ unvanıyla görevlendirildi
Evvela temsil ettiği misyon hakkında en ufak fikri olup olmadığını kendisine sormak gerek. Bu sıfatla ne iş görme hevesindedir sanatçı?
Yoksa Say on iki yıldızlı mavi bayrak altında parlak yüzlü Hıristiyan demokratlara klasik müzik ziyafeti vermeyi sonra ülkesine gelip Yunus’tan Mevlana’dan dem vurmayı aydın’lık sanan hizmetkârlardan biri olduğunun farkında değil mi?

Rahmetli Attila İlhan’ın sıkça kullandığı “komprador” kelimesi Fazıl Say ve temsil ettiği zümreye cuk diye oturan bir tanım. Fazıl Say’ın trajedisi Tanzimat’tan beri devam eden zavallılığın ve aşağılık kompleksinin 21. yy uzantısı olarak göze çarpar.
Türkçe yazıp konuşan ancak İngilizce düşünen kaybolmuşların trajedisi.

Fazıl Say ve türevlerinin bu ve buna benzer ifadeleri kabak tadı verme yanında sinir bozucu da olmaya başladı. Geçmişe dair her değeri (bilhassa İslami değerler) yok sayan ve tahrip eden bu zihniyet şimdilerde sosyete ağızlı bir şikâyet ve sade suya tirit bir klasik demokrasi edebiyatı yapmaya başladılar.

Sayın Say, Avrupalı efendilerinin kendisine bahşettiği “diyalog elçisi” sıfatındaki “diyalog” kavramını kendi gibi İngiliz veya Fransız düşünen aydıncıklarla diyalogdan ibaret sanıyor.

Bu genel değerlendirmelere yazımız içinde ara ara yer vereceğiz. Gelelim sanatçının sözlerine.

“Türkiye rüyalarımız kısmen öldü. Tüm bakan eşleri türban takıyor”
Ne anlayalım bu sözden? Hayallerinde eşlerinin başları açık olan bakanların yönetiminde yaşamak isteyen bir Fazıl Say mı? Yoksa rüyasında çeşitli kumaştan renk renk türbanın kendisi üzerine karabasan gibi çullandığını dolaylı yoldan söyleyen Fazıl Say mı?
Yoksa Fazıl Say da türbanfobi mi var?
Cevap gayet açık. Gelişme ve değişmeyi türbanla değerlendiren faşist ve yobaz kafa, Fazıl Say’ın bedeninde ete kemiğe bürünüyor. Kendisinden olmayanı kabul etmemesiyle yobaz; yine kendisinden olmayanı imha etmek isteğiyle faşist.

Devam.
“İslamcılar zaten kazandı.”
Kaçınılmaz.
Devam.

“Biz yüzde 30, onlar yüzde 70”
Elinizden bırakmadığınız ama tadı hakkında hiçbir fikrinizin olmadığı demokrasi elması kimine meyveyi yedirir kimine sapını. Fazıl Say ve saz arkadaşlarındaki bir eksiklikte hoşgörü. Ne bekliyorlardı? Yüzde beş ile bu ülkeyi senelerce namlu gölgelerinde yönettiler. Şimdi ikinci ve mutlak yarı. Bence Say ve saz arkadaşları olanı değil de neden bu hale düştüklerini analiz etsinler.

Devam edelim.
“Biz artık azınlıkta kaldık, dışlanıyoruz”
Lafımı muhatabından, yorumumu okuyucudan esirgemem. Hiç kıvırmaya gerek yok. Fazıl Say’ın bu söylediklerinde yerden göğe hakkı var. Nasıl vücut, fazlalık ve kendinden olmayanı, bünyesine uyuşmayanı dışarı atarsa toplum içinde durum bundan farklı değildir.( Ah ey kendini bilmek!)

Devam,

'Sanatçı, alnında ışığı ilk hissedendir' özdeyişini, 'Sanatçı, karanlığın tehlikesini ilk hissedendir' anlamında da düşünebiliriz.'Orta Çağ karanlığı, bütün aydınlar gibi beni de kaygılandırıyor. En çok da gelecek kuşaklar için kaygılanıyoruz. Eğer, günün birinde karanlık güçler Cumhuriyetimize ve ulusal değerlere hayat hakkı tanımazsa, onlara teslim olacak değiliz''

Karanlık! Karanlık! Karanlık! Tatlısu Frenk solcularında başka terennüm yoktur zaten. Hep aynı nakarat. Bir yok oluşun ve can çekişmenin son ve acı iniltileridir bu “karanlıklar”.
Gelecek nesiller için kaygımız ortak sanatçıyla. Batılı eğitim sistemi ve devşirme bir kültürün yozlaşmış ama batılı bir aile yaşamının meyvelerini topluyoruz.
Uyuşturucu, fuhuş, intihar, buhranlar içinde kimliksiz, mazisiz, irfandan mahrum, ahlaktan nasipsiz.
Sanatçı ve onun gibi düşünen aydıncıkları birazda bu hazin sonun nedenlerini düşünsünler.
Ve en son cümlesinde cesur sanatçı profiliyle tribünlere oynayan Fazıl Say Lozan’da yaşayacak olmanın verdiği korku bilmez nidayla:
“Onlara teslim olacak değiliz'' diyor.
Çok korktuk.

Yukarıda karınca kararınca terminolojiden mümkün olduğu kadar uzak durarak “Modern Dönemi Aydın Trajedisi” klasikleşmiş şikâyet ve endişeleri hakkında bir takım değerlendirmelerde bulunmaya çalıştık.
Toplumun belli kesimlerinden gelen yoğun tepkilere rağmen “Aman bana ne? Nereye giderse gitsin.” yollu bir yaklaşım da yapıcı olmaz. Kanaatindeyim.
Sonuç itibariyle sanatçı kolay yetişmez. Fakat sanatçının da topluma belli konularda saygı duyması gerekir. Bu esasiyle sanatçının değil insanlığın gereğidir.
Köşke çağırılmayışının dayanılmaz acısıyla fitillenen yaylım ateşi Fazıl Say’ın sanatçı kimliğine kocaman bir leke olarak işlenmiştir.

Sonuç itibariyle Nazım Hikmet ya da sürgün Tanzimat sanatçılarının rollerine soyunmak ucuz bir numara. Bu insanların çoğu yasal olarak yut dışına sürgün edilmişlerdir. Vaziyeti anlamadık sanmasınlar.
Bu ülkenin her platformdaki düşüncenin sağlam ve kültürlü müdafaacılarına ihtiyacı var. Terk etmek kolay. Mücadele zor. Hoşgörü? Hepsinden zor.
Dua İle…

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.

Dinime küfreden bari müselman olsa...

"Ne harabi ne harabatiyim
Kökü mazide olan âtiyim"

Bu ifadeye kabiliyet kesbeden Yahya Kemal kadar da olamadı bu kendini aydın zanneden en-telektüel müsveddeleri. En azından o güzel zat, inandığını yaşayamadı. Bunlar ise ekmek yediği ülkenin en güzide itikadına tükürüyorlar. Değerli dostum senin çok iyi bildiğin bir çerçevelik ifadeyi söyleyip meselenin künhüne vakıf olduğumuzu beyan edeyim.

"Dinime küfreden bari müselman olsa"

Muhabbetle...

Esinti

Aziz Kardeşim Mehmet...

Bizde haset olmaz demişsin. Gerek bile bile yoktu. Kendi ismimden kuşku duyarım bundan duymam. Senin eşsiz fikirlerinin harikulade bir formla karşımda durduğu her an aynı gığtayı ben de sana duymaktayım.
Üstelik edebi ve içtimai sahada olman gerektiği yerde ve durumda oluşun da bana fazlasıyla ilham oluyor.
Hobbes'in güzel bir yorumu var rüya için.Seninle de paylaşayım:
"Rüya, insanların uyanık olup olmadıklarını bilmedikleri için vecd halindeyken görüldüğü söylenen bir yığın saçmalıklar serisidir çoğu insan için. Oysa ben uyanık haldeyken gördüğüm birçok saçmalığa rüya diyemem.Çünkü uyumadığımı biliyorum."
çok basit bir ifadeyle bilmek....
kendini,sonraki halkayı ve sonrakini....
Dua ile...

Divanenin hemdemi...

Vallahi azizim yazıya dayanamadım bir daha göz attım. Hakikaten aralara serpiştirilmiş ince ironi cümleleri benim de tercihim olan üsluba çok yakın olduğu için olsa gerek beni gıdıkladı. Ama şunu unutma; bu ve benzeri münevverler senin gibi ve dahi benim gibi divan kültürüyle beslenmiş arkaik kelamları silsile kalıbında gözü önünde revnakdar kılmaktan hoşlanan tiplerden pek de hazzetmezler. Ona göre. İtirafımdır yazına gıpta ettim. Neden ben böyle bir yazıyı kalem denilen merkebime talim ettiremedim diye. Ama sadece gıpta. Bizde kıskançlığın yeri değil açık deliği bile olmaz.
"Bizi bizden başka amlayacak tek kimse var: Biz." Beslendiğimiz islami kültüre borçluyuz her şeyimizi. Enaniyet noktasında bir hiç olan malumatımız ancak islami olanla değer kazanmıştır. O yüzden Fazıl Say bence bir noktada haklı. Çarşıda meta varsa onun alıcısı da var. Say, kendi ilmine rağbetin olmadığı çarşıda sergi açacak kadar geri zekalı değil. Topladı pılı pırtısını ve eyvallah ölçüsünü kıble edinip uzaklara gitti/gidecek/gidebilir.
Ve dahi yine diyeyim ben diyeceğimi:
"Divanenin hemdemi divane gerektir."
Şunu da unutma: Balık gölde büyür.

abartmaya gerek yok

Çok da abartmaya gerek yok adamın lafını. O kadar sakat sözler değil zaten. Bu kadar tepki verilmesine gerek yok; ama işte merkez medya tantana yapıyor. Millet de cevap vermek zorunda hissediyor kendini eni konu, niyeyse... (Ama papanın sözleri farklıydı tabii. Papa papa olarak dünyanın, haristiyan aleminin geldiği noktada bir laf etmişti. Anlamaya çalışmak da daha önemliydi. Fazıl Say papa kadar önemli bir adam değil. Öyle dünyada çok fazla ünlü münlü de değil bildiğim kadarıyla.)
Kendi düşüncesine göre bir laf. Kendi düşünce durumunu, hissettiklerini inkar etmeden açıkça dile getirdiği için dürüstçe bile denebilir belki tavrına. Sanatçı karanlığı ilk hissedendir, diyor; doğrudur. Eğer, günün birinde karanlık güçler Cumhuriyetimize ve ulusal değerlere hayat hakkı tanımazsa, onlara teslim olacak değiliz, diyor; doğru, eyvallah, teslim olma.
Pek çok şeyin tahrip olduğu, Türkiye'nin dindar gibi adamlar üzerinden daha da karanlığa süreklendiği doğru. Karanlık güçler var, maşalar var, doğru gözüken eğriler var(matematikte birinci dereceden eğrilere doğru diyoruz), hatta karanlığın bile ihtiyaç duyduğu doğrular var, Türkiye var, sanatçılar var, biz varız. Konuşsun adam, söylediklerinin arkasında da durursa ne âlâ. Kendi işlerini, ortamlarını de sorgulayabiliyorsa, kendi insancıl, hümanist, avrupai düşüncelerini de sorgulayabiliyorsa ne âlâ.

hoşgörü hepsinden kolay aslında...

uzan uzadıya bir yorum yazmayacağım Serkan kardeşim .. söylenmesi gereken herşeyi neredeyse söylemiş ve yerinde dokundurmalar yapmışsın .. ancak acizane eklemek istediğim ve yazında katılmadığım tek bir husus var .. hoşgorü hepsinden zor demişsin de aslında hepsinden kolay .. keskin sirke küpüne zarar verir derler ya .. zamane düşmanları da bizi keskin sirke taşıyan küp kisvesine büründürmeye çalışıyor .. yegane silahımız hoşgörü .. muhabbetle.. vesselam ..

"Tırnak içinde" bir yorum...!

Cemaat editöryası işi biliyor Vallahi! Cemaat mensuplarının mevzuya beklenen iştiyakla dalmamış olması onların kusuru değil! Değil de......Aslında benim de değinmek istediğim mevzu bu değil!

Diyorum ki; bende şimdi, en azından 20 sene mağduriyeti kimlik yapıp, salya sümük ağlayarak, kendilerine hem "itibar" hem "ikbal" sağlayan "türbancılar" hakkında yazsam! Yayınlanır mı acaba? Yok yok pazarlık edecek değilim. Yazacak da değilim...... de, söylemesem olmazdı herhalde.

Onlarda memnun değil müslümanların "iktidar"ından! Artık, zalim mazlum edebiyatı müşteri bulmuyor çünkü. Ve Fazıl Say gibi çok da açık yüreklilikle olmasa da, Ak parti iktidarına "giydirmek" için sürekli pusudalar! Çok taraftar değilim ama, tartışılacaksa bu mevzuyu tartışmak daha çok yakışır cemaate.

Hazır bu sene de hac mevsimi Kurban bayramına denk gelmişken, Fazıl Say'ın derdinin tasasıda bize mi düşüyor?!

Bayramınız mübarek olsun.

Çocukların anneleri rolüne soyunmaya gerek yok!

Fazıl Say elinden oyuncağı(!) alınınca küsen bir çocuk gibi dudak büküyor, biraz çocukça ama daha çok boyunu aşan açıklamalar yapıyor. Bu ülkeyi terkedermişmiş(!). Babasının açıklamasıyla yılın değişik zamanlarında aşağı yukarı 25 gün Türkiye’de kalan bir insanın Türkiye’yi terk etmesi nasıl oluyor anlayamadım. Açıklamaları sanat(!) camiasını dahi ikiye bölerken geri adım atarak söylemlerinin sadece bir serzeniş olduğunu söyleyen Say her halde yakın bir zamanda Akp’li Antalya Büyükşehir Belediye’sinin düzenlediği 8. Uluslararası Piyano Festivali'ne sanat yönetmenliği yaptığını hatırlayıverdi. Akp’li Belediye Başkanı Türel İle basın açıklaması yaparken hiç de ülkenin geleceği hususunda kaygılı olmayan Say gerçekten çocukluk yapmaktadır. Hani bazen iki çocuk kavga eder de araya anneleri karışır, çocuklar barışır ama anneler barışamaz ya, Say hadisesi de böyle bir durum. Bırakalım bu meseleyi Akp ve Say kendi aralarında halletsinler. Yakında Say’dan Akp’yi öven sözler de duyarsak hiç şaşırmam. Ne Fazıl Say’ı severim ne Akp’yi, ama onlar birbirlerini çıkar gereği, itibar gereği ve bilinir bilinmez bir çok kaygı gereği sevebilirler. Çocukların anneleri rolüne soyunmaya gerek yok!

Bir Konformistin Güncesi

Toplumun “korunaklı insanları” sizleri seviyorum. Varlığım tüm varlığınıza armağan olmasa, içimdeki yalakalığı pardon saygıyı gösterebilecek imkanlar sunmasanız bizlere, sinek tabiatım nasıl anlamlanır. Sizlerden bahsediyorum/bahsetmeliyim her gün ve evime gidiş/ gelişlerimin şükrünü sizlere sunmalıyım. Sizlerin üzerimdeki korkusuyla düşmanlar ediniyorum. Saldırırken düşman gösterdiklerinize, onurlanıyor; övücü sözlerinizle onurlandırıyorsunuz benim gibileri.

Her işimi yaparken gözlerinizin ve minnetinizin etkisi altındayım. Gücünüzden çok korkuyorum pardon seviyorum. Sizlerin varlığıyla var olduğuma inanmıyorum ancak sizlere ters düşmenin ne demek olduğunun anlamını yaşamlarını zindan ettiklerinizden biliyorum. Olanları sorgulayacak cesaretim yok hatta zulmettiklerinizi takamam şimdilerde yada hiçbir zaman. Ödenmesi gereken ev taksitlerim var. Daha alacaklarım, almayı düşündüklerim… Minik bebeğimi Amerikalarda dünyaya getirmek istemiştim sizler gibi. Buna da şükür. Allah olmayanlara versin.

Sizlere düşman olanları bilmediğim/bilemediğim zamanlarda bir inanç edinmedim. Sizden başkalarına inanmak ve yaptıklarını doğru görmek ve bunları sizin fark edeceğinizi düşünmek en büyük korkum oluyor. Sizlerin sayesinde ve ruhumda bıraktığınız derin korkuların etkisiyle bir inancım oldu. Namaz kılıyorum izin verdiğiniz ölçüde, orucumu da tutuyorum. İleri gidenlere sizlerin ağzını kullanıp “yobaz” diyorum. İnandığınız dünyaya sizler gibi inanıyorum. Kültürümü bırakmıyorum, tarihimi sizlerin anladığı gibi anlıyor, çağdaşlaşma, ilerleme yolunda eşimle yabancı düşmanlığı yapıyorum.

Kalabalık olduğumuz zamanlar kendimi yanılıyor hissinden uzaklaştırıyorum. Göz yaşlarımı tutamıyorum. Bağırıyorum bağırabildiğimce. Sizler olmasaydınız yada sizden kararlaştırılmış emirler gelmeseydi kalabalıklara minik bebeğimle katılamaz, mağdur düşmanlarınıza kin kusamazdım. Kimlere neden kızdığımı da bilmiyorum aslında. Bildiğim tek şey var: Yalakalığın pardon saygımın sizlerin belasını üzerimden uzaklaştırması…

İzin verdiğiniz zamanlarda halkın yani güçsüz insanlarımın seçtiklerine lanetler okurken aslında istediğim bir şeyi yapmıyorum, istediğiniz şeyleri yapıyorum. Sizler varken ve sayenizde değişmiyor ve değişmeyecekken hiçbir şey, sıradan hayatımın koruyucu bekçileri olan sizlere tezahüratlar yapmak, ruhumdaki genetik yalakalığın, korkunun pardon saygının bir tezahürü oluyor. Bizler ailecek kendimizi sizlere adamış evlatlarız. Beni düşman algılasanız saygıda kusur etmemiş bir sülaleyi, hakkıyla korkmuşları ağlayarak sıralarım sizlere. Diz çöküp sizlere inandığım öyle çok zamanlar oluyor ki yüzleriniz yüzüm oluyor, kederleniyor neşeleniyorum sayenizde.

Ellerimize tutuşturduğunuz resimleri sizlerin emirleriyle seviyorum. Resimlerdeki bakışlardan emrettiğiniz şekilde anlamlar çıkarıyorum. Küçülürken büyüyor, büyürken saygılı oluyorum kendime. Adımlarım daha bir emin oluyor; ibadetlerini yerine getirmiş bir kul gibi yalakalıklarım şahlanırken, silikleşmiş varlığım kanunların tanımladığı namusla diriliyor yeni yalakalıklara pardon saygılara hazırlamaya çalışıyorum kendimi.

Kurallara uymadığım zamanlar görünmez ellerinizin varlığını hissediyor, suçluluk psikolojisiyle, sizlere anlamsız gelen açıklayıcı çıkışlar yapıyorum. Kazandıklarımı, kaybedeceklerimi düşünüp, hayali fedakarlık hikayeleri yazıyorum. Utanıyorum da. Ama ne yaparsın yalakalık pardon saygı bu ülkede çok kazandırmasa da koruyor.

Ben nasıl biri miyim? Aradığınız özellikler her zaman bende vuku bulur. Ne isterseniz o şekle girerim. Dindar, sosyal demokrat, liberal vs. her şey olurum. Nasıl olduğunu pek bilmem bu düşüncelerin. Sizlerin ağzınızla bakarım hep. Ne derseniz tamamdır.

Bende sizler gibi korunaklı bir hayat istiyorum. İnsanlarımı istediğim zaman seviyor biraz işime gelmeseler parçalayacak gibi oluyorum. Kime zararı var böyle olmamın. Güçsüzüm, zavallıyım, çaresizim. Sizlerden korktuğum gibi merhamet duymadıklarımın, kinleştiklerimin kinlerinden de korkuyorum. Sizlerden gelen korkularım daha derinlerden: Annemin/babamın memuriyetlerinden kalma…

Sayenizde sokağımdan, mahallemden, yaşadığım şehirden dünyaya meydan okuyorum. Sizlerin istediği insan oluyorum. Faşizmin ruhumdaki yalakalığa pardon saygıya karşılık geldiğini kimlere itiraf edeceğimi bilemiyorum.

selamlar

Yerinde Say, Fazıl Say.

Çocuklugumuzdan beri öğrendiğimiz "sanatın ideolojisinin olmadığı desturu" fazıl say ile sona erdi sonunda. Kendi anlattıklarına inanmamış, özdeşleşmemiş iki yüzlü eğitimin, içinde karla karışık nefretle kustuğu, taraflı, necis yorumları dinlediniz haddi zatında. Zaten hep bildiğimiz suratlardı bunlar. Yüzümüze söyleyemeyen ama türbanımızdan midesi bulanan, bir gün çoğunluk olursa, başörtülerimizi tepelerine gerip onların 100 watt aydınlığını karartacağımız korkusuyla yaşayan, kendi devletine, yaşadığı o demokratik düzene 0 dereceyle güvenip, her an rejim korkusu yaşayan zavallı tiplerdi onlar...
Paparazzileden kaçarken, kubur penceresine sıkışan alkolik ve teşhir manyağı kadınla dergilere aşk pozları verirken utanmayan fazıl say, bittabi türbanlı kadınlardan utanacaktı. Sarhoş bünyesiyle arabaya binerken tümleşik, kadının hayatında 1000 küsürüncü adam oluşu midesini bulandırmadı ise bittabi Türban midesini bulandıracaktı. Çok koruduğu yurt dışına kaçırmaya layık gördüğü kızına, acaba ne cevap verdi "baba senin bu insanlarla işin ne? dediğinde...Bu türban zaten kötü insanların midesini bulandırdı hep. Bunların bu Türbandan korkması bile takan kadına bir şereftir. Türbandan korkanlar şerefsizdir.
Eni konu yazı super olmuş. Çok yoğun olduğum için yazı yazamadığım bu konu hakkında, fikriyatımdan ve hissettiklerinden daha anlamlı blogu yazan arkadaşa hürmetler...

Yerinde saymayanlardan olalım insaallah.

selametle

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

oof oof

Fazil Say yaptıklarıyla ülkemizi gayet guzel temsil eden biri. Ancak "gidecek" olmasına bir anlam veremedim. Madem bir şeyler yanliş, bir şeyler yolunda değil bunun çözümü çekip gitmek mi? Notalari dize getiremediği zaman piyanosunu terkedip gidiyor mu acaba?

Öylesine bir merak işte benimkisi..

Bir tebessüm: Ödenek bulundu :)

"Alperen Ocakları: Kim Gitmek İstiyorsa Masrafları Bizden

(Alperen Ocakları Genel Başkanı Eyüp Gökhan Özekin'in basın açıklaması)

"Piyanist Fazıl Say "Türkiye hakkındaki rüyam öldü" demişti. Benzer bir çıkış da sanatçı Esin Afşar'dan geldi. Afşar ülkede yaşananlardan dolayı depresyona girmiş! Biz Fazıl Say sanatçı kimliğine sığmayan açıklamalarda yaptığında, 'asıl niyetinin tıpkı sözde 'Ermeni Soykırımı' iddialarını destekleyerek
Nobel ödülü alan Orhan Pamuk gibi Nobel'e aday gösterilmek olduğunu dile getirerek, "Bizim değerlerimize saldırarak nemalanmak istiyorsan, hemen şimdi bu ülkeyi terk et. Bileti kes, piyanonun sesinin bize ulaşmayacağı kadar uzağa git. Bu ülkenin senin gibi sanatçılara ihtiyacı yok. Gelmemeye söz verirsen gidiş masrafların da Alperen Gençliği'nden" demiştik. Şimdide benzer açıklamalar yapan Esin Afşar'a, ' Toplumun değerlerini bağnazlık olarak gören kim varsa hepsinin gidiş masraflarının karşılamaya hazırız' diyoruz.
Akşam gazetesinde psikolojisinin bozulduğunu dile getiren Afşar için psikolog temin edebiliriz. Rahatsız olanlar, milletle kavgalı olanlar Alperen Ocakları Genel Merkezi'ne müracaat etsinler. Hepsinin gidiş biletleri bizden. 'Bak giderim' demeye getirenlere söylenecek tek söz
'bye'dır" ."

:)