renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Öpülen Kalem

"Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kâğıt kalem aldım, oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."(Haritada Bir Nokta, Sait Faik)

Önünden geçmek zorunda olduğum devasa Book Center’ın vitrininde sergilenen, sergilenmekten de öte adeta göze sokulan Best Seller kitapları görmemek için başımı diğer yana çevirdim. (Tekno Center’ın bulunduğu yana… Daha katlanılır ve daha az ironikti.)
Tüm pazarlama tekniklerinin incelikle uygulandığı mağazanın önünde gereğinden uzun kalırsam, biliyordum ki omuz omuza hücum eden dayanılmaz mide bulantısı ve vahşi oyun bozma, kirletme güdülerinin esiri olacaktım.
Başımdan büyük kelimeler doluştu zihnime; “Kapitalizm, küçük esnaf cehennemi, kahreden kültür emperyalizmi, bireyin aynılaştırılması, simülasyon, yok edilen hakikat, yüceltilen sahte gerçeklikler…”
Söz konusu imgelerin geldiği yeri, zihinlerimize sunuluş biçimlerini düşününce kafamın içinde ünleyip duran koca ağza çenesini kapatması emrini verdim.
Nispeten güvenli bir noktaya ulaşana kadar, yeni abdest almış bir şafi titizliğiyle, gözümü ve gönlümü bu camekanlar şehrinden sakınarak, başım önde yürümeye devam ettim.
Az önce Sait Faik okumuştum. Onu düşünmek işe yarayabilirdi. Kalemini öpen usta…
Onbeş yirmi adım daha yürüdükten sonra tozlu bir bankın yanında durdum. Arkamdaki duvar, öfkeli adam Malcom’un fotoğraf ve kara nasihatinin –Bir taş at!- bulunduğu bir afişle süslenmişti. Önümde ise tezgah açmış korsan kitap satan kardeşlerim. –amaç bakımından değil, eylem bakımından kardeştik. Dante’nin Floransalılığı gibi.-
Korsan kitap satma eylemi ile ilgili ateşli fikirlerimi nezaketle bir kenara itip, av arkadaşım Sadık’ın geç kalma sebeplerini düşünmeye başladım. Aynı anda kafamın içinde tek bir resim mevcudiyetini ısrarla koruyordu.
Kalemini öpen bohem Sait Faik! “Yazmasam deliririm.” diyen adam…
Sol elimle gömleğimin cebinden, emektar kalemimi çıkarıp, sağ elimle, bir kılıcı keskin yanından tutar gibi dikkatle kapağını okşadım. Birkaç iç çekişten sonra tekrar yerine koydum.
Bekleyişim uzamaya başladıkça duyularım, elimde olmadan iç alemimden sıyrılıp dünyaya odaklanıyordu. Üzerime varmadım.
Yanıma ne zaman geldiğini bile hatırlamadığım takım elbiseli iki adamın birbirleriyle pervasızca denilebilecek kadar yüksek sesle konuştuklarını duyup kulak verdim.

- Abi o iş tamam.
- Emin misin gardaş, bak sonra bir arıza çıkmasın?!
- Tamamdır dedik abi, benden kaçar mı? On numara iş oldu. Zaten kerizler de paralarını kaptıracak adam arıyorlarmış, kuş gibi atladılar. Yanlarına gidelim, görürsün bak. Çok temiz iş.
- Dedik oğlum sana tutar diye. Bu emeklilere ikramiye fazla gelir, kaldıramazlar o kadar parayı. Gaste ilanından mı düştülerdi?
- Evet abi. “Yapar Konut” şirketin adı. Aman diyim, açık verme. Maketlere de bir sürü para verdik zaten, yatmasın iş.
- Tamam oğlum kaçın kurasıyız biz. “Yapar Konut, yuvanızı yapar” mıydı reklam? He he he, oğlum ne çok kek varmış la!
- He he he! Ne demiş atalar abi? Neydi o laf, dur bakim, eşekli semerli bişeydi.
- Ne bileyim oğlum. Boşver, yürü hadi geç kalcaz.
- Tamam abi.
“Yakaladım!” diye bağıracaktım az daha. İki dolandırıcı kalabalığa karışırken, kadim dostum haykırıyordu arkalarından. Elbette yalnızca ben duyuyordum sesini.
“Yakaladım sizi! Yaptıklarınızın yanınıza kar kalacağını düşünüyorsunuz öyle mi? Gafiller sürüsü! Yanlış adama çattınız. Ben, yazar. Sizi mahkum ettim. Ebediyen dolandırıcı olarak bilinmenize, bugün ve yarın tüm insanlığın sizi günahlarınızdan dolayı lanetlemesine hükmettim. Şimdi yanın, cehennemin bitimsiz kara ateşinde!”
Sesin kaybolmasına fırsat vermeden çantamdan not defterimi çıkardım. Hararetle yeni öykümün ana hatlarını belirlemeye koyuldum. Yanı başımdaki tozlu banka ne zaman oturdum, hatırlamıyorum bile. İşim bittiğinde nefes nefese kalmıştım.
Banktan kalkıp üzerimi silkeledim. Malcom’la göz göze geldim. Sadece onun anlayacağı belli belirsiz bir selam verdim dostuma. Gözlerimi kapayıp, biten her eserin ardından kalbime dolan esriklik haline bıraktım kendimi. Kalemimi öpmek için tarifsiz bir istek duyuyordum. Tuttum kendimi, defteri çantama, kalemi de cebime koydum usulca.
O sırada Sadık, hızlı adımlarla yanıma yaklaştı. Gülümseyerek karşıladım onu. Hikayemden bahsetmek için sabırsızlanıyordum.
- Abi kusura bakma, ancak gelebildim, dedi elini uzatırken.
- Estağfurullah usta, mühim değil.
Tokalaşıp sarıldık. Duraksadım. Fazla aceleci görünmek istemiyordum, evde bahsetmeye karar verdim. Şimdi kitapçıya gitmeliydik.
- Gidelim mi usta?
- Gidelim yalnız fazla oyalanmayalım, ben açlıktan ölüyorum.
- Ben de, inşallah evde yiyecek bir şeyler vardır.
Kitapçıya kadar, usulen edilmiş birkaç söz hariç pek konuşmadık.
Belli etmemeye çalışsam da heyecanlıydım. Bu defa şeytanın bacağını kıracağımdan emindim. Az önceki öykü de buna işaretti herhalde.
Aylardır gide gele tanış olduğumuz, kendi halinde kitapçı dükkânının sahibi bizi görür görmez içeri buyur edip çay söyledi. Çayları içerken, sohbetin uzamasına izin vermeden sordum.
- Abi Z. dergisi geldi mi?
- Bugün geldi kardeşim, bak hemen arkanda.
Daha fazla konuşmaya mecalim yoktu. Terli ellerimle dergiyi aldım. İçindekiler bölümünü açıp hızlıca ismimi aradım. Bulamayınca, baştan sona isimleri yeniden kontrol ettim. Nafile!
Alışık hareketlerle derginin atölye bölümünü açtım. İsmimin yazılı olduğu küçük paragrafı görünce, merakla ünlü yazarın öyküm hakkındaki yorumunu okumaya başladım.

“ Sevgili ……
Gönderdiğiniz öyküde kullanılan dil ve üslup kötü değil. Tasvirlerde abartıdan kaçınılmış. Bunlar beğendiğim hususlar.
Ancak kahramanlar yeterince inandırıcı değil. Daha güncel konulara temas etmeye çalışmalısınız. Ayrıca günlük hayatta çevrenizdeki olay ve insanları daha dikkatli incelemelisiniz derim.
Yazmaya ve okumaya devam. Yazarlık kumaşı mevcut.
Diğer arkadaşlara tavsiye ettiğim ustaları siz de es geçmeyin. (Sait Faik, M.Ş. Esendal, Tanpınar, Orhan Kemal, Necati Cumalı, Füruzan, Tomris Uyar, Oğuz Atay, Bilge Karasu, Demir Özlü, Cemil Kavukçu)”

İlk tepkim ismi anılan yazarlarla ilgiliydi.
"Ne ki bu, öykücü fihristi mi?" diye fısıldadım dişlerimin arasından.
Sonra yorumu tekrar okudum. Tekrar ve tekrar… On cümleye bunca çelişkili ifade nasıl sığdırılabilmişti? Kitaplarını saygıyla okuduğum adam bu muydu? O yazarsa ben neydim? Ben yazarsam o neydi?
Alnımda biriken terleri silerken, yapılan yorumun kuruluğunun sebebini anlamaya çalıştım. Okumamıştı öykümü belki de, işi çoktu, yoğundu. Bu hafta acele yorumlar çiziktirmek zorunda kalmıştı. Temsil ettiğimiz kuşak, dolayısıyla sanat anlayışımız bile farklıydı…
Binlerce mazeret sıraladım ama ne kendimi ne de yorumcu yazarı düze çıkaramadım.
Keyfim iyiden iyiye kaçmıştı. Dergiyi ait olduğu yere bıraktım. Ne diyeceğini bulmaya çalışan Sadık konuşmasın diye dua ettim içimden, kabul edildi. Bitkin bir edayla doğruldum.
- Abi biz kalkalım.
- Okuyacaksan dergiyi götür kardeşim. Okuduktan sonra getirirsin.
- Yok abi sağ ol, bakmıştım öylesine.
- Biliyosun, lafı olmaz aramızda.
- Sağ ol abi, dedim belli belirsiz bir sesle.
Dükkandan çıkıp evin yoluna düştük. Bir ara Sadık “Boşveer!” dedi. Ben sustum, o da sustu sonra. Eve girene kadar konuşmadık.
İçeri adımımızı attığımızda yeni bir soruyla boğuşmak zorundaydık.
Gerçek bir soru! Geciken kiramız kadar gerçek. “Evde yiyecek var mı?”
Ayakkabılarımızı dahi çıkarmadan, girişteki mutfağa yöneldik. Kısa süren bir aramadan sonra iki bayat ekmek, kurumaya yüz tutmuş bir tabak zeytin, yer yer çürümüş üç domates ve yarım litre kadar da kola bulduk.
Yataklarımızın bulunduğu salondan geçip, sağda solda yığılı kitaplarla dolu odaya girdik. Odanın tam ortasındaki ahşap masayı temizledikten sonra eski bir gazete parçasını masaya serip tabakları üzerine koyarken hala tek kelime konuşmuş değildik.
Oturduk, önce yemeğimize sonra birbirimize baktık. Düşünüyorduk. Aynı şeyi düşündüğümüzden hiç bu kadar emin olmamıştık belki de. Sadık gözlerini gözlerimden ayırmadan, kararsız bir sesle;
- Abi kitapların birazını satsak mı, dedi.
Boğazıma kadar yükselen küfürlere engel olmaya çalışarak, ekmeği ikiye böldüm. Zeytinleri pay etmek için tabağı önüme çektim. Sadık’ın gözleri hala üzerimdeydi, cevap bekliyordu.
Gömleğimin cebinden kalemimi çıkardım. Sadık’a anlatmayı planladıklarım aklıma geldi. Sait Faik’in resmi gözümün önünde dalgalandı yeniden.
Gözümden akan bir damla yaş, bir zeytin tanesine hayat verirken hırsla kalemimi kırdım. Parçalarını odanın en uzak köşesine doğru fırlattım.
- Hepsini satalım!
Sait Faik gülümsüyordu, bense öfkeliydim.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.

hep aynı

selam ve dua ile;
"Gönderdiğiniz öyküde kullanılan dil ve üslup kötü değil. Tasvirlerde abartıdan kaçınılmış. Bunlar beğendiğim hususlar.
Ancak kahramanlar yeterince inandırıcı değil. Daha güncel konulara temas etmeye çalışmalısınız. Ayrıca günlük hayatta çevrenizdeki olay ve insanları daha dikkatli incelemelisiniz derim.
Yazmaya ve okumaya devam. Yazarlık kumaşı mevcut."
bu ifadeler öylesine tanıdık ki.. edebiyat dünyasında -dergi aleminde- hemen hemen hiç bir şey değişmiyor.. ister kurgusal olsun, ister birebir yaşanmış olsun.. bir -70'li yılların sonuna yakın, sanırım 78- dostum koltuğunun altına sıkıştırdığı çalışmalarını istanbula götürmüştü - filmlere de konudur, taşralı yetenek eline sazını alıp yollara düşer, yani istanbula.. eh istanbul payitahttır ne de olsa, ankaranın olanca çırpınışına, cazgırlığına, despotluğuna karşın istanbul, o nazenin duruşuyla, süzülüşüyle çeker her bir canlıyı, neyse biz hadiseye dönelim- dostum hem öykülerini hem şiirlerini yazılarını okuduğu kimler varsa kapısını çalmıştı. yılmadan, kimini yayınevinde sık boğaz etmişti, kimini kahvehanede -ah küllük.. sen olmasan incilerde olmaz, oldukları yerde- şairler öyküleri beğenmişti, öykücüler ise şiirleri.. ama daha çok çalışmalıydı.. hele yeni yeni adını duyurmuş şairler ve öykü yazarlarının tavrı.. yaşını başını almışlar daha bir sevecen, daha bir gönül okşayıcı, ötekilerin o tepeden bakışları, o burunlarından kıl aldırmayışları ve başlarını şöyle bir yan çevirip kendi okudukları yazarları, yapıtları sıralayışları yok mu? bir küllükteki sesi içten, samimi gelmişti. öyleydi. o ses ki ne kendi yapıtlarını sıraladı -ki öylesi bir çiğliği yapacak bir tıynette olmadı hiç bir zaman- ne de okuduklarını.. şiir yazacaksa divan edebiyatının ses zenginliğini incelemesini, öykü yazacaksa rus yazarlarını incelemesini önermişti.. uzattık ta uzattık farkındayım.. ama neylersin sevgili Ebuzer Sefer kardeşim öyle bir yere dokunmuşsunuz ki.. anmadan, anlatmadan duramadım.. evet "yazarlık kumaşı var" sizde.. hürmetler..
c.ç

küllük

....

öyle tanıdık şeyler ki yazdıklarınız. bir de uslubunuzdan dolayı hemen okumak mümkünn oldu. sanırım bu iyi bir haber:)

cemal çalık abimiz yorumunun bir yerlerinde küllükten bahsetmiş.. bilmeyenlerle bir linki paylaşmak isterim...

yarım asır devam eden bir sohbet meclisi

"eddai"

Samimiyet, Teşekkür ve Çelişkiler

Kuru bir teşekkürden (sadece görüntü olarak, aslında yeterince içten) ibaret bir yorum yazmakla, zaten anlatmaya çalıştığım (bir mesele, bir hikayede kendimce ne kadar anlatılabilirse ki bu apayrı bir konudur,
-karakterlerin anlattıkları hep doğru mudur, karakteri ve yazarı hep aynı fikirde midir, olmalı mıdır, karakterler bir şey anlatmak zorunda mıdır gibi sorular kafamın içinde bir sarkaç misali salınıp durmakta çünkü. Bir oraya bir buraya...) doğru ya da yanlış bir fikir hakkında ek bir şeyler daha yazarak teşekkürümün harfçe ebatını büyütme arasında kaldım. (Yine mi arasında, yine mi sarkaç?) Samimiyetle yazılan yorumlara karşı samimiyetsiz görünmek tehlikesi benim çelişkili omuzlarıma fazla ağır gelen bir yük.

Ve sonunda bir kereye mahsus da olsa yorumlar karşısında umursamaz görünmekle gereksiz söz etmek arasında kaldığımı ifşa etmek istedim. - Şimdi ukala görünmekle görünmemek arasında kalışım ise sadece benim pinpiriklenmem ve fazla ince eleyip sık dokumamdan ibaret bir çelişki olsa gerek-

Aslında dileğim tüm samimiyetimle -kendim bile bir yorumda birden fazla kez kullanarak eskittiğim kelimelere can vermek istercesine- Cemal Çalık ustaya ve Ayşegül Genç hanıma teşekkür etmek.

......................
suyu biz böyle geçeriz
bizi afet sanırlar

kolalı-yorum: )

acaba hikayede hangisi daha ironik? Book center daki best seller kitaplardan yüzü teknocenter a dönmek mi?? yoksa o kadar 'yok' dan dem vurulurken bile evde yarımda olsa bir kola şişesi bulunduruyor olabilmek mi? düşünmek lazım.en azından hikayeden yola çıkarak kendi halimizi..

Kim daha şair :)

Devrinin ünlü Arap şairi, bir gece bir sohbet meclisinden kalkmış evine doğru giderken yolda karşısına hararetle tartışan bir grup genç çıkar. "Acaba niçin tartışıyorlar" diye merak edip gruba yaklaşır ve kulak kabartır. Bakar ki şiirden konuşuyorlar hoşuna gider biraz daha yaklaşır. Bakar ki kendisinden ve şiirlerinden konuşuyor gençler iyice yaklaşır ve dinlemeye başlar. Gençlerden biri, şairin ünlü şiirinin birkaç dizesini yüksek sesle okuyup, Üstad bu dizelerle şunları anlatmak istiyor diye uzun uzun açıklamalar yaparken bir diğeri onun sözünü keser aynı coşkuyla; Hayır, yanılıyorsun sen şiiri dikkatli okuyamamışsın, vakıf olamamışsın üstad aslında şunları anlatmak istiyor der ve tartışma bu minvalde uzar gider.
Sonunda dayanamayan şairimiz bir adım daha atıp "Gençler" der.
- Gençler ben sizin o bahsettiğiniz şairim. Ama Vallahi siz benden de şairsiniz!

Demem o ki siz benden de ironicisiniz. :)

Şaka bir yana; evet o da bir ironi sayılabilir.
.............
suyu biz böyle geçeriz
bizi afet sanırlar