renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Devlet Hizmeti

Dışarıdan bakıldığında; bir elinde her akşam iş dönüşü muntazaman aldığı üç ekmek, diğer elinde kullanılmaktan hayli yıpranmış işporta malı deri çantası, evinin yolunu tutmuş örnek bir çekirdek aile reisiyim. Uzun süre giyilmekten yer yer eprimiş takım elbisem, natürel ense standart saç tıraşım, hep aynı yolları yürümekten mekanikleşip eskimiş bıkkın adımlarım ve tipik masa başı göbeğim; benim, memurlar şehrinin kusursuz bir ferdi olduğumu açıkça ilan ediyor.

Düşünüyorum da şimdi, tam şu anda bir fotoğrafım çekilse; hani şu yüksekten çekilenlerden, hani ilerde belgesellerde kullanmak için, hani “2007 Ankara’sının bir semti, mesai bitimi saatleri…” gibi bir isimle arşivlenecek cinsten, hiç de uygunsuz kaçmazdı.

Mahallemin esnaflarıyla uzaktan selamlaşıp, karşılıklı hal hatır soracak kadar sosyal, aylık alışverişimi semtimizdeki büyük marketten ciddiyetle yapıp kasadaki kızlara sululuk yapmayacak kadar düzeyli; futboldan siyasete, magazinden din-ahlak konularına, dünya meselelerine, her konuda muhatabına bir çift söz söyleyebilecek kadar sohbet ehli, hatta haftada olmadı on beş günde bir koşu parkına çıkıp yepyeni eşofmanımla en azından yürüyüş yapacak kadar sportif biriyim.

Bayramlarda komşularıma kısa ziyaretler yapmayı ve evime gelen misafire ikram ve güler yüz göstermeyi ihmal etmem. Eğer çok yorgun değilsem otobüste trende yaşlılara, gebelere, sakatlara, çocuklu kadınlara her zaman öncelik tanırım. Yorgunsam da işi asla pişkinliğe vurmaz, en azından uyuyor numarası yaparım.
İşe asla geç kalmam ve çalışırken işimi savsaklamam, faturalarımı zamanında öder, makbuzlarımı daima muhafaza ederim, kimlik numaram ezberimdedir, görevli memurlara özellikle polislere saygılı davranmayı borç bilirim, sayım zamanı sokağa çıkmam. Bir gün önceden hazırlığımı yaparım, seçimlerde oyumu kullanırım, demokratik laik hukuk devletine inanır, gerekirse vatanımı savunmak için canımı bile veririm.

Anlayacağınız ben, övünmek gibi olmasın; sorulmalıklarının farkında, prensip sahibi, düzenli ve düzeyli bir hayatı olan, topluluk halinde yaşamanın kurallarını bilen çağdaş bir ferdim.

Doğruyu söylemek gerekirse, bugün işe gitmemiş olmam hiç de alışılmış bir durum değil. Hem de kendi isteğimle…

Sabah, evden aynı saatte çıktım evet, şimdi de aynı saatte dönüyorum. Dün itibariyle işime son verilmiş olabilir. Öyle olmasaydı da gitmeyecektim. Yani herhalde gitmezdim. Yo yo, “herhalde” değil, eminim gitmezdim. Çünkü bugünün planını ta bir hafta önceden yapmıştım.

Bir hafta önce!

O çocuğun ölümünden hemen sonra vermiştim kararımı. On beş yıllık memuriyet hayatım boyunca, kriz anlarında bile soğukkanlılığımı korumakta, sürpriz durumlarda inisiyatif kullanıp duruma uygun kurallar belirleyip uygulamakta yetenekli olduğumu defalarca kanıtlamışımdır. Başkaları gibi ani değişikliklerde, tabirimi mazur görün apışıp kalmam. Görevimi en iyi şekilde kavrar ve aksatmadan ifa ederim daima. Dediğim gibi, ben sorumluluklarımı bilen bir ferdim. Eh bu kadar yıllık memuriyet, belli bir devlet terbiyesi de veriyor insana.
İki saat önce müdürümün boğazını kestiğim için yargı önüne çıkacak olursam, bu hususların göz ardı edilmemesini de talep edeceğim Hâkim Bey’den.

“İşlemiş olduğum fiil, bir cinnet esnasında işlenmiş adi bir suç olmaktan ötedir Hâkim Bey, bilakis bir hafta önce tarafımca planlanmıştı.

Memuriyetime son verildi diye intikam almaya kalkacak basit biri değilim ben Hâkimim. Zira bilirim ki devlet görevi bir bayrak yarışıdır, bunca yıl taşıdığım bayrağı başı dik teslim edebilecek olgunluktayım. Hepimiz devlet terbiyesi almış insanlarız Hâkim Bey.” diyeceğim.

Evet efendim, savunmam bile hazır. Bir haftadır üzerinde çalışıyorum. Her kelimesini ayrı ayrı düşündüm. Ne fazla ne eksik, tam böylece söyleyeceğim.

Eğer yine de beni hastaneye sevk etmeye kalkarlarsa, şiddetle reddedeceğim. Benim akıl sağlığım bozuk mu, siz söyleyin efendim!

Geçen hafta, çocuğun cesedini gömmemde bana yardım etmeyi reddedip beni polise şikâyet etmekle tehdit etmeseydi “inanmıyorsanız eşime sorun” derdim.

On iki yıllık evliydik onunla.

Belki de onu öldürmekle iyi etmedim. Yani eşimi. Durumu inceden inceye anlatmalıydım. Yeterince çabaladım mı ki? Bizim hanım biraz kalın kafalıdır. Öyledir efendim, onu benden iyi kim tanıyabilir? Yine de seviyordum onu, hala da seviyorum. Biraz cahildi ama olsun, yıllarca kahrımı çekti. Ne yapsın ki garip, cahil olmayıp da? Köyünden benim sayemde çıktı. Şehir hayatına da bir türlü alışamadı. Köyde yetişen insanlar, kendi bildikleri, onlara ezberletilenler dışındaki kuralları kolay kolay kabul edemezler. Yeniliğe pek açık sayılmazlar.
Görev, sorumluluk, plan, koordinasyon, inisiyatif, hak, adalet gibi kavramların teorik ve pratik manalarını bilmelerini, anlamalarını bekleyemezsiniz ki. Sonuçta belli bir devlet terbiyesi almış olmak gerekir. Biraz da bende hata var tabi, her akşam yorgun argın eve geldiğimiz için böyle şeyleri pek anlatamadık.

Bilinçlendiremedik!

Yarın ilk iş onu gömdüğüm yere bir işaret koyacağım. En yakın zamanda şöyle mermerden, ay yıldızlı bir mezar taşı yaptırıp bir de vasiyet yazacağım; ölürsem onun yanına gömülmek istediğimi, altını çizerek belirteceğim. Ben vefasız bir insan mıyım ki?

Efendim, benim çocuğum olmadı. Kader! Bu yüzden o minik oğlan çocuğunu kaçırdıktan sonra, öldüreceğim ana kadar elimden geldiğince, hatta fazlasıyla sevecen olmaya gayret ettim. Sadece ona mı, daima çocuklara karşı yumuşak davranırım. Bayramda kapımıza gelen çocuklara harçlık veririm, şeker veririm, başlarını okşarım.
Mümkün olduğunca acı çekmeden can vermesine çalıştığıma sizi temin ederim. Bir ara gözlerine baktım da, neredeyse işimi yapamıyordum. Gözyaşlarım engel oluyordu bana az kalsın. Ama bir görev adamı, gerektiğinde hislerini örtbas etmeyi bilmelidir. Ben de öyle yaptım. İyi ki de yapmışım, şimdi cennetten el sallıyordur bana.

Vicdan azabı mı dediniz?

Niçin?

Büyüseydi daha mı iyi olacaktı? Zengin bir babanın haramzade oğlu olacak, şu üç günlük dünya zevkleri için ahiretini heder edecekti. Belki babasına ilk tokadı vuran da kendisi olacaktı.

Şimdi o sabi, İbrahim Peygamberimizin cennet çocuklarından oldu. Babası ise eminim yaşadığı acıdan payına düşen dersi alacaktır. Öyle olması gerek.

Ben dinini bilen bir insanım efendim. Hem öyle kaba softalar gibi değil. Kuran’ın Türkçesini en az beş kez okumuşumdur. Sadece Arapçasını okumak yetmez takdir edersiniz ki. Esas Türkçesi okunmalı. O kitap bizim anlayıp uygulamamız için yazılmış, öyle değil mi efendim?

Yeri geldiğinde Hâkim Bey’e, Hızır Aleyhisselam kıssasını hatırlatmasını da bilirim, “beni suçlamakta acele etmeyin” diye hakkımı savunmasını da.

Ya müdürü hangi göreve binaen öldürdüğümü sorarsa?

Anlatırım efendim! Biz devleti temsil eden büyüklerimize karşı saygımızı her zaman muhafaza ederiz. Yalana dolana kaçmayız, bildiğimizi de saklamayız evvel Allah! Açıkça savunmamızı veririz;

“Sayın Hâkim Bey,
Ben, zatı alinizin de malum olduğu üzere …… kurumunun …… şubesinde on yıldır görev yapmaktaydım. Öncesinde de ….. ilinde beş yıl şark hizmetimi bilfiil tamamlamışımdır.

Müdür bey (rahmetli), geçen yıl kurumumuza atandı. Kendisi daha ilk günden –af edersiniz- torpille geldiğini sözleri ve davranışlarıyla belli etme ihtiyacı duymuş bir insandır. Saklamak bir yana, üstlerine ve astlarına hissettirmeye çalışıyordu durumunu.

Bendeniz yine de ona gerekli olan saygıyı göstermekten yüksünmemişimdir. Bir önceki kurumundan apar topar tayin olmasının sebebinin hakkındaki yolsuzluk, usulsüzlük iddiaları olduğunu bir şekilde öğrendiğimde bile tavrımı değiştirmemeye azami gayret gösterdim. Aldığım terbiye de bunu gerektirirdi. Çünkü saygı, kişiliğe değil makama gösterilir devlet dairelerinde.

Altıncı ayını doldurduğunda Müdür Bey’in usulsüzlüklerinin sadece önceki iş yeriyle sınırlı kalmadığını, safahatının hayli karanlık olduğunu bilmeyen kalmamıştı. Malumunuzdur, devlet dairelerinde dedikodunun önüne geçilmesi imkânsızdır.

Tekrar etmekte fayda görüyorum, her şeye rağmen herhangi bir saygısızlığımın olduğu vaki değildir Hâkim Bey. Hatta dedikodulara kulak asılmaması gerektiğini, çoğunlukla asılsız olduklarını düşünen biri olarak, kendimi her türlü vesveseden uzak tutmaya çalıştım diyebilirim.

Ta ki imza için Müdür Bey’in yanına çıktığım o güne kadar. Kendisi, hazırladığım evrakların bir kısmını beğenmeyip, düzeltmemi emretmişlerdi. Son birkaç evraka bakıyorken telefon çaldığı için ben beklemeye devam ettim. Hatta beni ayakta bekletti diye kendisine, tavırlarımla tepki göstermeye hazırlandığımı hatırlıyorum. Uzatmayayım, o günkü telefon konuşmalarında, benim yanında olduğumu unuttuğundan mı yoksa önemsemediğinden mi bilmem, tedbirsiz davrandı ve ben Müdür Bey’in bir takım usulsüzlükler peşinde olduğunu, şüpheye yer bırakmayacak şekilde anladım.

Takip eden günlerde de kimseye belli etmeden araştırmalar yapmaya koyuldum ve yakın zaman öncesine kadar süren araştırmalarım sonucunda bu şahsın 50 milyar civarında haksız kazanç sağladığını tespit ettim.
Ancak, kesin kanaate varmama sebep olan deliller, vicdanen beni tatmin etse de hukuken bir fayda sağlamıyordu. Bu konuda siz benden elbette ki daha tecrübelisinizdir Hâkim Bey. Adalet öyle yavaş hareket eder ki, çoğu zaman biz onu hiç kımıldamıyor sanırız.

Oysa böyle bir şahsın devlete zarar vermesi acilen durdurulmalıydı. Yine de yeni ve daha kesin deliller toplamaya çalıştım. Maalesef, hakkındaki çalışmalarımı sezinlemiş olmalı ki, tabirimi mazur görün, ayağımı kaydırdı ve bana mesai arkadaşlarımı bile şaşırtacak -ki benim gibi prensip sahibi devlet memurları dairelerde pek sevilmez- mesnetsiz bir iftira atarak memuriyetime son verilmesini sağladı. Artık delil toplama imkânını kaybetmiştim.

Bakın kim ne derse desin vicdanım rahat, ben görevimi yaptım Hâkim Bey!

Her memurun asli görevi devletinin, milletinin haklarını sonuna kadar koruyup kollamak ve devletin bekasını ne pahasına olursa olsun temine çalışmaktır.

Bıraksaydım da devleti soysa mıydı Hâkim Bey?

Arz ederim.”

Savunmamın kayıtlara geçmesini istediğimin de altını çizerim. Elbette bana ceza verecekler, vermek zorunda kalacaklar ama önemli olan benim hakkımı teslim etmeleri, vicdanlarında haklı bulmaları.

Bana hak verdiklerini gösterecek bir bakış, bir tebessüm bana yetecektir. Ben hapislerde yatmışım hatta idam edilmişim ne gam efendim ne gam!

Ah keşke köydeki anam babam da beni anlayabilse. Oğullarıyla gurur duyabilecek kadar bilinçli olsalar.
Neler düşünüyorum ben?

Hemen de karamsarlığa kapıldım. Oldum olası olaylara kötü yanından bakmayı alışkanlık haline getirmişimdir. Bu benim en beğenmediğim huyum. Hâlbuki ortada fol yok yumurta yok değil mi efendim?

Müdürü öldürdüğümü kimse görmedi, çocuğu da. Hanım desen…

Bu konuda biraz düşünmeli, plan yapmalıyım. Usturuplu bir kılıf uydurmalıyım. Kayboldu derim, kaçtı, beni terk etti, dostu vardı belki derim. Kimsecikler şüphelenmez benden.

Öyle hemen teslim olmak, ilk engelde pes etmek bizim gibi devlet terbiyesi almış insanlara yakışmaz.

Aklıma gelmişken, bir ara yeniden devlet dairesinde çalışabilir miyim, iyice bir araştırmalıyım. Olmazsa bile ortada yılların tecrübesi var, birikimimi özel sektörde değerlendiririm değil mi efendim?
Allah’ın izniyle bizim bu millete, bu devlete daha çok hizmetlerimiz dokunacak.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

şaşkınlık

selam ve dua ile;
Ebuzer Sefer'in öykülerini okuduğumda hep şaşkınlığa düşüyorum. Tıpkı Hz. Zekeriya'nın Hz. Meryem'i mabetteki odasına girdiğinde düştüğü şaşkınlığa:
"Zekeriya, ne zaman onu mâbedde ziyaret ettiyse yanında yiyeceklerle görür ve sorardı: "Ey Meryem, bunlar sana nereden geliyor?" Meryem: "Bunlar Allah'tandır; Allah, dilediğine hesapsız rızık bağışlar!" diye cevap verirdi." (Al-i İmran 37)
Hz. Meryem bize cevabıyla bir şeyi işaret eder, Allah murad etmedikçe hiç bir şey beklenenin beklendiği gibi olmasını sağlayamaz, yine beklenmedikleri Allah murad ettikçe bulur yaratılan. çünkü Allah dilediğine hesapsız rızık bağışlar.
ebuzer usta kolay gelsin.. yapıp eyledikleriyle kendine -varoluşuna- yabancılaşan, soyut değil somut insanın, yani etten, kandan olan bir insanın insan gerçekliğine yabancılaşmasını ve sonuçlarını oldukça güzel betimlemişsiniz. ellerinize sağlık

c.ç