renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Bunları Söyleyen Bir Bilim Adamı mı?

Celal Şengör

Uluslararası bilim çevrelerinde otoritesi kabul edilmeyen, ilgilendikleri bilim dallarına yeni bir açılım ya da teori katamayan bazı bilim adamlarımız bu eksikliklerini bilim üretmek yerine sorun üreterek gidermeye çalışıyorlar. “Ben bilim adamıyım” diye ortalığa çıkarak dinin, bilimin ilerlemesine engel olan bir kavram ve Müslüman dindarların da bilimin kendilerine anlatılamayacağı cahil bir tabaka olarak gören birine, sosyal sorunları çözmeye çalışmadan önce sormazlar mı; “- Siz MÜSLÜMAN Prof. Dr. Abdusselam gibi Nobel Ödülü alabilir misiniz diye? (1979 Nobel Fizik Ödülü) Nobel Ödülünün ne demek olduğunu bilir misiniz? Nobel ödülü veren Hristiyan veya Yahudiler torpil mi geçmişlerdir acaba Abdüsselam’a? İyi ki onlar sizin gibi düşünmüyorlardı Hocam!

Prof. Dr. Celal Şengör kendisini YÖK üyeliğine uygun gören Üniversiteler Arası Kurul'un 219 üyesine gönderdiği mektubunda:

“…Din, belirli dogmalar çevresinde kurulmuştur ve yanılmaz olduğu iddia edilen bir veya birkaç tanrının vahiyleri olan dogmalarından vazgeçemez. Bilim ise sürekli olarak gerçeği arayan ve gerçekle bağdaşmayan hiçbir şeyi kabul etmeyen bir düşünce sistemidir…

…Dinin pek çok dogması bilimin isbatları karşısında bu şekilde çöpe gitmiştir. Bugün artık ne dünyanın yedi günde yaratıldığına, ne Nuh Tufanına, ne de Havva ile Âdem masalına inanmak mümkündür. Üniversitede yasak olmaz diyenlerin, üniversitede yanlışlığı isbat edilmiş fikirlerin artık kullanılamayacağını ve öğretilmeye devam edilmelerine izin verilemeyeceğini anlamış olması gerekir…

…Karşımıza dinin dogmalarını reddeden bilimi öğrenmek için geldiğini iddia ederken, o dogmalara bağlı olma sembolünden inatla vazgeçmeyenlerin bilimsel dürüstlük ve samimiyetine nasıl inanacağız? Akla açık bir ihanet olan bu davranışın temsilcilerini, aklın ve bilimin geliştiricisi olan üniversitelerimize nasıl alacağız? Böyle kişilere, öğrettiğimiz bilimi öğrendiklerine itimad ederek nasıl not veya diploma vereceğiz? Günün birinde öğrendiklerini, aklı ve bilimi ve dolayısıyla insan uygarlığını boğmak için kullanmayacaklarına nasıl güvenebileceğiz? Bu nedenle üniversite tüm dogmatik inanç sistemlerini işlevine temel yapmayı reddeder…

…Aklı ve eleştiriyi kabul etmeyen hiçbir sistemi üniversite kapısından içeri alamayız. İcab ederse, ülke yöneticileri akıllarını başlarına alana kadar o kapıları kapatırız…” demiştir.

Evet, gerçekten bu kelimeleri yazan bir bilim adamıdır. Kendisi dinin doğrularına inanlara bilimin asla anlatılamayacağına ve bu kişilerin (özellikle başörtülülerin) üniversitelere alınmaması gerektiğine inanmaktadır.

Ama insana sormazlar mı, madem dinin dogmalarını safsata olarak görüyorsun nasıl Fransa Collège de France’da, ABD California Institute of Technology’de , Avusturya Salzburg ve London-Paris Üniversitesi’nde Hristiyan öğrencilere ders veriyorsun ve o yobazların verdiği ödülleri seve seve alıyorsun diye? Dinin doğrularına inananları üniversitelere almasaydık, Türkiye’de kaç kişi üniversite okuyabilirdi? Türkiye’nin gelişmişlik düzeyi ve ilmi ilerlemesi ne derecede olabilirdi? Bırakın Türkiye’yi Yahudi, Hristiyan, Budist vb. milyarlarca insan üniversitelere alınmasaydı dünyanın hali ne olurdu?

İmmanuel Kant’ı üniversiteye almasaydık Felsefe ne olurdu?

Yahudi Einstein’i üniversiteye almasaydık Fizik ne olurdu diye sormazlar mı?

Siz MÜSLÜMAN Abdusselam’ın Nobel ödülü alması karşısında eziklik duymuyor musunuz? (1979 Nobel Fizik Ödülü)

Siz MÜSLÜMAN Necip Mahfuz’un Nobel ödülü alması karşısında eziklik duymuyor musunuz? (1988 Nobel Edebiyat Ödülü)

Siz Abdusselam ve Necip Mahfuz gibi hem de kafanızda ÖRÜMCEKLER OLMADAN Nobel ödülü alabilir misiniz?

Siz, dinin dogmalarına inanan Einstein gibi Nobel ödülü alabilir misiniz?

Peki siz, dinin dogmalarına inanan Charles Townes (1964 Nobel Fizik Ödülü, Hristiyan dindarı) gibi Nobel ödülü alabilir misiniz?

İşte, Abdüsselam, Einstein nasıl eğitim gördüyse Nuh Tufanı’na ve Adem ile Havva’ya inanlar da o şekilde eğitim görecekler!

Yoksa sizin gibi düşünen öğrencilerin, Behiye Karadeniz gibi öğrencilerin yanında ezilmesinden mi korkuyorsunuz?

Bizim örnek alacağımız Bilim adamı siz değil, alanında sizden daha başarılı olan Abdüsselam gibi bilim adamlarıdır. Peki kimdir Abdusselam:

"Nobel armağanı alan ilk müslüman ilim adamı olan Abdüsselâm, 1926 yılında Pakistan sınırları dışında kalan Jhanga'da doğdu. Pakistanlı fizik bilgini Abdüsselâm, Pencap ve Cambridge üniversitelerinden matematik ve fizik dallarında birinci olarak mezun oldu. 1951 yılında hazırladığı doktora teziyle kuvantum elektrodinamiğinde temel olacak bir çığır açtı ve aynı yıl Pencap Üniversitesi'ne profesör oldu. 1954 yılında Cambridge Üniversitesi'ne okutman tayin edilince, Pencap Üniversitesi'nden ayrıldı.

Prof. Abdüsselâm, ilimde örnek ve takdir edilecek bir çalışma gösterir. Müslümanların her şeyde olduğu gibi, ilimde de öncü olmaları gerektiğini savunur ve ilmi, Allah'ın sanatını anlama gayreti olarak tarif eder. Hatta ona Nobel armağanı kazandıran teorisini bile, ilâhî sanatın bir kısmını anlayabilme lütfuna bağlar.

Profesör Abdüsselâm'a Nobel armağanını kazandıran, zayıf ve elektromagnatik kuvvetlerin birleşik alan teorisidir. Bu teori, bir yandan öyar simetrisi prensibine, diğer yandan da simetrilerin kendiliklerinden bozulması prensibine dayanmaktaydı. Aynı teoriyi Steven Weinberg de o sıralarda ileri sürdü. Bundan dolayı teori, Selâm-Weinberg teorisi adıyla tanındı. (www.guncelle.com)"

İnançlı insanlar bilimle uğraşırken kullanılacak metodolojinin farkında olmayacak kadar aptal mıdır?

O kadar aptalsalar bu kadar bilim adamı, doktor, mühendis, öğretmen, arkeolog, müzisyen nasıl çıktı bu ülkeden söyler misiniz hocam?

Celal Şengör’ü çok iyi hatırlarsınız, kendisi 2006 yılında şu sözleri söyleyerek istifa etmeye karar vermiştir:

"İTÜ, Amerika'dan çok değerli bir bilimadamını konferansa davet ediyor ancak aynı gün ve saatte Avşar'ın da üniversitemizde bir paneli oluyor. Amerikalı meslektaşımı 4, Avşar'ı ise 600 öğrenci dinliyor. Türkiye'nin durumunu anlatacak en güzel örnek budur."

Göreceğiniz üzere, bu kişinin sosyal olaylardan ve sosyolojiden ne kadar anladığı çok açıktır. Bu sözü üzerine Rektör Faruk Karadoğan: “ Einstein'la Michael Jackson bir dünya üniversitesinde yan yana gelseydi, Jackson daha fazla ilgi toplardı" diyerek hocamızın sosyal olaylardan anlamadığını ne de güzel anlatmıştır.

Yine de bu hocamız anlamadığı sosyal olaylar üzerinde yorum yapmaya devam etmekte ve günün birinde bu öğrencilerin, aklı ve bilimi insan uygarlığını boğmak için kullanmayacaklarına nasıl güvenebiliriz diye ilginç yorumlar yapmaktadır. Kendisi, tarih okumadığı için, atom bombasını, balistik füzeleri, nükleer başlıkları ve nice gelişmiş silahları Batının kullandığını bilmemekte, diğer taraftan dünyanın en kanlı savaşları olan 1. Dünya ve 2. Dünya Savaşlarını da Batı’nın çıkardığını unutmaktadır.

Hocam sormazlar mı uygarlığı aklı ve bilimiyle kim boğuyor diye?

Diğer taraftan, Prof. Dr. Celal Şengör, çıktığı bir televizyonda başörtüsüne serbestlik getirilmesi durumunda buna tepki göstereceğini belirtmiş:"Öğrencimizin hangi vasıflara sahip olacağına biz karar veririz. Buna başka kimse karar veremez. Derlerse ki 'Biz karar vereceğiz', Peki, o zaman kiliti asarız üniversitenin kapısına." şeklinde konuşmuştur.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, üniversiteler ne şahıslara ne de kurumlara aittir; üniversiteler topluma aittir, toplumun malıdır. Bakkal dükkanı gibi kapılarına kilit vurulup gidilemez, kimsenin de üniversite kapısına kilit vurma yetkisi yoktur. Bir bilim adamının “Üniversite benim malımdır, öğrencileri beğenmezsem kilitlerim kapıları” anlayışını terk etmesi gerekir.

Aman Allah’ım bunları söyleyen bir bilim adama mı!

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Kaşıkçı Kavgaları Bitmez

Türkiye'deki laik grupların kendi duyarlılıklarını ifade etmede gösterdikleri tepkinin, statü ve ayrıcalık içeren konumlarını muhafaza etme yolunda samimiyetsizlik içeren reaksiyonlar olduğunu biliyoruz.

Bu tepki,sırası geldiğinde bilim, yerine göre hamaset, bazı da akıl, aydınlık, ilerleme gibi ifadelerle dillendiriliyor. İşin bilimle ilgili kısmını çok güzel özetlemişsiniz. Akıl, aydınlık, ilerleme gibi konularda Türkiye’nin modern dünyada işgal ettiği yere bakarak basit ve kısa bir yanıt bulabiliriz. Hamaset kısmını ise geçelim; iş başa düştüğünde “Vatan Millet Sakarya” bahsi zaruri olarak yoksul halk çocuklarının meselesi hâline gelir. Nutukçular bankadaki hesaplarına bile zarar gelmemesi için gereken önlemleri alırlar.

Bunlar böyle de karşı kutbun yani dini duyarlılıklar adına aksiyon gösteren grupların samimiyeti ne kertedeydi. Müslüman duyarlığı taşıyan insanların on yıllardır göstermesi gereken titizlik,hangi alanda olursa olsun kendilerini temsil noktasında ehliyete haiz olduklarını düşünenlerin sorgulanmasıydı. Gerçi atları alanlar Üsküdar’ı çoktan geçtiler, onların hesabı Ruzu Mahşer’e kaldı ama en azından AKP ve Akp’nin iktidar oluşuyla varlıklarının palazlanma alanı ve süreci genişleyen gruplar konusunda biraz daha dikkatli olunabilir.

Bilimin Ön(görü)cüleri

Kendi düşüncesi/inancı dışındaki düşünceleri kabul etmemek/yok saymak, bizim bilim adamlarımıza mahsus bir olgu herhalde. Yukarıda verilende bunun klasik bir örneği.

Prof. Dr. Celal Şengör Dünya tarihinin en büyük bilimsel safsatasını maalesef yakın zamanda deklare etti.

"BİZİM DÜŞÜNCEMİZ DIŞINDAKİ ÖZELLİKLE DİNİ İNAÇLARI OLAN İNSANLARA ÖĞRETECEK BİRŞEYİMİZ YOK"

Gelelim teorimizin dayanakçasına;

"Kur'an-ı Kerim'de ve hadislerde yer alan bilgilere inanmış ve hayatına idrak eden kişiler somut olarak hayal aleminde yüzmektedir." Demek istiyor Prof. Dr. Celal Şengör. Ve onlara öğretecek hiç birşeyimiz de yok diyor kısaca.

Kendi okuduğu ilmin kaynak ve dayanaklarından yoksun bir düşünce.

Size islamın hamuruyla yoğrulmuş bir alimin kısa bibliyografisiyle cevap vermek yeterli olacaktır sanırım Prof. Dr. Celal Şengör;

-İBNİ SİNA

İbni Sînâ, çoğu fizik, astronomi ve felsefeyle ilgili olarak 150 civarında eser yazmıştı. Bilhassa tıp ilmine dair araştırmaları son derece orijinal ve doğrudur. Bu yüzden doğu ve batı hekimliğine kelimenin tam anlamıyla, 600 yıl, hükmetmiştir.

Eserleri Batı dillerine Latince yoluyla çevrilerek Avicenna diye şöhrete ulaşan İbni Sinâ, yanlış olarak bir süre Avrupa'da İranlı hekim ve filozof olarak tanınmıştır. Bunun da sebebi, eserlerini Türkçe yazmamış olmasındandır... Bununla beraber, batılılar da kendisini Hâkim-i Tıb, yani hekimlerin piri ve hükümdarı olarak kabul etmişlerdir. 16 yaşındayken pratik hekimliğe başlayan İbni Sinâ, resmî saray doktorluğu da yapmıştır.

Matematik, astronomi, geometri alanlarında geniş araştırmaları vardır. İbni Sînâ, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir.

Şifa adlı eseri bir felsefe ansiklopedisidir. Diğer eserlerine gelince bunlar arasında en tanınmış olanlarından: el-Kanun fi’t-Tıb isimli kitabı tamamen bir tıp ansiklopedisidir. Necât ve İşârât adlı kitapları ve Aristo’nun felsefesini anlatan yirmi ciltlik Kitâbü’l-İnsâf’ı başta gelen eserlerindendir.İbni Sina kimya alanında da çalıştı ve önemli keşiflerde bulundu. Bu hususta Berthelet, kimya ilminin bugünkü hale gelmesinde İbni Sina’nın büyük yardımı olduğunu söyler.Bu çalışmaları ve etkileriyle İbni Sina Doğu ve Batı kültürünü geliştiren büyük bilginlerden biri oldu. Bütün bunlardan başka İbni Sina çok güzel şiirler yazdı. Hatta Türkçe olarak yazmış olduğu şiirler de vardır.

Burjuvanın elit bilim adamları, bilimin ve bilginin kendinize has olduğunu düşünüyorsanız, kendinizi sorgulamanın zamanı gelmiş demektir.

Bir de Hegel 'in tarih felsefesinde, tarihin en genel anlamda üç aşamasıyla son noktayı koyalım.

(ı) tek kişinin kayıtsız koşulsuz egemenliğinin doğal sonucu olarak özgürlüğün bastırılması aşaması olan "Oryantal Monarşi";

(ıı)özgürlüğün dengesiz bir demagoji içinde yayılım göstermesi aşaması olan "Eski Yunan Demokrasisi";

(ııı) anayasaya bağlı olarak özgürlüğün yeniden bütünleşme aşaması olan "Hıristiyan Anayasa Monarşisi".

Prof. Dr. İmiş

"Asker telefon eder düğmemi ilikler hazır ola gecerim". Arayan postacı olmasın sakın diye içindende geçirmez. Bu hareketininde bilimsel davranış modülünü açıklarsa Celal bilgi sahibi oluruz. Mesela telefonu nasıl tutuyor vede nasıl hazır ol vaziyeti alıyor bir telefon sabitleyicimi kullanıyor hopörlörmü açıyor yoksa birisinden yardımmı alıyor veya konuşmasını önceden kayıt edip kendisi hazırol vaziyette zaten belli olan yalaka cevaplarını teyptenmi duyuruyor. Yada ne bileyim kafası ile duvar arasına sıkıştırıp alete sıkışık fikirlerinimi mırıldanıyor. Aslında ateist olduğunu dini inançların kendilerini boğabileceğini düşündüğünü ve korktuğunu o sebeblede böylesi agresif durumlara düştüğünü beyan etmiş. Şimdi biz dindarlar bilim milim dinlemeden korkusunu anlayışla karşılıyoruz da kendisi bu derece titiz olduğu bilim konusunda biraz korkularını kendi içinde bilimsel bir yöntemle yenebilmeyi deneyemezmi. Etrafa ben korktum bu sebeble böyle oldum diye mektuplar yollamak yerine korkusunun çözümünü bir psikoloğa giderek halledemezmi. Kendisi gibi ateist olan en az kendisi kadar korkuları bulunan Uzm. Psk. tanıyorum isterse verebilirim adreslerini. Ama bana kalırsa Celal taşıdığı ismin gazabına erişmek istiyor. Erişmenin sonu yok zaten. Fazla sözede gerek yok. Efendim biz öğrendiğiniz ve öğrettiğğiniz bir çok ıvır zıvırın zaten bilim saçması olduğunu biliyoruz. O sebeble size ilim değil bilim adamı diyoruz. Ayrıca kafanızda ne kadar kaya saplaması var ne kadar beton püskürtme kullanılmış sizin tahkiminizde öyle baktıkça hayret ediyorum. Onca vergi ödüyoruz sizin maaşlar kesilmesin diye. Onca tahammül ediyoruz belki bir işe yararsınız diye. Medyada boy gösterip jeolojik analiz edecez derken meseleyi jeopolitik hale getirin ve agzınız dolusu konuşun diye taşımadı sizleri bu memleket bu millet. okulu kapatır imiş derslere almaz imiş. Çok söze gerek yok " Bizim inançlı kardeşlerimizin sizden alacağı bir ilimde yok"

Ah! Ahmet Hakan

Faik Bey öyle bir örnek vermişsiniz ki (İbni Sina) Celal Bey bu kulvarlarda yarışamaz. Biz sadece, "sizin rakipleriniz okumak isteyen kızlar değil, bu bilim adamlarıdır" demek istedik ama biraz fazla ezdik hocamızı sanırım. İbni Sina'yı bu kadar güzel anlattığınız için teşekkürler, bizim örnek alacağımız bilim adamlarının daha kaliteli olması çok mutluluk verici.

Ahmet Hakan'ın köşe yazılarını ben de takip ediyorum. Celal Şengör'le çok güzel paslaşıyorlar. Ahmet Bey "Türban Bıkkınlığı" adlı yazısında güya hocamızı eleştiriyor. Tatlı sert bir eleştiri. Eleştiriye bakın: " Celal Şengör Hoca, uluslararası değeri tartışılmaz bir bilim adamıdır... Boru değil, uluslararası bilim çevrelerindeki havası bin beş yüzdür... Ama işte çok geçmeden o cana yakın, o esprili, o pervasız, o sempatik adam gitti... Yerine Nur Serter’in erkek versiyonu bir adam geldi...Kısacası, bir tuhaflık oldu olmasına ama neden oldu hálá anlayabilmiş değilim. " Hocamızı biraz yağlayarak başlıyor ki, niyetinin kötü olmadığını belli etsin. Ah! Ahmet Hakan biraz da "bizim bilim adamlarımızı" yağlasan ne kaybederdin?

Yağlamanın faydasını hemen görüyor ve yazıyor:"CELAL Şengör’ün tuhaflaşmasına dair" başlıklı bir yazı yazmıştım... Bu yazıya Hoca’dan çok şeker bir yanıt aldım... İçinde "Evet, haklısınız biraz tuhaflaştım" ya da "Ben de soruyorum: Celal’e ne oldu?" türünden cümlelerin de yer aldığı mektuptaki içtenliğe hakikaten bayıldım..." diyerekten hocanın mektubunu yazıyor: Yirmi beş yıldır dersine türbanla giren öğrencilerine gık demeyen, onlarla herkesle olduğu gibi şakalaşan Celal’e ne oldu diye...

Sonunda şunu buldum:

Tehdit altında olunduğu hissi...

AKP ne yazık ki hepimizi tehdit eder bir hava getirmiştir ülkemize... Ben bir ateistim. Tüm dinlerin insanlığa büyük zararlar verdikleri kanaatindeyim. Bunlar arasında Marksizm ve Nazizm gibi modern dinler de vardır. ABD’de Marksizm’in bilim aleyhtarlığını gösteren bir de kitabım çıktı.

En büyük korkum bu zevatın Türkiye’yi bir iç savaşa sürüklemesidir.

Ben politikacı değilim. Politikacı olamayacak kadar da politikadan nefret ederim"

Ahmet Hakan'la Ali Nesin arasındaki fark nedir? Cevabını Özlem Albayrak versin:

"Gelgelelim; özgürlük için, ifade hakkı için hem babası, hem kendisi 'acı' tecrübeler yaşamış olan bir şahsiyetin; insanların özgürlüğüne duyduğu inançla, kendi acı tecrübesi arasına mesafe koymayı başarabilmesi çok mu şaşırtıcıdır? Hayatını, aynı zamanda davası olan 'sol'a vakfetmiş birinin, eşitlik tanımını içselleştirmiş olması ve yasakçılığın devlet eliyle faşizm demek olduğunu bilebilecek durumda olması, dolayısıyla tercihini eşitlik ve özgürlükten yana koyması çok mu dudak uçuklatan cinsten bir gelişmedir. Müntesiplerine vaz'ettiği "evsizler, sakatlar, kadınlar, zayıflar için de çalışma" ilkesiyle, 'öteki' konusundaki tavrını apaçık beyan eden sosyalizme gönül vermiş bir akademisyen, neden örtülülerin eğitim hakkına serin dursun ki?"

Tek fark, Ali Nesin kendi düşünce ve ideolojisine zıt bir reaksiyon verdi gibi görünse de aslında bir sosyal demokratın yapması gerektiği şeyi yapmıştır. Ahmet Hakan'ın ise ne yaptığı belli değildir.

papyon takan bitik proflar

Söyldiklerinize katılmamak ne mümkün Osman Bey
Bu papyon takan proflardan biri iki tane daha var. Bir de takmayanlar var, ne bileyim orda burda toplu alkış tutanlar, provakatör, insanlar bilimden nasibini almayanlar, nasipsiz kalıp boş tenekeleri kurşunlayanlar...
Papyonla pipoyla olmaz hocam bu işler olmaz... Yeter ki aklınızdaki örümcek ağlarından temizlemesini bilin.

Kur'an-ı Kerim'den habersiz bunlar

Dün yine televizyon proğramında havada uçusan konuların en önde gideni türban meselesi idi. Seyretmemek ve sinirlerimi bozmamak için şiddetle kaçtım yorum ve tartışmalardan. Ama Mamafih bir televizyon proğramında dinazorlar topluluğuna takıldım kaldım. Saatlerce yine dinledim fikirlerini türban konusunda ve afakanlar bastı yine beni. Proflar, Doçentler, Dr. lar...v.s. v.s. Umut ediyordum ki en azından biri çıkar ve Kur'an ve Hadislerden örnekler verir diye.

Ama arkadaşların din anlayışları ve kafalarında oluşan türban konusu kemikleşmiş bir yapıda. Düşünce tarzlar, yorumlamaları, tartışmaları hep avrupa ve amarikan vari düşünce akımana hakim. Kopya yani.

Bir babayiğitte çıkıp şunları söyleyemedi;

Mü'min kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar. (Yüz ve el gibi) görünen kısımlar müstesna, zînet (yer)lerini göstermesinler. Başörtülerini ta yakalarının üzerine kadar salsınlar. (DİYANET MEALİ-NUR/31)

Hz. Peygamber (s.a.v) örtünme ile ilgili âyetlerin tefsirini yapmış ve onların nasıl uygulanacağını göstermiştir. Bu konuda çeşitli hadisler vardır. Ben iki hadisi aktaracağım:

Hz. Âişe (r.ah) anlatır:

Bir gün Hz. Ebû Bekir’in kızı Esmâ ince bir elbise ile Resûlullah'ın (s.a.s) huzuruna girmişti, Hz. Peygamber ondan yüz çevirdi ve şöyle buyurdu:

"Ey Esmâ! Kadın erginlik çağına ulaşınca onun şu yüzü ve elleri hariç diğer yerlerinin görülmesi helâl değildir." Ebû Davud, Libâs, 31.

Diğer bir hadiste şöyle buyrulmuştur:

"Allah Teâlâ erginlik çağına girmiş bir kadının namazını başörtüsüz kabul etmez." Ebû Davud, Salât, 84.

Evet Allah'ın farz kıldığı ve peygamberin (s.a.v.) detaylarını verip açılımını yaptığı örtünme (başörtüsü) konusunu hiçbir bilim adamı (ilim değil) çıkıp söyleyemedi dün akşam.

Avrupalı gözüyle bakıp, kendi dininden haberi olmayan beynine avlupa sülüğünü yapıştırıp avrupalı gibi düşünen bilim adamlarımızın saçmalıkları hala devam ediyor. Örnek aldığınız avrupa biliminin kökenlerini Müslüman devlet ve ilim adamlarından aldıklarını hala bilmiyormusun.

Endülüs mekteplerinde müslüman veya başka din ve inanış ayrımı yapılmadan eğitim verildiğini bilmiyormusun.

Türkiye'nin temellini oluşturan aydın ve öncü kesimin din kökenli okullarda okurken siz neredeydiniz ve bunları niye ağzınıza almıyorsunuz.

Sizin özgürlük ve demekrosi anlayışınız orta çağın derinliklerine gömüldü. Demokrasiniz çoğulcu monarşiye dönüştü.

Biz ilmi Allah ve Resulundan almaya devam edeceğiz.

VESSELAM......

Benim de bir derdim var

Hemen belirteyim ki,başörtüsüne karşı olanlardan değilim.Tamda onların karşısındayım.Üniversite gibi ölüm kalım bir sınavı kazanmış olan bir genç kızın başörtüsünden dolayı eğitiminin engellenmesi akıllara ziyan diye düşünüyorum.Bunun karşısındayım.Ama benimde bir derdim var.Bende kendi derdime derman arıyorum.Burada bu derdimi ortaya koyarken korkmuyor da değilim.Korkuyorum.Çünkü bir müslüman olarak islami değerleri paylaştığım grubumla ayrılıkçı düşmek istemiyorum.Bu anlamda popüler söylemiyle bir mahalle baskısı ya da daha doğru söylemiyle bir grup baskısı hissediyorum.İnşallah iyi niyetle anlaşılırım.
Başörtüsü probleminin acılarını paylaşırken,başörtüsünün müslümanlığın şartı olarak keskinleştirilmesinin benimde canımı başka türlü acıttığını söylemek istiyorum.Eğer başörtüsü bir kadının müslümanlığı için kesin şartsa,başı açıklarn durumunuda birileri açıklasın lütfen.Başı açıklar günahkar mı?
Bir kadının iffet,namus,ahlakve erdemini başörtüsüyle açıklarsanız başı açıkların buna göre durumu nedr?
Bence din esasında kavramlarıyla kendini var ederken,olgusal dünyaya dair keskinlikler getirmez.Çünkü olgular değişir ama kavramlar değişmez.Din cihanşumul özelliğini kavramlarıyla elde eder.Mesela din mahremiyeti korumayı gerekli kılmışken,bunu gerçekleştirme biçimi tamamen olgusal dünyanın koşullarına göredir.Bu nedenle din,kavramlarıyla değişmez özünü korurken,dinin yaşanış şekli olgusal dünyanın bir çok etmenine(coğrafi,ekonomik,kültürel) göre forme olur.Osmanlı islamiyeti farklı,arap islamiyeti farklı yaşamıştır.Bu da dinin evrenselliğini sağlayıcı gücüdür.Bu sayede insanların onbin yıl sonrada islamiyete inanırken mahremiyet diye bir dertleri olacak ama onbin yıl sonrada kadınların mahremiyetini korumak için çene altı baş bağlama tekniğini uygulayacaklarını bekleyemeyiz.
islamın cihanşumulluğunu islamın getirdiği kavramları yayarak ve insanlara bu kavramları içselleştirecek bilinçliliği(farkındalığı) oluşturarak sağlayabiliriz.Olgusal dünyanın koşullarına göre gelişen tekniklerle islam yayılamaz.Çünkü bu teknikler her coğrafyada her toplumda her kültürde değişime uğrayacaktır.Kaldı ki İslam maddeye kutsal manalar yükleyecek bir fetişizmden de her zaman uzak durmuştur.Bu anlamda başörtüsünün de bir kadının iffet,namus,ahlak,mahremiyet gibi asli değerlerinin göstergesi olması durumunu ben açıklayamıyorum,ya da buna göre ben kendi durumumu açıklayamıyorum.
Belki biraz varoluşçu bir yaklaşımla insanın bu tür kavramları özgür bir bilinçle(farkındalıkla) içselleştirmesi ve kendi yaşamınıda bu kavramların ışığında forme etmesi esas olmalı diyebilirmiyiz bilmiyorum.İslamda niyete verdiği önemle bunu göstermiştir diye düşünüyorum.Yoksa herkesin kapandığı bir toplumda kaçınılmaz olarak bende kapanırım ama kapanmamın esas nedeni olan mahremiyetimi koruma bilincim olmaz.
söylemek istediğim İslamın kavramsal dünyasını iyi tanımalı aynı zamanda pratik yaşamımızı da bu kavramların çerçevesinde şekillendirmeliyiz.Farabide mantık çalışmalarında kavram analizleri yaparken Vahyin Hz peygamberin kavramsal dünyasındaki şekillenmesiyle din var olabilmiştir der.

farzlardan bir farz

içinizi acıtan kısmın doğru olduğunu belirtmekle başlıyorum. evet, tesettürü başörtüsüne; başörtüsünü de eşittir islam'a indirgeyen bir anlayışa ittiler bizi. bunu diğer yazılarımda da ifade etmiştim. başörtüsünden ziyade Kur'an ahlakına özgürlük lazım, Kur'an ahlakı için çabalamalıyız. çünkü imandan sonra güzel ahlak gelir, der âlimlerimiz. ibadetler bile ahlaktan sonra! bunları gözardı ettirilişimiz kasıtlı bir plan mıydı yoksa biz mi gevşedik bilemiyorum.

ben de sizin gibi şekilciliğin dayatılmasına karşıyım. her tesettürlü/başörtülü kadın eşittir mükemmel bir müslüman tipi de değildir. sadece farzlardan bir farzı yapıyordur. Allah kabul etsindir. ama geriye yüzlerce ahlakî emir vardır. yani o tesettür/başörtüsü güzel ahlaka ulaşmada basamaklardan bir basamaktır.

bunların bilincindeyken başörtüsünü yani aslında tesettürü bir aksesuar olarak göstermek de istemiyorum. farziyeti tartışılmaz bir emirdir. Kur'an ve sünnetteki yerini, birazcık araştıran rahatlıkla anlar. bu sebebten tesettür emrine riayet etmeyen günah işliyordur. ama bu onun islamdan çıktığı anlamına gelmez her halde! islamın inanılması emirlerinden biridir, farzdır. ama uygulanmazsa sadece kâmil müslümanlığa yükselmeye mani olur. tesettürün kemale ermede önemini bilen ve cennet kadınlarının efendileri denilen Meryem validemiz, Fatıma validemiz..vb. gibi mümineler bundan taviz vermemişler, güzel ahlaklarını tesettürle kuvvetlendirmişlerdir.

bakın Kur'anda pek çok emir var. herbirini uyguluyor değiliz. bu bizi günahkar yapar. ama Allah'ın velev ki bize ufak bile gelse her emrini itirazsız/amasız kabul eder, özellikle dışarıya karşı önemsizmiş gibi gösterip taviz de vermeyiz. ne demişler taviz tavizi doğurur. tıpta okuyan bir arkadaşım anlatmıştı. aynı sınıftan tesettürlü bir kız ile evliliği düşünüyormuş. sonra malum başörtüsü sorunu! cemaatinden emir gelmiş, kız başını açmış. sonra mezuniyet gecesine katılmalar, kısa kollu gezmeler, epileydi yaptırmalar. aynı cemaatten olmalarına rağmen erkeğin içine sinmemiş bu olanlar. bu hızlı değişimi kabullenememiş. bir örnek ama insan yapısını düşününce genel olarak doğru bir örnek. ar damarı çatlamış denir halk arasında. o ar damarı çatlamaya görsün bir defa! devamı sel gibi gelir Allah korusun!

mesela aktüel dergisinde bir kaç sene önce bir dosya vardı. sözde tesettürlü kadınlar internetten tanıştıkları erkeklerle hem sanal hem de gerçek pek çok fantezi yaşıyormuş. dezenformasyonun bedava olduğu bir ülkedeyiz. birinci amaç tesettür düşmanlığı! şunu söyletirler; böyle tesettüre gireceksem hiç girmem daha iyi, ben onlardan daha namusluyum. ikincisi, müslüman kadını toplum nazarında küçük düşürme. bunların böyle kapalı olduklarına bakma, ne anasının gözüdür bunlar; gibi zehirli fikirlere davetiye. bir diğeri tesettürlü müslümanın kafasına nifak tohumu ekme! bak onlar da yapıyormuş ben yapsam ne olur ki? bir taşla kaç kuş işte!

özelde ülkemizde genel olarak da batıda ve dünyada kadına yapılan şey bu değil mi? ar damarını çatlatmak! ahlakı bozmak yani. islamın korumakla yükümlü olduğu bir şeyi yıkmak da denebilir.

tekrar edecek olursam derdinizi anlıyorum çünkü zaman zaman aynı sıkınıtıyı ben de yaşıyorum. şekilciliği nerdeyse putlaştırmak islamın vermek istediği ahlakî yapılanmaya terstir, asıl amaca giden yola kurulan tuzaktır. ama tamamen bir şekilsizlik önermek de islamın hayatın her anına, her noktasına hitab edişini görmezden gelmektir, belki islamı bazı konularda yetersiz bulmaktır ki o da yanlıştır. çünkü islam'ın sahibi olan Allah için zaman ve mekan mefhumu söz konusu değildir. belli bir asgari şartları inanan insan için sunmuşsa bu fizanda da on bin yıl sonra da genel geçer yasalardır. tesettür on bin yıl sonra da olacaktır. evet, bağlama şekli bu kadar tartışılmayacak çünkü on bin yıl sonra ne baykal, ne saylan ne de diğer laikçi yasakçılarla uğraşmak zorunda kalacağız.

herşeyin en doğrusunu Allah bilir,
muhabbetle

_____________________________________
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

Toplumun giyim algısı gene kadınlar üzerinden işte..

Türk toplumunda başörtülü kızlara/kadınlara bakışın en pozitif olanı belki de iffet’i örtünmeyle orantılıyarak başörtülü kadının daha steril olduğuna duyulan algıdır. Şöyle düşünülür ki;

‘Başörtülü kadın ahlâk kurallarını en doğru icrâ edendir. Çünkü o güzel ahlâk'ın emredildiği kitabın emrini yerine getirmekte ve diğer hususlara da ehemmiyet göstermektedir.Başörtülü kadın bir örnektir ve bu nedenle de davranışları en çok gözlemlenendir.’

Bilinçlerdeki bu nevi kabuller ‘başörtülü kadın daha dikkatli ise, daha iffetlidir’ söylemlerine dönüşür. Bu algı biçiminin neticesinde ''Örtülü , gizemli ve resesif görünürlüğü ahlâki duruşunun gereğiymiş gibi düşünülen kadın, diğerlerine göre daha az günahkardır.’' kabulü doğar. Bu yönüyle başörtüsü bir gösteren olarak hafızalara işlenir.

Bu algı biçiminin kadınlar üzerinde baskı kurduğunu da kabul etmek gerek.Bir yanıyla iffet,namus,ahlâk değerlerinin temsilcisi olarak görülen başörtülü kadın’ın her an tetikte olması icâb ederken, diğer yandan da ahlaki değerlerini 'ötekisi' gibi özümseyemediği önyargısı taşıyanların baskılarına maruz kalan kadınlar…
Bugün başörtüsü yasağının kaldırılmasına karşı olan kadınların en büyük endişesi de kendilerine yönelik bu önyargıların yaygınlaşmasına dair duydukları korkudur.

Bugün siyasi platformlarda bile bu nedenler dillendirilerek kadınların toplumsal beraberliklerine büyük bir darbe vurulmaya çalışılmaktadır.

Cemile Hanım’ın açıkladığı kavram-olgu ilişkisini önemsiyorum.

Kavram bir gerçeği, varolanı ifade edense; olgu da bu gerçeğe giden yolda rehber olan ve kişiyi denetim altında tutan bir araç olarak kabul edilebilir. Olgular Cemile Hanım’ın da ifade ettiği gibi koşul,mekan ve zaman farklılıkları neticesinde insanlarca değişik öngörülerle farklı davranış biçimleri geliştirebilmelerini sağlayabilmektedir.
Kavramları gerçekler dünyası içinde tanımlarsak; gerçekler dünyasına geçmemizi ya da o dünya’yı tanımamızı sağlayan olguların farklılık arz etmesi kavram olan gerçeği değiştirir mi? Gerçek üzerinden yürütülen olguların belirleyiciliğini yada doğruluğunu kim ya da ne belirler?

Mahremiyet örneği üzerinde düşünürsek; bir toplumun mahremiyet inancı birkaç yüzyıl öncesinden farklı olarak zamanının koşul ve niteliklerine göre aynı koordinat üzerinden tanımlanıyorsa ,toplumun bu inancı taşımasındaki farklılık, değişimin normal olduğu gerçeğini kabul etmemiz anlamına gelir. Değişim bir anlamda da toplumun ihtiyaçlarına göre şekil almış görüntüsüdür. Hemen şunu da ekleyelim ki; değişim taviz vermek olarak algılanmamalı ,temel değerlerin üzerine eklenen materyallerin çeşitliliği ,gerekliliği olarak geçmelidir.

Bu anlamda Ümit arkadaşımızın ‘Taviz taviz'i doğurur’ ifadesini ve verdiği örneği fevkalade isabetli bulduğumu söylemek isterim.

Bizi kavramlara götüren olguların çoğunlukla toplumun onayladığı ve insanın vicdan, niyet ikileminden geçişinin mümkün olduğu kabullerdir diye de düşünebiliriz.

Değil tabi... Bilim adamı

Değil tabi... Bilim adamı derken devamına ünlem işareti koymalıydınız.

Statükocu,kitle iktidar ilişkisinde bir nefer.
Toplumun sosyal düşünme (ve inanç) alanın da ki başarılarını yazının altındaki yorumlarda bile görebiliyoruz.
İnsanlara "kendine itiraz kültürünü" çok güzel aşıladılar.Hepimizde az veya çok,farza veya sünnete,kendimizin ne olduğuna itirazımız var.
Bu bilim (!) adamının söylediklerini kabul etmiyorum, ama beşer'dir...