Baktım da artık karanlıkta, izbe yerlerden geçerken kalbim pır pır etmiyor. Korkmuyorum. Ne korkak, ne pısırık biriydim. Karanlığa kalıp bir de izbe yerlere düştüm mü dizlerimin bağı çözülür, yürüyemez olurdum. Islık çalmak kimilerine güven telkin etse bile ben nefes almaya korktuğum için - üstelik ağzım kuruduğundan, dilim damağıma yapıştığından- değil ıslık çalmak, çalmayı aklımdan bile geçirmezdim. Adımlarımı öyle yavaş, öyle küçük atardım ki iki dakikada geçilecek bir yeri abartısız yarım saatte geçerdim. İnsan kendi gölgesinden korkar mı? Ben korkardım. Neyse artık kendime bir güven gelmiş. Hem de ne güven.. İyi ki bu tabancayı almışım. Bunca zaman niye bunu akıl etmemişim bilmiyorum. Korktuğum için olabilir. Ahım şahım bir şey değil. Küçücük. Küçücüklüğüne karşın verdiği emniyet duygusu ne muhteşem. Korkumu bıçak keser gibi kesip atmış. Ne habis bir duyguydu canım. Rüzgar kapıyı çarpsa, camı tıklatsa ben tık nefes olur, çevrede kimse yoksa yatak altlarına, divan köşelerine kapağı atar, yumulur kalırdım. Bir süre etrafı dinler öyle kendime gelirdim. Kendime bile yalan söylerdim. Yatağın altında o ana kadar aramayı akletmediğin ne vardı ki birden bire aklına düştü de onu arar oldun, diye çıkışamazdım korkumdan. Güya bir şey düşürmüşüm de onu arıyormuş gibi yaptığımı bile bile, itiraf edemezdim. Etmezdim. Neyse kurtuldum. En azından şimdilik kurtulduğumu sanıyorum. Eğer yeniden nüksetmezse bu iş tamamdır. Yendim gitti. Demek ben de bir şeyleri yenebilirmişim! Rüyamda görsem hayra yormazdım.
İki de bir yokluyorum. Ağırlığını duyumsayışıma rağmen iki de bir el yordamı yoklamalarda bulunmamın nedeni aşırı kuşkucu oluşumdan kaynaklanıyor sanırım. Yoksa kendimi Sartre’ın uyduruk kahramanı Hılbertle özdeşleştirdiğim yok. Yoksa öyle mi? Olabilir mi? Bak şimdi! Sırası mı şimdi bu düşüncenin? Hazır hafiflemişken, hazır dik yürümeyi becermişken, soluk alıp-verişim düzelmiş, kendine güven denen şeyin tadını almışken bu gudubet düşünce de nerden düştü aklıma?
Yine kuşkular! Yine kuşkuculuk! Zaten korkaklığımın temelinde de bu kuşkuculuk yok mu? Evet öyle. İşte itiraf ediyorum: korkaklığımın altında kuşkuculuğum yatıyor. Kuşku korku ekendir. Bunu nice zamandır sezmekle beraber dillendirmeyişimin altında da kuşkunun ektiği var. Kuşkumun karşısında yalnız oluşum belimi büküyor ve korkulara sarılmama neden oluyordu. Korkuyu yenmeme karşın kuşkuculuğum yerli yerinde duruyor besbelli. Onun bu duruşu, şuan ki halim, şıpınış ortadan kaldıramayacağımı, yakamı kurtaramayacağımı ima ediyor. Ne iması, apaçık gösteriyor.
Kuşkunun ektiği, ektikleri karşısında aradığım, arayıp bulduğumu sandığım önlemleri ona yöneltsem kökünden kurtulurum da.. iyi ki bu tabancayı aldım. Öyle mi? Ah bir inansam.. yani tam emin olsam.. olabilsem! Hilbert işi bozuyor. Kökünden sarstı.
Şu Hilbert de nereden çıktı şimdi? Asabımı bozdu. Ya öyle ise.. yani bir özentinin sonucuysa.. kahretsin. Benim o kurmaca sapıkla şuncacık bir benzerliğimin bile olmadığını her akl-i selim insan anlar. Bir de kendim anlasam! Kahretsin! Yine korkuların kucağına mı düşeceğim? Yine elim-ayağım tir tir titreyecek mi? Bir kedinin çöp tenekesinden fırlamasıyla kısık bir çığlık savurup kendimi yerlere mi atacağım? İstemiyorum! Lütfen! Bir alt sokağı, hiçbir zaman sokak lambalarının yanmadığı o sokağı bu ana kadar hiç bu kadar kolay ve güvenle geçmemişken şu Hılbert iblisi aklıma nereden düştü? Kim düşürdü? Hem ne alemi vardı canım? Ne alemi var! Ne ilgim olabilir? Kuşkuculuğumun intikamı bu. Biraz olsun yendim ya ektiğini. Bütün sebep bu. Ne birazı kökünden kazıdım. Arkamdan hızla gelip koşarcasına beni geçen adam bir başka zaman olsaydı büzülüp bir köşeye sıkışmama neden olurdu, oysa hiç istifimi bozmadım. Elimi usulca tabancaya uzattım, kabzasından kavradım. Güldüm. Adam yanılıp ateş-mateş isteseydi heyecana kapılıp çeker ateş eder miydim? O an öyle bir havam vardı. Ne matrak olurdu? Ateş istiyor ben de çekip ateş ediyorum. Al ateş! Der gibi. Biraz gülünç bir durum. Daha çok trajikomik. Bu ne ya? Böyle bir şeyi nasıl düşünebiliyorum? Hepsi hepsi bir ateş isteyecek adam ben de kalkıp vuracağım! Oldu mu şimdi? Bir de halimin biriyle özdeş olması olasılığından ötürü kızıyorum. Küplere biniyorum güya. Oldu mu şimdi? Hayır oldu mu?
Tabancadan kurtulmalıyım. Evet! En akıllıcası kurtulmak. Aptal gibi tutup dünyanın da parasını verdim. El kadar şey! O parayla nicesi bir iki aylık maişetini temin ediyor.
Sanki benim için küçük bir meblağ! Yazık. Çok yazık! Yok, silaha karşı olduğum falan yok. Hatta hep sevmişimdir. Uzaktan bir sevgi benim ki. Yakından iş değişiyor. Bunu anladım. Evet anladım ki yakından epey farklı. Başkalarında yakından silahlar güzel şeyler olabilir. Ama bana göre olmadığı kesin. Ben kim bir silahı alıp birine doğrultmak kim? Hem ben insanlardan, başkalarından nefret etmiyorum ki.. kimseden iğrendiğim yok. Ne diye birilerine tepeden bakacakmışım? Hor görecekmişim? Benim o iblisle en ufak bir benzerliğim yok. Diğer her canlı gibi bir ayağı çukurda biriyim.. bak işte şu lanet tabancayı aldığımdan beri ölüm düşüncesi, ölüm sözcüğü dolanır oldu dilime.. ben ne yaptım böyle? Nasıl da uydum şeytana! Kahretsin! İyice düşünüp taşınmadan karar verince böyle oluyor işte. Kaç kez de başıma geldi. Ve her defasında –kim bilir kaç kez- “Bu son!” dedim kendi kendime. Ama nerede! İnsan kendi kendisiyle alay eder mi? Düpedüz alay etmek bu. Eh tabi ancak kendime güç yetirebiliyorum. Ancak kendimle alay edebilir, kendime tepeden bakabilirim. Sıkıysa kendi dışımdaki birine, bir şeye kendime yaptığımın binde birini yapabileyim. Korkak mendebur! Ölümmüş! Peh! Yok böyle olmaz, hemen kurtulmalıyım bu gudubet şeyden. Öyle sanıyorum ki – sanıdan çok bir sezgi, ya da sezgi kırıntısı- bu uğursuz aletten kurtulursam Hilbert denen iblisten de yakamı kurtarabilirim. Hayır, bir benzerliğim olmasa da bu nesne bende oldukça ona benzeyeceğim açık. Hem de çok.. incecik bir çizgi var aramızda, bunu görüyorum. Pısırıklığım, korkaklığım, bir kenarda kalmayı seçişim apaçık Hilbert’le bir duygu benzerliğim, dünyayı algılayışta bir ortaklığım olduğunu gösteriyor. O benden biraz daha cesurmuş. Evet. İtirafı acı olsa da O benden hayli cesur. Hiç tanımadığı birilerine silahı doğrultacak kadar cesur. Ve ağzına namluyu sokuncaya kadar cesur. Orada durması onu bana yaklaştırmış. Aptal hödük! Sıksaydın ya! Bana benzemeye yeltenmenin cezasını çek şimdi bakalım!
Ama ben sana benzemenin cezasını çekmeyeceğim. Göreceksin! Beni pataklayamayacaklar! Tutamayacaklar! Tekme-tokat girişemeyecekler. Buna izin vermeyeceğim. Madem sen bir adım atıp bana benzedin, namluyu ağzına kadar götürüp tetiğe basmadın ben de tersini yaparak şaşırtacağım seni. Göreceksin! Gözlerini ağart dur karanlık hücrende. Bense öyle bir yere kapanmayacağım! Evet! Kapanmayacağım. Senin düştüğün tuzağa da düşmeyeceğim. Bir anlamda senin yaşadıkların benim yaşayacaklarımın rehberi olmuş olacak. Bunu şimdi şimdi anlıyorum. Evet, senin yaptığın gibi yapmayacağım. Senin düştüğün duruma düşmemiş olacağım böylelikle. Hiç kimseye ateş etmek yok. Kimseye doğrultmayacağım silahımı. Şimdi şu otelden içeri girecek en güzel odayı kiralayacağım. Böyle yaparak pintiliğime de bir kurşun sıkmış olacağım. Oda parası kadar bahşişi servis elemanına vereceğim. Pintiliğimin kanlar içinde yere yığılışını izleyeceğim zevkle. Sonra odaya çıkacak yatağın üstüne oturup silahı elime alacak namluyu ağzıma sokup tetiği çekeceğim.
Son yorumlar
2 sa. 1 dk. önce
20 sa. 42 dk. önce
21 sa. 9 dk. önce
22 sa. 13 dk. önce
1 gün 8 sa. önce
2 gün 17 sa. önce
3 gün 16 sa. önce
3 gün 16 sa. önce
4 gün 17 sa. önce
4 gün 21 sa. önce