
Devlet-i ebed müddet. Evet, taa kadim zamanların gediklisidir bu fikir. Belki de bu fikrin izdüşümü olsa gerek millet olarak devlete bağlılığımız. Her şeyi devletten beklememize ne buyurulur peki? Devletimiz, bizim varlığımız. Bu, sonunu görmek istemediğimiz bâki kurumun ceseden fâni, amelen bâki kabul ettiğimiz ricali de var. Devletleri ayakta tutan teşkilatlarıdır. Kurumsal anlamda bir işleyiş mekanizmasının gerek fikir işçileri gerekse pazu leventleri. Bu teşkilatın baş mimarlarından birisi, ruhu şâd olsun, II. Abdülhamit’tir.
Selman Kayabaşı’nın yeni çıkan kitabı “Teşkilat” tan söz ediyorum. Politik-kurgu roman. Roman kendi içinde birbirine paralel olarak kurgulanmış bazı olaylardan terkip edilmiş. Yalnız, bu paralellik kelimesi sizi yanıltmasın. Olayların tarihî arka fonuna baktığınızda sizi yorucu bir okumaya uğratacağını söyleyeyim. 15 Eylül 1913 tarihiyle başlayan roman, kendi kurgusuyla ilerliyormuş gibi görünürken 2007 yılına oradan da kitabın 93.sayfasında 12 Kasım 1082 günlerine dalıyor. Yani okuyucu, kitabın bu yerlerine misafir olurken dudaklarından gayrı ihtiyari “Hoppala bu da nereden çıktı şimdi!” cümlesini döktürebilir. Bence bunun sebebi de çok açık. Kendisine yakın bir tarihten kurgulanan romanın cereyan eden olaylarının güncelliğini korurken birden yön değiştirmesi bizdeki “tembel okur” moduna uymamaktadır. Neden? Nedeni, bazı yerlerde okurun art alan bilgisinin zorlanmasıdır. “Ay filanı gördüm Teşkilat’ı okuyordu. Ben de okuyayım dedim.” sümeni altında kitabı okuyanların varlığını düşünerekten söylüyorum bunları. Tarihten bîhaber vasfını vasattan öteye atlatamayanlar sıkılacaktır. Bu tarz eleştirileri de duydum. “Romanı üç kere elime aldım. Üçünde de bitiremeden bıraktım.”
Evet, bu böyle.
Anlamamak başka şey. Anlamak için gayret etmek başka şey.
2007 yılları içinde okurun zihnine emanet edilen bölümler okuru sıkmayacaktır, eminim. Biraz da roman içerisine serpiştirilen tasavvuf kırıntıları hele hele şu Mevlana günleri ikliminde bence cuk diye oturmuş. Şimdi, bu romanı okuyan:
1. Abdülhamit kimdir? Ne yani adından “Kızıl Sultan” diye bahsedilen bu herif devletin devamı için birçok kimsenin haberi olmadığı halde bir teşkilat kurup ajanlar vasıtasıyla devletin bekasını mı sağlamış? İnanmam derse...
2. İmam-ı Gazali de kim? Ne oluyoruz, irtica mı hortluyor? Hoca, mürit, tekke, dergâh, tasavvuf, Nizamülmülk, Büyük Selçuklu Devleti... N’oluyoruz baba? Derse...
3. Bununla kalsa iyi. Geçelim 1299. Bilecik. Şeyh Edebalı. Herhalde Türk potborisi yapacağız.
Neyse, tembel okurluk dalını elimdeki baltayla kesiyorum ve romanın içine giriyorum. Ama unutmayın yukarıda sıraladığım şeylerdeki ironi boşuna değildir. İnce tarafları bana kalsın.
Roman gerçekten güzel kurgulanmış. Yazarı tebrik etmemek mümkün değil. Satırlar arasına gizlenen tasavvuf, ahlak kırıntıları beni en çok cezbeden tarafı oldu. Devlet geleneğine dair olanlar da yabana atılır cinsten değil. Son günlerde tırmanışa geçen terör de kitapta ağını ören örümcek profilinde yerini almış. Edebiyat formatında kurmaca alemdeki yerini alan gerçekler de ismi değişmiş vaziyette okurun gözü önüne serilmiş. Romanı okuyan kişi çok basit bir fikir çıkarımıyla şu sonucu elde edecektir: "Şimdiki MİT’in nasıl bu hale geldiği anlatılmış." Bu çıkarıma ne dersiniz bilmem; ama asıl olan devletin bekâsı için aynı amaç etrafında kenetlenen kişilerin takındıkları tavırdır derim bence.
Başka... ABD için de pek beliğ ifadeler söylenmemiş hani. Yoksa ben mi öyle anladım? Kitabın 161. sayfasında “On beş yıl evvel Sovyetler yıkılıp Batı’nın komünizm düşmanı yok olunca, ABD yeni düşman diye İslam’ı seçti. O gün bugün, dine hafif meyilli birini görseler irtica bahanesiyle...” Ya işte böyle. Tam da şu günlerde ABD Kuzey Irak’ta yapılan harekata destek çıkarken oldu mu şimdi? Dünya düzenini kendi emellerine güdümlü kılmak isteyen ABD, aslında her zaman(da) bir fikri(izm’i) hedef tutup bunun üzerinden prim tutturmaya bayılan bir devlet. Komünizm yıkılınca boynu kalın bir düşman(!) lazımdı. Ve bulmakta gecikmediler.
Zaten vardı o: İslam.
İnfial alanı: Müslüman.
Öcü seçilmişti: İrtica.
Kurşuna hedef hak eden bir mücessem, mücessed muzır(!) lazımdı: Mürteci...
Bundan iyisi Şam’da kayısı.
Kitapta Irak’taki silahların akıbeti de sorgulanmış. Öyle ya, o kadar silah nereye gitmişti? Buz olup erimedi ya? Evet evet. Bal gibi de eridi işte. Abi bari silahlarımızı Irak halkına bıraksak, olmaz mı! Böyle diyenler o zaman bulundu mu bilmem; ama diyenler olduysa onların hepsi imamın önüne geçirildi.
Bir de romanda değinilen önemli husus şu: Devlet-i ebed müddet için Mustafa Kemal’in Sultan Vahdettin tarafından görevlendirildiği bölüm. Hemen yine birçok ulusalcı buna kazan kaldıracaktır muhakkak. Onlara göre Vahdettin haindir, devleti satmıştır. İngilizlerle kaçmıştır. Neyse ki Mustafa Kemal’in Vahdettin tarafından Samsun’a gönderildiği belgelendi de ses soluk çıkmaz oldu. Hiçbir Osmanlı sultanı devletini satmamıştır, satmaz da.
Romanda romantizm de var tabii. Havada aşk kokusu var. Eyzün ve mutasavvıf genç Sevban. Kızın oğlana kesik oluşu ancak başlarda Sevban’ın kıza ilgisiz kalışı belki adı gibi güzel olan bu hanıma ağır gelebilir. Ne var ki böyle bir delikanlının da hemen kızın ağzına düşmesini bekleyemeyiz herhalde. Sevban’ın bir suikastta öldürüp öldürülmesi ondaki mistik havaya leke sürecektir. Bu lekenin temizlenmesine yardımcı olacak yine devlete müteallik olandır: Devlet-i ebed müddet.
Peki ya hani teşkilattan bahsedecektik?
Teşkilat...
Teşkilat devam ediyor...
Yorumlar
Uzun zamandır
Per, 27/12/2007 - 15:31 — leyla turanUzun zamandır roman okumuyorum. En son Kemal Tahir'in ''Yol Ayrımı'' romanını okumuştum. Okurken beni yormadı desem yalan olur. Ama okuyup bitirdiğinizde yorgunluğa değdiğini düşünüyorsunuz. Yazınızı okurken acaip bir istek duydum kitabı okumak için. Ama keşke kitabın yayınevinide yazsaydınız. Böylece bulmamız daha kolay olurdu :))
Tarihi romanlar ayrı bir keyif verir bana. Şu Çılgın Türkleri okumaya başlarkende aynı heyecanla başlamıştım. Ama kitabı okurken bildik şeylerin dışına çıkamayan bir zihniyetle karşılaşmak insanda hayal kırıklığı yaratıyor. M.Kemal İn Sultan Vahdettin tarafından Samsuna bizzat gönderildiği belgeleneli yıllar olmasına rağmen kitaptaki aynı ifadeler insanın midesini bulandırıyor.
Fehmi Koru 'nun ''Taha Kıvanç'ın Not Defteri '' diye bir kitabı var. Bu kitapta Fehmi Koru nun Uğur Mumcu ile karşılıklı atışmaları yer alıyor. Özellikle ''Nasırlarına Basmışız'' başlıklı bir yazısı varki keyifle okuyor insan. Zaman gazetesi (sene kaç hatırlamıyorum) M.Kemalin padişah Vahdetin tarafından Samsuna gönderildiğini belgeleriyle manşete taşıyınca Uğur Mumcu cevap verir ve der ki '' Biz Bunu zaten Biliyorduk''
fehmi Koruda Cevap veriyor bir sonraki yazısında Madem biliyordunuz bu milleti yıllardır niye kandırdınız diye...
Konuyu çokmu dağıttım ne.. Ama kitapla ilgili yazınızı okurken birden hafızamda o kitap canlandı. Fehmi Korunun ''Aksiyon '' dergisinde yayınlanan yazılarından oluşan bir kitaptı sanırım.
Böyle bir kitabı tanımama vesile olduğunuz için teşekkürler. En kısa zamanda okumak istiyorum...
Teşkilat...
Salı, 22/01/2008 - 23:19 — leyla turanOkuyun hatta mutlaka okuyun.... Elinizden bırakamayacaksınız... İlginç noktalara rastlayacaksınız. Aliya İzzet Begoviç i yetiştiren kişinin onlardan biri olduğunu okuduğunuzda acaip hislere kapılacaksınız. Müslüman Kardeşlerin kurulmasındaki çabalarını bulacaksınız dipnotlarda... Tarihi az okumuşluğunuza hayıflanacaksınız...