renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Demokrasi: Çıkmaz Sokak...

Demokrasi

Sokaktayım, çıkmaz bir sokak ortasında; yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum; yolumun karanlığa saplanan noktasında, sanki beni bekleyen bir demokrasi hayali görüyorum. Başörtüsü fenomeni arkasında az da olsa dillendirmeye çalıştığımız demokrasi ideasının mağara duvarındaki gölgeleri gözlerimizi büyülemişçesine dans edip durdular. Farklı anlamlar yükledikleri kavramları, onların kabul ettiği anlamlara göre konuşsak da, onların kabul ettiği paradigmalara göre düşündüksek de, onların bağladığı tarih zincirlerine göre olayları açıklasak da sonunda kendimizi kartların açık oynandığı bir kumar masasında bulduk. Çevir bakalım ruleti, siyah 28’e mi gelecek? Yoksa rus ruleti oynayıp, başörtüsü mermisinin kimin kafasında patladığını mı görelim?

Başörtüsü yasağı meselesini, eğitim ve öğretimde eşitlik, Avrupa’daki uygulamalar, din ve düşünce özgürlüğü gibi konular üzerinden konuşuyorken işi daha da ileri götürerek ve uslamlamanın son haddini zorlayarak onların tüm savunmalarını en medeni ölçütlerle parçalayıp, yıktıktan sonra beklediğimiz ama kabul etmekten panik duyacağımız gerçekleri gördük. Gerçekler, bize başörtüsü yasağının kalkabileceğini ama demokratik haklarımızı asla kullanamayacağımızı söylemekte gecikmedi.

Demokratik talepler ve bu taleplerin ifade şekli “Siyasal simge” başlığı altına atıldı. Demokratik toplumlarda kişilerin taleplerini siyasi partiler aracılığıyla iletmesinde tehlikeli olan nedir? Sosyalist düzen isteyenler, işçi sınıfın egemenliğini isteyenler bu amaçla siyasi örgütleşmeye giderek parti kurduklarında tehlikeli olarak algılanmazken başörtüsü yasağının kaldırılması talebini siyasi partiler aracılığıyla iletenleri rejim için tehlikeli kılan nedir? Tehlikeli kılan nokta, bu partilere oy verenlerin bu taleplerinden ziyade bu kişilerin onların kafasında uyandırdığı hayal ve bu tip taleplerde bulunabilenlerin başka tehlikeli taleplerde de bulanabilecek, bunu isteyecek hatta eyleme dönüştürebilecek kişiler olduğu zannıyla birlikte parti yöneticilerinin de yalnızca bu talepleri ileten ve dillendiren siyasi aktörlerden ziyade bu tip taleplerde bulunabilen yöneticilerin başka tehlikeli taleplerde de bulanabilecek, bunu isteyecek hatta eyleme dönüştürebilecek kişiler olduğu zannıdır. Bu seçmeninin ve daha çok da bu siyasi partilerin yönetim kadrosunun diğerlerinin kafasında oluşturduğu algı, taleplerin ötesinde bir anlama bürünerek seçmeni partinin işbirlikçisi konumuna sokmakta ve düzen için tehlike oluşturan “bu siyasi faaliyet”, bu seçmeni gözle görünür kılan “başörtüsü” ile simgeleştirilmektedir. Onlara göre tehlikeli olan bu siyasi faaliyete katılmayan ama başörtüsü kullanan diğerleri ise, yine onların algısında “başörtüsü kullanmak istiyorsa o zaman bunları da ister” tam yargısıyla kategorize edilmektedir.

Söz konusu refleks bütüncül ve risksiz bir eyleme dönüşmekte, hangi yumurtanın çürük olduğunu bilemediklerinden “hasta olmamak” için tüm yumurtaları çöpe atmaktadırlar.

Bu durumda atılacak en uygun adım, ya bu taleplerin onların algısında tehlikeli olmayan siyasi partilerce temsili yoluna gidilmesi ya da “doğrudan demokrasi” yoluyla seçmenin kendi kendisini ifade etmesidir. İlk durumda seçmen, tehlikeli olmayan partinin seçmeniyle karışarak ve heterojen bir seçmen kitlesi içinde eriyerek “görünür” olmayacaktır. Bu durumda, hem “kendisi olarak” hem de “katıldığı siyasi faaliyet” olarak tehlikeli algısından kurtulacaktır. Lakin zararsız partiler aracılığıyla çözüm bulmak bir yana bu partilerin bir kısmının yasağın devam etmesini istemesi, bir kısmının konuya duyarsız kalması ve bir kısmının da bu talepleri iletebilecek güçten yoksun oluşu bu çözüm yolunu şu anki konjonktürde çok zora sokuyor. Ancak yine de bu türlü bir çözümü denemek istediğimizde talebin iletildiği yeni parti bu sefer rejim düşmanı olarak algılanacak ve başörtüsü “siyasal simge” yakıştırmasından kurtulamayacaktır. Başka bir çözüm yolu ise, başörtüsü serbestisini başörtüsüzlerin dile getirmesidir. Onların da bu soruna ne kadar sahip çıkacağı ya da başörtülülerin işbirlikçisi olarak algılanmayacakları ise meçhuldür. Demek ki, en iyi çözüm başörtüsü serbestliği talebinin bir siyasi parti vasıtasıyla iletilmemesi gerektiğidir. Aksi halde adı “siyasi simge” oluyor.

İkinci durum (“doğrudan demokrasi”) diğerlerine göre daha zor, hatta imkansızdır. Başkalarınca özgürce kullanılabilen yollarda, sokaklarda bağırarak ya da pankart açarak talepleri dile getirme hakkı, bizlerce kullanıldığı vakit “şeriat geliyor, İslam devrimi yapıyorlar, bizi kesecekler” nidaları göklere yükselecek ve sonunu öngöremediğimiz olaylar cereyan edecektir. Bu sebepledir ki, 3-5 kişi ağır hakaretlerle tüm meydanları doldururken biz onların, bizi ve eylemlerimizi algılayış şekli yüzünden evden çıkamayıp sandıkta sessiz sessiz taleplerimizi ifade etmekteyiz. Kaldı ki, siyasi tercihler herkesin görebileceği bir ortamda dile getirilmiş olsaydı emin olun ki kimse korkusundan doğruyu söyleyemezdi.

Sanılmamalıdır ki yeterli çoğunluğun ve toplumsal uzlaşmanın sağlanmasıyla çoğunluğun talepleri yerine getirilebilecektir. 550 milletvekiliyle bile yasa çıkartılmaya çalışılsa, bunun mümkün olmayacağı olaylar gördük. Mümkün olmaması da bizleri çok fazla şaşırtmadı, zaten biliniyor ki demokrasi eski masal kitaplarında kalan uydurma bir prensestir.

Deniliyor ki, “demokrasi çoğunluğun tahakkümü değildir, azınlık baskıya uğrayacak”. İnsanın inanası gelmiyor. Zaten hiç anlayabilmiş değilim bu azınlık nasıl bir azınlıktır ki, çoğunluk meydanlara çıkmaya korkuyor, çoğunluk azınlık baskısı sonucu üniversiteye giremiyor, çoğunluk fişlenme korkusuyla “özgürlük bildirisine” imza atamıyor, çoğunluk yasa değiştiremiyor, çoğunluk ağzını açsa azınlıkça ağzının payı hemen veriliyor. Baskıya kimin uğradığı konusunda kafamız allak bullak olmuş durumda. Mevcut anayasa ve yasalar da böyle bir yasak olmadığı halde başörtülülerin üniversiteye girmesini 30 yıldır engelleyebilmiş, hatta ikna odalarında “sahipsiz” bu kişilerin psikolojisini bozabilmiş bu azınlığın üniversitelerdeki yasağın kalkmasından sonra baskıya uğrayacağı çok komik geliyor. Diğer taraftan, başörtülülerin üniversiteye yakışmadığını, kendilerine baskı uygulayıp saldıracağını, başkalarının gözünde namus algılarının değişeceğini söyleyen insanlara eğitim-öğretim özgürlüğünü anlatmak nafiledir. Bunların anladığı tek özgürlük “cinsel özgürlük” tür.

Sonuç olarak, talepler siyasi parti aracılığıyla iletildiğinde başörtülüler rejim düşmanı ve başörtüsü siyasi simge oluyor, meydanlara çıkılıp gösteri yapılsa rejim düşmanları ayaklandı şeriatı getiriyorlar deniyor, çoğunluğu elde etsek zaten ne sandıklarda ne parlamentoda bir anlam ifade etmiyor, bir iptal kararıyla çoğunluk siliniyor. O zaman ben napayım böyle demokrasiyi! 3-5 azınlık meydanlarda avazı çıktığı kadar bağırıp, televizyonlar tüm Türkiye ayaklandı diye haber yaparsa, azınlık üniversite kapısına kilit vurmayı ve not düşürmeyi planlayıp, kampüste at oynatırsa, azınlık çoğunluğun istediği yasayı çıkarmasına izin vermezse, çoğunluğun Başbakanı’nın kızı ve Cumhurbaşkanı’nın eşinin kendi ülkesinde okuyamaması gibi komik durumlar ortaya çıkarsa ben napayım böyle çoğunluğu, böyle demokrasiyi!

O yüzden, ötekilerin düşüncelerini makul ve medeni ölçütler ile demokrasi vurgusu üzerinden hiç çürütmeye çalışmayalım; bütün bunlar boş laf ve uğraşlar. Cumhurbaşkanı seçimleriyle birlikte artık kartlar açık oynanıyor hala anlamadınız mı?

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Kıyamet yakındır, dikkat!

Ve dahi unuttuğun bir şey var sevgili Osman Kılıç!
Zaman devr-i aherdir, bilet son bilettir. Üstelik kıyamet de artık yakındır. Küfür üzre dönen dünya siyaseti elbet zulüm eksenli dönmeyecek, hak ulvi makamına oturtulacaktır vesselam. Edilgen fiil kullandım cümlede. Nuru gönderen yine kendi tamamlayacaktır. Galiba o zaman bize düşen bir noktada şudur: Pencereden seyret içlerine girme.
Mevla görelim neyler neylerse güzel eyler.

Ayşe Arman'dan çocuklara dersler...

Biz başörtüsü yasağı meselesini daha düzeyli zeminlerde tartışalım derken onlar laiklik kavramının belini kırarak seviyeyi iyice düşürdüler. Yok efendim, Kuran'da böyle bir hüküm var mı yok mu onu tartışıyorlar derken belaltı vuruşlar da gelmeye başladı. Emin olun ileriki zamanlarda seviyesizleşme gittikçe artacaktır. Anladım ki, konu demokrasi mevzuu falan değil; konu arsızlaşma yarışında öne geçebilmek. Ayşe Arman'ın 13/02/2008 tarihli yazısı örnektir:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/8220047.asp?yazarid=12&gid=61&sz=96293

Hani derler ya, "dinime küfreden müslüman olsa"

yazıda da söylediğimiz gibi, bunların anladığı tek özgürlük "cinsel özgürlüktür. Ayşe Arman'dan dersler:

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=5548935&tarih=2006-12-04

Atatürk'e göre...

Mustafa Kemal'e göre demokrasi "zihni karmaşık,aptal kişilere göredir."Demokrasi çığırkanlığı yapanlar, bu söylevlerinin destekleyicisi olarak da Atatürk'ü gösteriyorlar.Lakin, ya kendileriyle yada destekledikleri -zira fikirlerini kanunlaştıracak kadar - Atatürk'le çatışıyorlar.Demokrasi diye bağıran cumhuriyetçiler.hem kominist olup hemde bünyesinde kemalistliği taşıma kabiliyeti olan demokratlar.Bu ülkede o kadar çok tezatlıklar varki!Başörtüsü karşıtlığı kendileriyle çelişen fikirlerinin yanında çok önemsiz kalır.

Demokrasi konusu, hep

Demokrasi konusu, hep söylenildiği gibi Batı'daki anlamı ile ülkemizdeki anlamı açısından önemli farklılıkları barındırır. Batıdaki demokrasi, çoğunluğun isteği üzerine ve çözümün başka türlü olamaması zorunluluğuna binaen ortaya çıkmıştır. Ortaçağda derebeylikler, krallıklar ve toplumdaki kast sistemi batı toplumunu bu noktaya zorunlu olarak taşımıştır. Batı, gerçekten demokrasiye inansa idi, derebeylik ve karallık dönemini asla yaşamazdı. Çoğunluğun kast sistemi altında ezildiği bir yapıda elbetteki çoğunluğun isyan ederek yönetimi almak istemesi normal ve beklenen bir şeydir.

Biz ise demokrasiye, en ideal yönetim şekli olduğu iddiasıyla geçtik. Toplumsal yapımız kaldırmasa bile demokrasiyi bu yapıya zorla oturtmaya çalıştık. Osmanlı'da kast sistemi olmadığı ve halka zulm edilmediği için çoğunluğun ayaklanması söz konusu olmamıştır. Bizim sorunumuz, çoğunluğun hakkını verme, ezilmişliklerini giderme sorunu değildi. Osmanlı'yı da yıkan toplumsal ayaklanmalar ve huzursuzluklar değildi. Eğer böyle bir sorunumuz olsaydı, biz de ister istemez demokrasiye kendiliğimizden geçebilirdik.

Said Halim Paşa'nın belirttiği gibi, Batıyı örnek olacağımız nokta, onların ulaştığı neticelere bakarak taklitçilik yapmak değildir. Asıl imrenmemiz gereken, onların kendi sorunlarına doğru çözüm üretebilme yetenekleridir. Kalp pili takılan bir hastanın sağlıklı bir şekilde yaşadığını gören bir böbrek hastası, diğer hastanın ulaştığı sağlıklı yaşama ulaşmak için kalp pili takmaya çalışmasıdır bizim asıl yaptığımız.

Yazılacak çok şey var ama demokrasinin ithal şekilde gelmesinin ve toplumsal yapının bunu kaldıramayışının etkilerini daha uzun yıllar göreceğiz