“gör ki raks ederek ağlamak da varmış hayatta…”
Mustafa İslamoğlu
Şair bir genç kızdım… Ateş ağaçlarının dallarına asılmış rüyalarım, halamınkine benzeyen saçlarım ve inci küpelerim vardı. Doktorlar raporlarıma ince hastalık yazıyor, annem bahtıma ağıtlar yakıyor, taş plaktan gelen ses “Ben seni unutmak için sevmedim” diyordu. Susuyordum… Yüreğimi de yanımda getirdiğim bu şehirde mülteci olduğumu biliyordum. Bu yüzyılın ortasında evini en çok özleyen bendim ve bendim peri padişahının kızı kadar güzel olmayı hayal eden. Ah… Masal kahramanlarının hepsi kendi evinde mutluydu. “Sen de çok mutlu olacaksın” sözleri insanı ancak kendi evinde koruyordu. Şair bir kızdım ve kendi taşrama gitmek için kalkacak treni bekliyordum.
Biz görülmüş rüyaların ardına düşmüş kızlardık…
Haminnemin anlattığı masalların içinden geçerek büyümüş iki küçük kız çocuğuyduk biz seninle... Adil hükümdarları, uzun kervan yolculuklarını, büyük ve verimli tarlaları, bir duayla çöl ortasında çağlayan pınarları, kırk gün kırk gece süren düğünleri ve peri padişahının kızını bu masallardan öğrenip; haminnemin sözlerinin bittiği yerde kendi payımıza düşen dersi çıkardığımızı zannederek gönül rahatlığıyla yudumlardık sıcak saleplerimizi. Ertesi sabah hayat bilgisi dersine geç kalmamak için erken uyumalıydık ve uyumadan önce masal kahramanlarından arta kalan düşlerle avunmalıydık. Ben günün birinde peri padişahının kızı kadar güzel olacağımı zannedip; sen ömrümün geriye kalanını gelin çiçekleriyle dolu uçsuz bucaksız bir tarlada geçirmeyi hayal ederken hayatımızın en güzel rüyalarına dalardık. Biz görülmüş rüyaların ardına düşen kızlardık… Gerçekleşmemiş rüyalardan, ayrılıklardan; gidenlerden, gidip de yüreğini geride bırakanlardan ve hayal kırıklıklarından haberimiz yoktu henüz. Yoktu haberimiz, dünya üzerinde yersiz yurtsuz yaşayan milyonlarca insandan.
Amcakızıydık seninle, kardeştik, arkadaştık
Sobada ısıtılmış bazlamalardan, resim yaparken verilmiş limonata molalarından, uzun uğraşlar sonucu çözülmüş dört işlem problemlerinden, sonbaharda dökülen yapraklardan ve cumartesi sabahı yapılmış sohbetlerden oluşan küçük bir dünyamız vardı. Günlüklerimizi birbirimize okutur, bayramlarda aynı kumaştan dikilmiş fırfırlı elbiselerimizi giyer, bahçedeki salıncakta birbirimizi sallardık ve kol kola gezerken sevda türküleri söylerdik. Amcakızıydık seninle, kardeştik, arkadaştık; hayat dizlerimizi kanatmamışken, insanlar bizi yanıltmamışken mutlu bir çocukluğun etrafında dolanıp duruyorduk.
Bazı akşamlar durup durup iç geçiren haminnemi, “Halanız yine mi odasına kapandı” sözlerini, akrabalarımız benim için “Aynı halası…” derken annemin telaş ve korkuyla ağzından çıkan “Allah kaderini benzetmesin “ cümlesinin nedenini bir türlü anlayamazdım. Benden iki yaş büyüktün ve o zamanlar anlayamadıklarımı bana anlatmakla yükümlüydün. Başka konularda saatlerce konuşup, bilmediklerime önce gülüp sonra onları sabırla anlatan sen halam söz konusu olduğunda “Bilmem ki” derdin, bir çırpıda kestirip atarak. Benden yalnızca iki yaş büyüktün ama sandıkta bekleyen kırık beyaz gelinliğin öyküsünü, halamın odasındaki taş plaktan gelen “Ben seni unutmak için sevmedim…” namelerinin nedenini biliyordun. Yalnızca “Halamınkine gerçekten çok benziyor saçların” diyordun. Senden cevap alamayınca susuyordum. Anlamak için susmanın; susup seyretmenin gerekli olduğunu ben o günlerde de biliyordum.
Tam kırk bir besmeleyle ismimi yazdığımız ayakkabı
Günler, aylar geçiyor mevsimler değişiyordu. Pazartesiler Perşembe oluyor; Cumalar eskisine hiç benzemiyordu. Güzel vakit geçirdiğimiz günler sanki geride kalmıştı. Okuldaki edebiyat toplantılarına bütün yalvarmalarıma rağmen “Sıkılıyorum” diyerek gelmiyor, İstanbul’da üniversite okuma teklifime “Ben sınava girmeyeceğim” sözleriyle cevap veriyordun. Aynı evin içinde birbirimizden kaçar olmuştuk. Hâl bu ki ben hâlâ peri padişahının kızı kadar güzel olacağım günü bekliyordum ve senin de gelin çiçekleriyle dolu tarlalar düşlediğini zannediyordum. Gündemde senin sandıklara sığmayan çeyizin vardı ve eve gelen misafirlerin ardı arkası kesilmiyordu. Bir gece derin uykuların birinden uyandırdın beni. Korkmuştum. Bana sıkıca sarılıp “Evleneceğim ben ama seni de yalnız bırakamıyorum” sözleriyle hıçkıra hıçkıra ağlamıştın. Susmuştum, sen bu suskunluğu hayra yormuştun. O yaz ben İstanbul’da edebiyat fakültesi kazanmış, sen karşı komşunun evine gelin olmuştun. Kına gecesinden evvel haminnem ikimizi de yanına ağırmış ve iki çift inci küpeyi avuçlarımıza koymuştu. “Bunlar…” demişti “Bunlar sizin küpeleriniz.” Konuşmasına daha fazla devam edememiş ve gözyaşları içinde yeni hayatlarımız için temennilerde bulunmuştu. Sen beyaz gelinliğinle evden çıkarken _tam kırk bir besmeleyse altına ismimi yazdığımız ayakkabının üzerinde kendi hayatına doğru yol alıyorken _ bana sarılmış ve kulağıma “Sen de çok mutlu olacaksın” diye fısıldamıştın. Gülümsemiştim, bilmediğim bir şehirde kendime yeni roller arıyorken bu cümlenin muska misali beni koruyacağına inanmıştım.
“Hâlâ rüya görüyor musun?”
Uzun mektuplar yazıyorduk birbirimize… Sen yeni hayatından bahsediyor; haminnemden, annemden, halamdan haberler veriyordun. Ben İstanbul’u anlatıyor ve yeni yeni yazmaya başladığım şiirleri ilk sana yolluyordum. Bayramları, dönem arası tatillerini iple çeker olmuştuk. Yıllardır görüşmemişçesine hasretle kucaklaşır, yeni evinde sabahlara kadar konuşurduk. Ben sana şiirler okur, dergilerde yayınlanan mısralarımı gösterirdim. Sen bana çocuklarını anlatır, onların büyüdüğü yıllara dair düşler kurardın. “Hâlâ rüya görüyor musun?” diye sorardın durup dururken. Benim “Evet” cevabım seni bilinmezlere götürürdü. “Rüya görebildiğine göre der…” susardın. Öyle ya sen artık haminnemden aldığı tariflerle reçeller yapan genç bir anneydin; ben İstanbul’da okuyan bir küçük kız, edebiyat öğrencisi…
Hangi yüzyılın ortasında bir kadın en çok evine gitmek ister
Çocukluğumuzun masallarındaki gibi ani ve çabuk tılsımı bozuldu her şeyin. Haminnemin vefatı, halamın sinir krizleri, annemin “Ben böyle olacağını biliyordum” sözleri, senin çocukların, benim okulum, on iki saat süren otobüs yolculukları duvarlar koydu araya. Daha az geldim yanınıza, daha az mektup yazdım ve mektuplarıma daha az cevap aldım. Oysa paylaşacak ne çok şey vardı seninle. Yazdığım şiirleri ve İstanbul’u anlatmak isterdim sana. Uzaklardan gelmiş bir nikâh davetiyesiyle hangi taşın üzerine kırk beş dakika oturulur ve yirmi birinci yaşın hangi gününde kırk beş dakika insanı on yıl birden yaşlandırır; bir genç kız hikâyenin neresinde peşinden gittiği rüyalarını ateş ağacının dallarına asar ve hangi mısralar kanayan yüreğinin gölgesinde yaşamaya alışır… Dünyanın yersiz yurtsuz insanları nasıl yaşar? Gidilecek bir evinin, çalınacak bir kapının olması ne demektir… Hangi yüzyılın ortasında bir kadın en çok evine gitmek ister… Hepsini sana anlatmak isterdim.
Gittiğin yere yüreğini de götürünce, “Sen kal yüreğim geride” diyemeyince büyük şehirlerde yaşayan mültecilerden biri oluyor insan. Kırılıyor, dağılıyor, toparlanamıyor. Her bekleyiş uzattıkça uzatıyor menzilini; her ayrılık bir çeltik atmadan bırakmıyor yüreğinin peşini. Bütün anlamların yolu susmaktan geçerken “Allah kaderini benzetmesin” sözleri, halanın sandığında duran kırık beyaz gelinliğin gizli hikâyesi, küçük bir kızın şair olma düşleri hiçbir zaman değiştiremiyor kaderi. Kırk beş dakikada yaşamın kıyısına yüzlerce defa gidip geliyor genç bir kız. Kırk beş dakikada o taşın üstünde koca bir hayatın muhasebesi yapılıyor. Görülmüş rüyalar ateş ağaçlarına emanet ediliyor; “Sen de çok mutlu olacaksın sözleri” manasını ancak mısralarda buluyor. Doktorlar ‘ince hastalık’ diyor, anneler kızlarının bahtına ağıtlar yakıyor. Tüm güzel günler terk edilen kasabalarda, iki katlı ahşap evlerde kalıyor. İnci küpe, masal kahramanları ve rüyalarının ardına düşen kızlar ancak ‘kendi evinde’ anlam kazanıyor. Orada ateş ağaçlarının dallarına kimse rüyalarını asmıyor ve hiçbir genç kız kırk beş dakika bir taşın üstüne oturup kaderine ağlamıyor. Çünkü herkes kendi evinde mutlu oluyor, kendi evinde huzurlu, kendi evinde akıllı, kendi evinde güzel… Peri padişahının kızı bile kendi evini terk etmiyor. İnsan ancak kendi evinde ‘kendi’ olabiliyor.
Şair kızlar size sesleniyorum “Kendi taşranıza gidecek son tren bu gece kalkıyor…”.
Turuncu Dergisi Aralık 2007
Yorumlar
Gitmek mi zor; Dönmek mi?
Salı, 05/02/2008 - 15:54 — Musab YasirYolcu için durağanlık zordur. Daha evvel "dinamik bir kalp için hüzün pozitiftir" demiş ve şu "müslümanın hâline şaşarım" hadisinin altını çizmiştim. Her hâl için rahmet bulutlarını üzerimize boşaltacak duruşlar sergilenebilir. Bunu alt kategoriden bir sokak müslümanının bile bilmesi gerekmektedir..
Bize düşen ise "Allah ne der?" sorusunu kaygılarımızın en üstüne yazıp, hayatta birer yolcu; birer hakikat şehrinin yolcusu olmakla beraber dünyaya şahit olmak için çabalamaktır.
Çabalamak, araştırmak ve durmamak.. Aslında aranan enerji buradadır. Kendi kendini kapatan bir devredir bu, döndüren.. Şunu unutmamalıyız derim: Başkalarının hayatları güzelse, bizim hayatlarımız da güzel.. Biz başkalarının hayatlarına imreniyorsak, başkaları da en az bizim onlarınkine imrendiğimiz kadar bizim hayatlarımıza gıptayla bakmaktadırlar.. Yaşadığımız hayatın farkına varıp, cevherlerin kıymetini bilelim yeter ki..
Yol sadece yola çıkmadan evvel ve sadece yola çıkAmayanlar için uzundur.. Ve yolcu için yol bir hâldir. Önemli olan şey İstanbul'da mülteci olmak değil; dünyada gurbeti yaşama bilincidir..
...gör ki raksederek ağlamak da varmış hesapta...