renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

İslam ve Özgürlük

28 Şubat’ın yarattığı zihniyet kırılmasından sonra Müslüman bilincin ‘özgürlük’ mefhumunu samimiyetle sahiplenmesini teolojik ve sosyolojik bir bakış açısından nereye oturtmak gerekir? İslam ve özgürlük iki ilişkisiz değer midir ki, İslam ‘çağın gereği’ dolayımıyla ‘özgürlük’ü sahiplenmiştir? Yoksa Müslüman bilinç için özgürlük bizatihi dini söylemin bağrında yatan bir değer midir? Eğer böyle anlaşılıyorsa nasıl bir kavramsal şemayla karşı karşıyayızdır ki ‘Allah’a kulluk’ olarak formüle edilen İslam, çelişkili bir mefhumu, ‘özgürlük’ü doğurabilmiştir?

Öncelikle şunu ifade etmek gerekir ki: ‘çağın gereği’ olarak İslam’a mal edilen bir özgürlük düşüncesinin ne teolojik açıdan ne de İslam’ın aktüelliği açısından pek bir kıymet-i harbiyesi yoktur. Zira böylesi bir bakış açısıyla, çağın gereği olarak monarşi de sahiplenilebilir, ya da yine çağın gereği olarak kapitalizm de İslam’a mal edilebilir. Böylesi bir durum İslam’ı, ‘Ne olsa gider!’ tarzında ‘değersiz’ bir postmodern algılayış olarak koyutlamaktan öte bir anlama gelmez.

Özgürlüğü İslami söylemin bağrında bir değer olarak kabullenmekse, ilk bakışta anakronizm tehlikesiyle karşı karşıyadır. Öyle ya, özgürlük modernlik bilincine ait bir değerdir, Yunan ve Roma istisnası dışında dünya ölçeğinde bir kabulü modern dönem öncesi söz konusu değildir. O halde İslam’ın tarihsel olarak ’özgürlük’ diye bir değerinin olması tarihi mantığa uygun değildir. Yine de bu ilk bakış yanlış bir önyargı üretir demeliyiz. Zira özgürlük değeri, fıtrata ait bir değer olarak, aslında insanlığın her döneminde bir rüşeym olarak var olmuş ve fakat her dönemde fiiliyata dökülme imkanı bulamamıştır. Polanyi’nin işaret ettiği üzere Hıristiyanlık ne kadar ‘emancipatory’ bir dinse, Hazret-i Muhammed’in getirdiği mesajın da o kadar özgürlükçü olduğunu ifade edebiliriz. Elbette, gelen mesaj ve onun ilk tarihi dikkatle okunmak kaydıyla.

Müslüman’ın Allah’ın kulu olduğu doğrudur. Fakat bir Müslüman kadar, bir ağaç ve bir böcek de Allah’ın kuludur. İnsanı Kuranî sistematik içerisinde özel kılan insanın ‘yeryüzünün halifesi’ oluşudur ki, bu tarif insanın Kuran dilindeki ‘mahiyet’ini ele verir.

‘Yeryüzünün halifesi’ olma misyonunu doğru anlayabilmek için, ‘halife’ nosyonunun Kuran dilindeki siyaset öncesi anlamını ifşa edebilmek gerekir. Halife: vekil, temsilci. Yeryüzünün halifesi: yani yine Kuran dili içerisinde yeryüzünü oluşturan bütün ümmetlerin; hayvanların, böceklerin ve bitkilerin sanki bir araya gelerek kendilerini yönetecek bir ırkı seçmesi sonucunda, insanın yeryüzünde ve yeryüzünün bütün ümmetleri üzerinde, onların bir vekili ve temsilcisi olarak tasarruf edebilmesi durumunun pozitif bir ‘değer’ olarak kabulüdür, Kuran’ın insanoğlunu ‘yeryüzünün halifesi’ olarak tanımlaması.

Elbette bu tanım ve bu tanımın a priori sunduğu geniş özgürlük, aynı zamanda, bu özgürlüğün yarattığı sorumluluğu da sunar bize. İnsanoğlu –Küresel Isınma gerçeğinin dayattığı üzere- yeryüzünün bütün ümmetlerine karşı sorumludur ve onlar hakkında Allah huzurunda hesap verecektir. Bu anlayış elbette aşılıyor olan modernliğin tanımladığı üzere insanı ‘yeryüzünün maliki’ olarak tanımlayan anlayışın çok daha ötesindedir. Müslüman bilincin üreteceği Faust karakteri, yeryüzünü dizginleyen değil, yeryüzüne bir özne olarak bakabilen ve Kantçı pratik aklı bizatihi Doğa’ya ilişkisinde faaliyete sokan bir Faust karakteridir.

Doğayla ilişkisi boyutunda böylesi bir ‘özgürlük’ mefhumuna sahip olan İslam’ın tevhit esasının, insanlararası ilişkilerde dayattığı mantık şudur: ‘kimse Allah adına konuşma tekeline sahip değildir.’ Başka bir deyişle: ‘Kimse Hakk adına konuşma tekeline sahip değildir.’ Ya da: ‘Kimse Gerçek adına konuşma tekeline sahip değildir.’ Bu İslam’ın ilk döneminde iyi kavranmış ve fakat Mezopotamya kültürünün İslam’a nüfuz etmesiyle ıskartaya çıkarılmış bir ilkedir. Gerçek adına (ya da yine Allah’ın isimlerinden Adl (Adalet) Selam (Barış) adına konuşma tekeline hiç kimse sahip değilse, siyaset özgür fikirlerin tartıştığı bir ortam içerisinde şekillenmek zorundadır. Bütün kavgalarının içinde İslam’ın ilk dönem büyüklerinin yaşamında görülen bir olgu bu demokratik değerin içselleşmiş olduğudur. (Günceli ilgilendiren Halifeler Dönemi tartışmalarını ayrıca ele almak isterim).

Özgürlük ve İslam’ı bir arada düşünmeye engel olan bir husus –ki bu sosyolojik olarak aşılacak gibi görünüyor- Kuran’ın aşırı kural-koyucu yapısıdır. Bunun yanlış bir önyargı olduğunu belirtmek gerekiyor. İlahiyat dilinde ‘taabbüdi’ olarak ifade edilen çok sınırlı ‘hikmeti kendinden menkul’ yasak olsa da (domuz eti yeme yasağı gibi), Kuran neredeyse tüm hükümlerini (hükümlerin tarihselliği içinde) ‘gerekçe’lendirir. Bu gerekçelere dikkatle bakıldığında, demokratik bir aklın güç ve çıkar ilişkileri içerisinde unutabileceği ve fakat hatırlatıldığında adil göreceği gerekçeler olduğu saptaması kolaylıkla yapılabilir. Bu gerekçeli yapısı içerisinde, Kuran aslında bir ilmihal gibi 500 hüküm ayeti sunmaz, binlerce normatif gerekçe sunar –ki bunların sistematize edilmesi bir çeşit Rousseaucu ‘general reason’ olarak anlaşılabilir; aşkınlığı ve içkinliği birleştiren bir ‘general reason’. Ki İslam’ın ilk döneminde gerekçeleri koruyarak son hükümlerin işlerliğini değiştiren önemli uygulamalar, ‘gerekçe mantığı’nın o dönemde de var olduğunun önemli bir göstergesidir.

Kısaca konuşmak gerekirse: Kuran söylemi, gerek insana biçtiği rolle, gerek tevhid esasının bünyesinde barındırdığı siyasal mesajla ve gerek toplumsal düzenlemelerinde kullandığı mantıkla, 21. yüzyılın özgürlük anlayışının olumlu yönlerini bünyesinde barındırır, yeter ki bu damarın kendini güzel bir tarzda izhar edeceği kanallar vücut bulsun.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Özgürlük

Özgürlük, müslümanlarca en iyi bilinmesi gereken bir kavramken, anlaşılması en zorlardan biri haline gelmiş yazıkki..
Allah'ın kulu olmakla olmamak arasına sıkıştırılıp, kralın soytarısı olmak olarak tanımlandığından beri, terki ve sorgulanması zor bir hal almış; İtaatın zıddı olarak yerli yerine oturmuştur.
Oysa kulun kulu olmamak, Allah'tan başkasının kulu olmamak olarak tanımlansaydı, itaatin karşıtı değil, hakka itaatin karşılığı olarak tanımlanabilseydi iyi olurdu.
Bugünlerde yapılagelen tüm tartışmaların ana konusunu bu oluşturuyor kanımca. Seçkinlerle köleler arasındaki egemenlik mücadelesi. Patron herkesle aynı yemekhanede aynı yemeği yemek istemiyor; bunun yerine herkesin kabından aşırılmış bir kaşık aşla oluşturulmuş bütçeden büyük bir kral sofrasını soytarılarıyla paylaşmak istiyor.
İnsan neden azar? Tamamen ilkesizlikten. Pek azı müstesna kimse Allah 'a boyun eğmek istemiyor; ilkeli olmak kurala boyun eğmektir; herkes için olana. İlkenin üstünde olmaksa ötekinden yukarıda olmayı istemektir. İçimde sel gibi bendini çiğneyip aşmış ÖNEMİME dur diyemiyorum ki ötekinin önemini sayabileyim; çünkü ben ondan daha önemliyim üstünüm.
Galiba hepimiz herşeyi biliyoruz. İlkeyi, ancak ve ancak ilkeyi seven sayan ona teslim olan insanlar ayakta tutacaktır ve ancak o insanlar ilke uğruna fedakarlıkta bulunacaklardır. Hepimiz ilkeli insanları severiz, duruşlarıyla bizi ilkeli olmaya mecbur bırkmadıkları sürece. Çünkü onlar kahramandır, kahramanların seyri tatlıdır amma olması acıdır; öncelikle zincirlerimizi ister bizden ilkeli olmak; sonrada öteki zincirlerin kırılması için çabayı. İnsanları köleleştiren düzenlerin karşısında olmayan hiç kimse Musa olamaz, özgür de insan da ilkeli de...
İnsan hiç değilse şunu diyebilmeli değil mi: şu zalimin karşısında ona tehdit oluşturmadığımı izah eden bir şebek olmaktansa; Allah'ın bana lütfettiği onuruma sahip çıkıp ona zalim olduğunu söylemeliyim. Ne yapacaksa yapsın, çünkü olacak olan zaten olacak. çok ağırıma gidiyor. zalime zalim diyememek ne ağır bir kahır insan olana...SELAMÜNALEYKÜM

İnsan hiç değilse şunu

'İnsan hiç değilse şunu diyebilmeli değil mi: şu zalimin karşısında ona tehdit oluşturmadığımı izah eden bir şebek olmaktansa; Allah'ın bana lütfettiği onuruma sahip çıkıp ona zalim olduğunu söylemeliyim. Ne yapacaksa yapsın, çünkü olacak olan zaten olacak. çok ağırıma gidiyor. zalime zalim diyememek ne ağır bir kahır insan olana...'

Bunu yapmadan önce ya da bunu yaparken, bu devirde neyin adalet neyin zulüm olduğunun yeni bir tarifi gerekiyor. Ve bu bazen -benim de yaptığım gibi- şebeklikle içiçe geçebiliyor.

Her insan iyidir, ama unutmaya mahkumdur.

bu devir

korkuyorum: ''sıra sende, başla ve bitir '' diyecek...
'' bu devir '' sıranın bizde olduğunu red mazeretimiz. Eskiden de böyeydi. Her sırası gelen '' sırasımıydı şimdi '' ile başlayan bu devrin ve ilkenin yeniden tanımlanması gerektiğini ıspat için mazeretlerini sayıp dökmeye başlardı; oysa insan olaanca mazeretini sayıp dökse de....
Adalet, hak ve bunlara bağlı olarak ilke tarihin başından beri sabitti. Sünnetullah denince en genel tanımıyla bunu anlamıyormuyuz. Sorun devirden çok sorumlu olup olmadığımıza karar vermekte. Sorun, bizim mi başkasının mı? '' Ey Musa! git Rabbinle beraber sen savaş '' mı yoksa '' ben de elimden geldiğince yardıma hazırım Rabbim, ilke uğrunda göze aldığım mücadelede ayaklarımı sabit kıl! '' mı?
Adalet geçen sene şuydu, bu sene meclisin aldığı kararla hak şu oldu olmasa gerek. Öyle sanıyorsak kurgumuzda paradigmamızda itikadımızda gözden geçirilmeyi gerektiren ciddi boşluklar var demektir ki, bu boşluklara teslim olmak yerine salahı ikame etmenin yolunu aramalıyız.
Bilginin kaynağı kuranda şöyle tarif ediliyor: Allah'a meleklere rasullere ve bu yolla gelen bilgi olan kitaba kayıtsız şartsız iman. Bunun dışındaki tüm bilgi akışının, yukarıdaki bilgi ile çelişkisizliğinin sağlamasının yapılması zarureti. Bunun dışındaki tüm bilgi biçimleri spekülatiftir; ve spekülatif bilgi ile inşa edilmiş tüm zihinler ve bu zihniyetlerden sadır olacak tüm eylemler spekülatiftir. Yani, hakla batılı birbirinden ayırd etme yetisine asla sahip olamayacağı için, yaptığı doğrular bozuk saatin iki defa doğruyu göstermesinden farklı olmayacaktır.
Yaşadığımız devrin ( Adem'den beri ) en temel problemi bilgi problemidir. İman edip, iman ettiği şeyi yerine getirme gayretinde olan insan= ilkeli insan. Islah edici bilgiyi bilen ve bunu hayata taşıyan örnek insan. Doğruyu yanlışı bilen, bildiği için güvenilir olan ve çevresine emniyet barış ve salah taşıyan emin adam yada emine.
Mesela tersinden ele alacak olursak ilkenin devirlere göre dejenere edilme çabasına şöyle bir örnek verilebilirmi? Dini (!) sohbetlerde sıkça duymaya alıştığımız doğru bir sözün, konuşmacı tarafından açıklaması yapılmaya başlanınca çuvallaması gibi: '' islam barış dinidir '' izahı: sağdan çakana solu uzat itaat et, biz savaşmayacağız, bizi tehdit kabul etmekten vazgeçin. Bizim şiarımız '' mevlam neylerse güzel eyler; biz tüm yapıp eylemelerimizi zalimler karşısında boyun eğmek biçiminde tanımlamak suretiyle görevi iade ettik, yaa bi raat bırakın( hem çağıranlara hem zulmedenlere bu yakarış; ki araf suresinde cumartesi yasağı meselesinde güzelce örneklenmiştir, tabi eski devirde) ''
Kısaca kendimin bundan ne anladığımı ifade edeyim : islam barış dinidir= barışın gerçekleşebilmesinin olmazsa olmaz şartlarını içeren ilkeler bütünüdür, kaç ilke çiğnenirse o kadar barıştan uzaklaşılıp şavaşın ve kanın kapıları aralanacak '' meşru güç kullanım hakkı '', hakkı çiğnenenden yana doğacak ve bu kaçınılmaz olarak savaş olacaktır. İlkeye teslim olduklarının iddiasında olanlar, ilkeyi dolayısıyla insanları çiğnemeyi seçenlerle savaşmak zaruretinde olduklarını baştan gönüllü olarak deklare etmiş olurlar; değilse yalan söylemiş olurlar. Devir meselesi burada kullanacakları araçlar bakımından farklılığı içerirse de, amaçları ve mücadeleleri bakımından tıpa tıp bir aynılığı içerir. Adalet ve hak için savaşmak insanın doğası gereğidir; insan kendi doğasını tahrip ederse zalimlerin hesabına susar ve kaçınılmaz olarak onların hesabına savaşır. Bu, kelimeleriyle olur eliyle olur farktemez; çünkü yanlış kelimeler ellerimizi esir almaya görsün; yabancılaşma bunalım dediğimiz iflah olmaz hastalık öyle bir pençesine alır ki insanı asla tatmin bulamaz, buna lanetlenmek denir; kalpler ancak Allah'ı O'nun öğrettiği biçimde anmakla mutmain olur. İlkeye tesim olanların işlerinin ne olmadığına bir örnek bakımından; aslında bu ilkelerin bu devirde yaşanamaz gerçekleşemez olduğunu söylememek, nasıl gerçekleştirebilirimin yollarını aramak. Bu da en az, işlerimizi yaparken patronlarımızın buyurduğu gerçekleşemez hedefleri sorgulamaksızın gerçekleştirmek için sarfettiğimiz efor kadarını hakediyor olmalı.
sözlerim Erdem Sadi kardeşimi hedef almıyor; ilkesiz herkesi öncelikle kendimi. Herşey Hakkı söyleyebilmek için Hakkı öğrenmekle başlayacak, bunun için kitaba güvenmek yetecek; kitaba olan güvenimizi, bize kitaptan konuşup yazdığına inandıklarımız kadar tazelesek ve hiç değilse bir kere şıhlarımızı (öteden beri kabullerimiz, kitaplarımız, önderlerimiz, kitlemiz vs.) ilkeye olan mesafeleri bakımından denetlemeyi denesek olmaz mı? Çünkü, işler yolunda gitmiyor belki bizlerin de yapabileceği yapması zaruri bir takım işler vardır, olamaz mı? Belki, pek çoğumuzun adaletin ve hakkın ne olduğun dair problemlerimiz vardır, bunları öğrenmek fenamı?
SELAMÜNALEYKÜM