Amerikan orijinli filmlerin, özellikle kurgusal filmlerin izleyenleri nasıl etkilediğini analiz etmek sinema eleştirmenlerinin, yapımcılarının, yönetmenlerinin işi olabilir, ama bu işin en önemli tarafının da sonuç kısmında-bireylerin izlediklerinden etkilenmesi- olduğunu ve bunun psikologları, sosyologları, din adamlarını ve siyasetçileri ilgilendirdiğini unutmamak gerekir. Sinema her iki grup için çok önemli bir araçtır. Sinemayla ilgilenen herkesin "hedef almaşığı" farklı olsa da her şey dışarıdan ilgisiz görünen noktalardan birbirine bağlı olabilir.
...
Hollywood, Amerikan stratejistleri tarafından özellikle ikinci dünya savaşı başlangıcından sonra Amerika'nın küresel "ağa"lığının en önemli ön zemin oluşturucusu olarak kullanıldı. Amerikan filmleri dünya'nın geri kalmış ülkelerinde yine Amerikan sermâyesiyle kurulan sinemalarda izlettirildi. Dönemsel olarak hangi ülke'de ne gibi sosyolojik/siyâsî duygu değişimleri yaşanması gerekiyorsa, özellikle tesbit edilen ülkede ve çevre ülkelerde izlettirilmek üzere uygun filmler tasarlandı, kurgulandı ve son derece yüksek mâliyetle ve son teknolojiyle çekildi . İnsanlar o filmleri izlediler ve filmi izlettirenlerin istediği her şeyi düşündüler; düşünmekle kalmadılar, düşündüklerini duyguya ve eyleme dönüştürdüler.(Rambo ve Rocky serileri, SSCB ile sınırdaşlık yapan ve sosyalizme sempati besleyen ezik ülkelerde sık sık izlettirildi. Amerikan sempatizanı insanlar oluşturuldu)
...
Sinema, yıllarca Amerika'yı olduğundan daha güçlü gösterdi;hâla gösteriyor. Bugün dünya'nın her yerinde Amerikalılar, olağanüstü güçlere ve akla gelen her türlü teknolojiye sahip insanlar olarak algılanıyorlarsa, bunu sağlayan unsurlar konferanslar, kitaplar, dergiler, bilimsel yenilikler, Amerikan yardımları, savaşları veya jean , cola, araba markaları değildi; bilhassa sinema idi. Yıllarca Filistinli gerillalara haksız yere terörist diyen ve onları öldüren film kahramanlarını, filmleri izlerken "taraf" olarak "tutan" Müslümanlar, daha sonra filmlerde acımasızca öldürülen tüm Irak'lıları terörist, CIA ajanlarını da kahraman olarak görmeye başladılar(Söz edilen kurgular sonrasında da ne Filistinlilerin haklı davasına inanan kaldı, ne de Irak'ın işgâlini haksız olduğunu bildikleri hâlde haksız bulan. Hatta Türkiye'de muhafazakâr olduğunu söyleyen bir kanal, Chuck Norris'in bir Iraklıya "O inandığın Allah'ın gelip seni kurtarsın, hadi!" diye bağırdığı filmi bile yayınlamıştı.).Bu korkunç duygu değişimini sağlayan tek şey sinema idi. Bunu da artık herkes biliyor.
...
Amerika, sadece Filistin ve Iraklıların imajlarıyla oynamadı; Dünya'nın her yerinde kimi kötü göstermek istediyse önce "artist"lerini görevlendirdi.Yönetmenleri, yapımcıları, eleştirmenleri "emir-komuta" zinciri ile çalıştırdı.İnsanları,ülkeleri etkiledi.Sırf siyasi hedeflere değil, ticârî ve dinî hedeflere de hizmet etti sinema.
...
Amerikan sinema yapımcıları kuşkusuz iç piyâsayı da etkileyecek, yönlendirecek yüzlerce sinema ve televizyon filmi yaptılar. Dünya'yı uyuttukları gibi kendi insanlarını da uyuttular. Agresif ve bencil yetmiş iki buçuk milletten insana uysal Amerikalılık bilinci aşıladılar(Son zamanlarda bu bilinç eridi, başkan adayları ısrarla bu bilinci güçlendireceklerini vurguluyorlar). Kore, Vietnam, Kamboçya, Irak kahraman olma meraklısı on binlerce masum Amerikalı çocuğa mezar oldu. Ama her savaş sonrasında "birlik beraberlik masalları " anlatan kahramanlık filmleri çekildi. Geride sadece, bağırsalar bile, sesleri duyulmayan/duyurulmayan acı dolu ebeveynler kaldı.
...
Amerikan sineması gerçekte en büyük kötülüğü Amerikalılara yaptı. Ortalama bir Amerikan kültürüne sahip olan herkes, hemen her konuda kolayca "panik" havasına girmekte. Çevre felaketleri,nükleer savaş,iç çatışma,uzay savaşları,terör tehditleri,hava,kara ve deniz kanallı yolculuklar, uyuşturucu, küresel mafya, Müslümanlar, Çinliler, Japonlar ve kendilerine düşman dünya'nın geri kalan insanları(son zamanlarda Türkler) Amerikalılar'ın altyapısı filmlerce hazırlanmış "panik" havasına girmelerine yetiyor. Özellikle kontrol dışı bazı sinema sanatçılarının yapıp yönettikleri ve oynadıkları Yahudi karşıtı filmlerin(Çile vb)beslediği, "Matrix" ,"Da Vinci Şifresi","Kızıl Nehirler" gibi filmlerin yaydığı "küresel efendiler" korkusu (Amerikalı olmalarına rağmen)Amerikalıları daha kötümser yapmakta.
...
Amerika Birleşik Devletleri halkıyla, siyasetçisiyle, bürokratıyla, işadamıyla tarihinin en büyük paniğini yaşıyor (Amerikalı ekonomistler, ABD'nin son hâlini Osmanlı'nın son hâline benzetiyorlar).
...
Amerikalılar, Dünya'nın en sevilmeyen insanları olduklarını biliyorlar. Ayrıca artan enflasyon, azalan gelir, günden güne büyüyen işsizlik, ahlâkî deformasyonun ulaştığı nokta, aile kavramının saygınlığını yitirmesi, Kiliselerin ve papazların, rahiplerin, kardinallerin güvenilirliğinin azalması(tacizci Papazların aylar süren mahkeme davaları, kiliselerin itiraf ve kabulle mağdurlarla anlaşma yolunu tercih etmesi vs) onları gelecek adına aşırı derecede kaygılandırıyor. Kendi istihbarat ve iç güvenlik kurumlarının izledikleri filmlerde yaptıklarının gerçeklerle birebir örtüştüğünü düşünüyorlar. Kaygılarında haklı olduklarını biliyorlar ve yapacakları tek şeyin kendilerini temsil edenleri/yönetenleri değiştirmek olduğunun da farkındalar.
...
Nihâyetinde hâlihâzırdaki dünya insanlarının (oransal olarak) en özgür ve en bencilce düşünebilenleri yine Amerikalılar. Amerikalı siyasetçiler, bürokratlar ve işadamları kendi halklarının güçlerini iyi biliyorlar. Onlar da bu sebeple iktidarlarının sona ereceğini ve hesap vereceklerini bildikleri için panikteler. Amerikan basını da inandırıcılığını kaybetmiş durumda. İnternet haberciliği daha güvenilir ve inandırıcı bulunuyor.
...
Amerika klasik "Wasp(Beyaz, Aglosakson, Protestan)" yöneticilerini değiştirmeye çalışıyor. Bir aksilik olmazsa Kenya asıllı siyahî babaannesiyle gurur duyup, beyaz anneannesini ve beyaz kız kardeşini gözlerden ırak tutan siyahî aday Barack Hussein Obama başkan seçilecek. Bu belki de gerçek bir panik yaşayan Amerika'nın aklı başında ilk hamlesi olacaktır. Ancak Amerika'da en son/en az başkanların söz hakkı olduğunu çocuklar bile biliyor.
...
Felâketlerin farkında olan diğer Amerikalı unsur da Kızılderililer; Siular, yüz elli yıl önce Beyaz Şef'le yaptıkları anlaşmaları tek taraflı olarak feshettiklerini ilan ettiler. Topraklarının ellerinden alınacağından korkuyorlar ve tapularını istiyorlar. Yunanistan'ın bağımsızlık istediği Osmanlı'nın son dönemindeki gelişmelere çok benzeyen iki gelişme; Ekonomik çöküntü ve bölünme olasılığı Amerika’nın sonunu hazırlayacak gibi duruyor. Dolayısıyla Amerikalıların en büyük korkularının eyalet devletlerin bağımsızlıklarını ilan etmeleri. Toplam pastadan pay alan herkes payını yitireceğinden kaygılandığı için de ayrıca panikte... Zira; Amerikan topraklarının tamamı eşdeğer oranda(tarım ve sanayii) verimli değil, eyaletlerin bir kısmı geri kalan eyaletleri besliyor. Besleyenler de uzun süredir bundan şikayet eder durumda. Panik, bir dalgaya dönüşürse ilk ses eyalet valilerinden duyulacaktır. Onlar da kendi eyaletlerinin haklarından(müstakbel devlet başkanı adayı olduklarından) daha sık bahsedeceklerdir.
...
Amerika Birleşik Devletlerindeki panik,11 Eylülden beri sürüyor. Başlatan yine Amerikalılardı; ama sonrasını öngöremediler. Kendi ülkelerinde oluşan paniğin boyutlarını hesaplayamadılar ve kontrol edemediler. İlginçtir; Amerikalıları paniğe sürükleyen sebeplerden biri yine bir sinema filmiydi. Türk sinemasının dünyaya armağan ettiği, Amerikan Genelkurmay Başkanı’nın ve Nato Avrupa Komutanı Amerikalı General'in “savunma refleksiyle” yorumladığı film:"Kurtlar Vadisi Irak".
...
Uluslararası arena da Amerikalıların siyasî nezaketi ve diplomatik dili elden bırakıp, alenen dünyayı küçümsemeleri ve bilhassa bazı ülkeleri tehdit etmeleri(Pakistan, İran, Kore, Arabistan, Suriye, Çin) de yaşadıkları paniğin boyutlarını gözler önüne sermektedir.
...
Türkiye Amerika'nın Irakta yaşadığı diğer panik adımı olan "Vietnam Sendromu" dolayısıyla terörle mücadele konusunda istediğini almayı başardı. İran aynı panik etkisiyle saldırı riskinden kurtuldu. Körfez ülkeleri, panikli koruyucularının zayıfladığını fark ettikleri için ezeli düşmanları İran'la Körfez Ülkeleri İşbirliği(KİK) konferansı düzenlediler.
...
Amerika Birleşik Devletlerinde panik sürecek. Zira "eden bulur" ve her milletin bir ömrü vardır.
05.01.2008
Yorumlar
"imanı kaybetmek" en büyük çöküş...
Çar, 05/03/2008 - 01:01 — manolya şahinÖncelikle yazınızda ki şu cümle çok dikkatimi çekti."Kore, Vietnam, Kamboçya, Irak kahraman olma meraklısı on binlerce masum Amerikalı çocuğa mezar oldu."Ya ben yalnış okudum yada siz bir hata yaptınız.çünkü kendi hakları olmadığı halde, bunu bir hak olarak görüp ,başka özgür ülkelerin siyasi yönetimini beğenmeyip cebren ülkeyi savaş yerine dönüştürüp bir çok "masum"insanı katleden amerikalı çocuklar "masum"kelimesinde biraz uzak düşüyorlar.Irak’ta yapılan zulmün ve işgencelerin öznesi yine o "masum"dediğiniz amerikalılar oluyor.Ben yalnış anladıysam üzgünüm ama siz yalnış yazdıysanız sizin adınıza üzüldüm.Gelelim amerikanın çöküşü fikrinize,enteresan bir bakış açısıyla yaklaşmışsınız.Öncelikle amerika’ın dikta ama bir okadar özgürlükler ülkesi olması tezatlığında takılıp kalıyorum.Benim izlediğim filmlerde çoğunlukla kahraman(?)amerikalı, herhangi bir ülkeyi-ki bu genelde amerika olur-sevgiyle(?) hümanist(?)bir yaklaşımla nükleer bombalardan,gök taşlarından yada bir rus fanatiğinden kurtararak amerikanlıların kahramalığı (?)anlatılır.Halbuki bu riyaya kendi vatandaşları bile inanmaz.Ayrıca bugünlerde amerikan filmlerinde müslüman karşıtlığı değilde ateistlik,Allah’ın olmayışına(haşa,sümme haşa) dair,reenkarnasyon fikrine dayalı yada insan üstün güçlerin insanda toplanmasıyla, insanın gücünü yansıtan ama haşa Allah’ın gücünü küçümseyen filmler yada diziler yayınlanmaktadır.Kale içten feth edilerek müslüman halkın-ki beni bu kısmı ilgilendiriyor- özellikle gençlerin beynine film yoluyla "yaratanın olmayışı"fikri zerk ediliyor.amerikalılar açısından tehlike yok çünkü onlar ahlaki çöküşün eşiğindeler ama benim ülkemin masum,şefkatli,i'tikadlı müslüman halkı daha büyük bir çöküşle hemde "imanını kaybetme"tehlikesiyle karşı karşıyadır.Buna binaen amerikanın çöküş macerası beni pek ilgilendirmiyor ama umarım söyledikleriniz gerçekleşir ve amerikanın çöküşüyle güzel bir "oh" çekeriz.s.a
masumiyet...
Çar, 05/03/2008 - 22:41 — seckin denizSanırım amerikalıların çok fazla "kahramanlık" öykülerine sahip olmadıklarını, bu eksiği hisseden siyasetçilerin de sürekli kahramanlık formatları üretmek zorunda olduklarını bilmiyorsunuz. Amerika'da bazen "bir filin bacaklarına sarılabilmek de kahramanlıktır, kendisine anlatılan saçmalıklara inanarak ülkesi adına duvarla savaştığında yaptığı şey de kahramanlıktır". O yüzden kahramanlık aldatmacalarına kapılan Amerikalı gençleri masum görüyorum. Nihayetinde onlar 20'li yaşlardalar;kanaatimce insanın suçlu olamayacağı bir yaştır bu. Ki;suçu taammüden işlemek esastır burda. Savaş da suçtur,sözettiğim meyanda. Sinema filmleriyle ilgili eleştirinizi de bu bakış açısıyla değerlendirmenizi önereceğim. Unutmayınız,Amerika heyecanlar ülkesidir ve orada sadece heyecanlar pazarlanır. Bir film ortalama her Amerikalı'yı kendisinden geçirecek kadar etkiler. Basit bir örnek;Kurtlar vadisi Irak filmine ,film olduğu halde tepelerden tepki gelmişti. Amerikan Genel Kurmay Başkanı,Nato Başkomutanı ve Bir ABD Bakanı. Çünkü onların çoğu filmlerin-kurgusal fantastik filmler hariç- gerçekleri anlattıklarına inanıyorlar;hatta biliyorlar. Oscar ödülleri bir sinema filmini her açıdan gerçeğe uygun olmakla değerlendirir. Amerikalılar için film gerçeğin sesidir. Öyle inanırlar. Umarım anlamanıza yardımcı olabildim.Bu arada Amerika'nın ç.öküşü sözettiğiniz tehlikelerin de azalması demek değil midir?.İlginize teşekkür ederim.
Seçkin Deniz
filmin gücü
Çar, 12/03/2008 - 22:33 — seckin deniz'Kurtlar Vadisi' danışmanı işinden etti'
ABD Başkan aday adaylarından Hillary Clinton, Türk danışmanı Mehmet Çelebi'nin görevine son verdi. ABC'nin haberine göre, Hillary Clinton, Amerikan ve Yahudi karşıtı olarak gösterilen ‘Kurtlar Vadisi Irak' filmine parasal destek sağladığı ortaya çıkan Çelebi'yi bu nedenle görevden aldı.
New York Post gazetesi Çelebi'nin en pahalı Türk filmi olarak gösterilen ‘Kurtlar Vadisi Irak' filmine destek verdiğini belirterek, filmde Yahudi bir doktorun işkenceyle ünlenen Ebu Greyb hapishanesindeki Iraklılar'ın organlarını çalarak Tel Aviv, Londra ve New York'ta müşterilerine sattığı, filmin ayrıca Amerikan karşıtı olduğunu yazdı.
Bu haberin ardından Yahudiler'den tepki alan Clinton ise çareyi Çelebi'yi yanından uzaklaştırmakta buldu. Clinton'ın Kampanya Danışmanı Ann Lewis, “Çelebi'nin filmle bağlantısı olduğunu bilmiyorduk. Kesinlikle onunla aynı fikirde değiliz. Bundan sonra kampanyamızda para toplayamayacak” dedi.
kaynak: mynet
Seçkin Deniz
Çöküşün Amerikancası
Çar, 07/05/2008 - 21:18 — seckin denizABD’nin haftalık önemli haber dergilerinden Newsweek, Amerika’nın küresel ekonomiyi kontrol ettiği ve politikaya yön verdiği ve Amerikan simgelerinin kahraman ve öncüler olarak görüldüğü zamanların artık geride kaldığını yazdı.
Ünlü gazeteci, yazar ve dış politika analisti Fareed Zakaria, “Modern zamanlardaki en büyük 3. güç değişiminden geçiyoruz” diyor ve ekliyor: “Askeri ve politik seviyede, belki, hala tek kutuplu bir dünyada yaşıyoruz. Fakat endüstriyel, finansal, sosyal ve kültürel gibi diğer boyutlarda güç dağılımı değişiyor, Amerikan egemenliğinden çıkıyor”.
Fareed Zakaria
Zakaria’ya göre, Amerikan hâkimiyetinin bitişi tarih boyunca imparatorlukların çöküş sürecini izliyor. Zakaria, “Endüstri ve hayatın her alanında, tarih tekerrür ediyor. Kuruluşundan bu yana, Birleşik Devletler artık başı çekiyor gibi görünmüyor” diye konuşuyor.
Zakaria, en uzun binasının, en büyük barajın, en büyük özel şirketin, en büyük rafinerinin, en büyük yolcu uçağının, en büyük sinema endüstrisinin, en zengin yatırım fonunun ve hatta en büyük gazino ve alışveriş merkezlerinin Amerika’nın dışında olduğunu hatırlatarak, “Dünya anti-Amerikancılıktan post-Amerikancılığa geçti” değerlendirmesinde bulunuyor
Ulusal Kahramanlar
Ünlü Amerikalı gazeteci ve analist şekillenen yepyeni bir dünya görüyor. Zakaria, “Çin ve Asya’nın varyete ve abartılı yükselişinin ötesinde bir şey” sözüyle değişimin boyutunu gözler önüne seriyor. Zakaria, “Her yükselen yeni güçte, milliyetçilik ve Amerika ikon ve kahramanlarına karşı kayıtsızlık trendi var” diyor.
Hindistan’da doğan Zakaria, 1980’lerdeki ülkeyi ziyaretinde Amerika’nın süper işadamlarından Donald Trump’dan nasıl etkilendiklerini ve yaşanan değişimi “Trump, eğer en büyüğü ve en genişi isterseniz Amerika’ya bakmalısınız düşüncesini sembolize ediyordu. Günümüzde eğlence dünyası dışında Amerikan kişiliklerine benzer bir ilgi yok. Hindistan halkı, kendi sıradan emlak milyarderlerine tapar durumda. Kendi hikayelerine yönelen ilgileri dünyanın diğer köşelerinde de tekrarlanıyor” sözleriyle açıklıyor.
Ekonomik büyümeye yeni toplumsal gurur hissinin de eşlik ettiğine dikkat çeken Zakaria sözlerini şöyle sürdürüyor: “Ülkenizin yüzyıllar boyunca fakir ve hor görüldüğünü düşünün. Sonunda işlerin döndüğünü ve ekonomik gelişme ve başarının simgesi haline geldiğinizi. Tabii ki, gururlanır ve insanlarınızın tüm dünyada tanınmasını ve saygı görmesi için sabırsızlanırdınız”.
Amerika uyum gösterebilecek mi?
Zakaria, uluslararası işbirliğinin geleneksel mekanizmaların tümünün elden geçmesi gerektiği iddia ederek şu sözleri sarf ediyor: “Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin değişmez üyeleri 60 yıldan fazla zaman önce bitmiş bir savaşın galipleri. G8’de dünyanın en hızlı büyüyen en büyük üç ekonomisi Hindistan, Çin ya Brezilya bulunmuyor. Geleneksel olarak IMF Avrupalı ve Dünya Bankası’nı da bir Amerikalı yönetir. Bu gelenek, eski moda bir barın ayrımcı adetlerine benziyor. İçeridekilere hoş gelebilir fakat Batı’nın dışında yaşayan çoğunluk bunu bağnazlık olarak algılıyor.”
Uzun yıllardır dünyanın süper gücü olan Amerika’nın yeni dünya düzenine nasıl uyum sağlayacağı konusu Zakaria’ya göre hala cevaplanmayı bekliyor. “Amerikalılar, özellikle de Amerikan hükümeti, geri kalanın yükselişini doğru düzgün anlayamıyorlar. Washington, tüm yolların kendi kapısına çıkan bir dünyaya alışmış” sözleriyle Zakaria, Amerika’nın içinde bulunduğu aymazlığa dikkat çekiyor.
Günümüz post-Amerika dünyada, Zakaria, Amerika’nın dünyanın yönetim kurulu başkanı sıfatıyla gelişme ve ilerleme kaydetmesi gerektiğine inanıyor. Dış politikada belirgin “Amerikan Cemaatçiliği”nin de ciddi şekilde incelenmesi gerektiğini ifade ediyor.
“Eğer dünyada çoğul güç merkezleri olursa… Kendi kısa vadeli çıkarlarımıza dar çerçevede odaklanmak yerine, bu güçleri küresel sisteme dâhil etmek ana önceliğimiz olur. Diğerlerini dünyaya taşımak için Birleşik Devletler, sisteme bağlılığını açıkça ortaya koymalı” diyen Zakaria, “Esnek” Amerikan toplumunun yeni küresel dünyaya uyum sağlayacağını düşünüyor.
Ünlü gazeteci, “Peki ya Amerikan Hükümeti?” diye sormaktan da kendini alamıyor
Timeturk 06 Mayıs 2008
Seçkin Deniz