Beni benimle bırakmayacaktınız. Bana bunu yapmayacaktınız. Söylemiştim. Sakın inkar etmeyin. Sakın! Sakın ha! Bakın her şeyi affedebilirim, her şeyi hoş görebilirim, ama inkar! İşte bu olmaz. Bunu hoş görmemi istemeyin benden. Beklemeyin! Herkesin durduğu, durmak zorunda olduğu bir yer vardır. İşte benim de durduğum, beni durduran burasıdır: İnkar!
Sizi uyardığımı, defaten uyardığımı hepiniz biliyorsunuz. Bu bilişi kendinizden bile sakladığınızı söylemeyin. Saklama hakkınız, yetkiniz yoktu ki! Sakladıysanız eğer. Oysa ben birçoğunuzun birçoğunuzu uyarması için sıkı sıkı tembih etmiştim. Ama benden bu kadar. Daha fazlasını bekleyemezsiniz. Beklememelisiniz. Beklememeniz gerektiğini ima değil, açık açık söylemiştim. Gülmüştü bir kısmınız, bir kısmınız dudak bükmüştü. Bir kısmınız da omuz silkip kaçıp gitmişti. Hadi inkar edin! Bunu da inkar edin! Suçüstü yakalanmış gibi olmadınız mı? Nasıl hepinizi de suçüstü yakaladım! İşte böyle yapılır. İşte ben bir işi yaptım mı böyle yaparım. Korkuyor musunuz? Korkmalısınız.
Demiştim; beni benimle bırakmayın! Hani bir keresinde, derin uykulara gömülmek üzereyken “ bir de ben uyursam görürsünüz!” demiştim de aldırmamıştınız. Sonra da başınızı taştan taşa mı vurmamıştınız, dizlerinizi mi dövmemiştiniz. Pişmanlığınızın beş para etmeyeceği uyarsını yapmama karşın, umursamayıp uyuduğunuzda başınıza gelebilecekleri göze alarak uyumamış mıydınız? Öyle bir haliniz vardı. Öyle yukarıdan bakmıştınız, öyle canımı sıkmıştınız ki. Bunu da belli etmiştim. Belli edişimden bir kedileriniz, köpekleriniz ürpermişti. Onların ürpertileri bile sizlere bir şeyler duyuramamıştı ne yazık ki! Yazık! Gerçekten çok yazık! Merhametimin depreşeceğine, sizi sarıp kuşatacağına öyle inanmıştınız ki.. öyle inanmışsınız ki, elim-ayağım bağlı umarıyla uykunun koynuna koşmuştunuz. Sonra olanlar karşısında apışıp kalmıştınız. Yine öyle olacaksınız. Apışıp kalacaksınız.
- Ne diyeyim bilmiyorum ki? Vallahi çaresizim.. eşşek kadar oldun.. yeter.. yeteerr..
- Yine ne oldu anne? Baca mı tıkandı? Yok, kesin borular donmuştur.. her kış aynı hikaye..
- Ne bacası, ne borusu a haylaz.. millet okula gideli bir saat oldu neredeyse.. sen hala yatakta zıbarıp duruyorsun.. hiç utanma sıkılma yok sende..
Belki içinizden beni suçluyorsunuzdur. Ne tuhaf! Sizce de tuhaf değil mi? Hem uyarılara kulak tıka hem de başkasını suçla! Yok buna kimse cevaz vermez. Veremez. Ne hakla böyle bir girişimde bulunabilirsiniz ki? Hadi sorun kendinize; olur mu böyle bir şey? Olabilir mi? Siz de olmayacağına, olamayacağına kanisiniz. Yine de bir ihtimal, belki kıvırabiliriz diye kurmuş olabilirsiniz. Kurmacalarınızın bir faydası olmayacağını ne zaman öğreneceksiniz? Hiçbir zaman! Hiçbir zaman, deyişimin nedeni yine sizsiniz. Sizi çok iyi tanıyorum! Sizi sizden daha iyi tanıdığımı artık iyice anlamışsınızdır. Bu bir temenni değil. Apaçık bir gerçeklik. Dudak bükseniz de öyle. Hiçbir örtü sizi gizleyemez. Gizleyemiyor. Karşımda çırıl çıplak öylece duruyorsunuz. Ve ne yazık ki utanmıyorsunuz. Utanmayı ya unuttunuz ya da hiç bilmemiştiniz. Çıplaklığınızdan bile utanmıyorsunuz artık. Ne çirkef, ne iğrenç, ne iki yüzlüsünüz aynamda bir bilseniz. Ah bilseniz ne değişir sanki? Değişmez. Bilseniz de değişmez. Bilişlerinizin sizde hiçbir anlamı olmadığına kendi gerçekliğim kadar vakıfım. Bu vukufiyet bile sizi ürkütmez. Ürkütmüyor işte.
Beni kendimle baş başa bırakmayacaktınız. Bana bunu yapmayacaktınız! Demiştim. Ama duyacak kulak nerede? Kulaklarınızın duyma işlevi ya dumura uğramış ya da kendi sesinizi duymaya ayarlı. Siz kendi sesinize ne de çok aşıkmışsınız! Ne de çok aşıksınız! Kendi sesinizin yankısı olmayan hiçbir sesi duymak işinize gelmiyor. Bu haliniz öylesine ürpertici ki.. öyle ürperiyorum ki sizi görünce. Tüylerim diken diken oluyor sözü bile yetersiz.
- Oğlum hadi.. daha kaç kere diyeceğim okula geç kalacaksın? Çayın soğudu! Diye. Ne tembel şeysin!
- Ne oldu anne?
- Daha ne olacak.. yarım saattir kahvaltıya geleceksin.. okula gideceksin.. her sabah her sabah bıktım vallaha.. sen de herkes gibi zamanında yapsan işlerini.. kime çektin bilmem ki..
- Kime çekmişim.. kime bilmem ki.. bugün de okul var öyle mi anne?
- Ahh bir de sormaz mı, bir de sormaz mı! Hadi benim tatlı kuzum.. hadi benim yiğidim.. geç kalırsın yine.. idareden, babandan söz işiten ben olurum.. hadi beni üzme.. çayın da soğudu.. hadi benim güzel oğlum..
Yok! Siz uslanmayacaksınız! Bunu biliyorum. Bunu bildiğimi sizler de biliyorsunuz. Artık başınıza gelecek olanlardan beni sorumlu tutamazsınız. Dedim ya bu son! Bu son artık! Ayaklarıma kara sular indi. Gözlerim de artık eskisi gibi keskin değil. Bulanık görüyorum. Eski dinç günlerimden kalmadır şimdi gördükleriniz. Hızım, dayanıklılığım, direncim hep o eski günlerden kalma. Yoruldum. Yorgunluğum sizi kendinize getirmeli. Bakın son kez söylüyorum. Ayağınızı denk alın!
- Eşref.. beni oraya getirme! Ne sözden anlamaz oldun.. inan soğuk-moğuk demem gelir yorganı üstünden alır bir külek de su dökerim başından aşağı.. inan yaparım.. üçe kadar sayıyorum.. duydun mu beni? Hınzır!
- Duydum anne.. duydum.. sen olmasan, ah sen olmasan..
Bakın, diyeceğim; bakın kardeşlerim! Hayır diyemeyeceğim! Bu sözü biri benden önce söylemişti. Demek bundan böyle “Bakın kardeşlerim!” diye ünlenemeyeceğim hiç birinize. Sahteliğinizi, bir kerelik oluşunuzu suratlarınıza çarpamayacağım demek.. bu acı bir şey. Bu pek zalimce! Oysa ne de çok gelmişti içimden, ne de çok arzulamıştım o ünlenişi: Bakın kardeşlerim! Diye başlayacaktım söze. Sözlerinizden iğrendiğimi gizleyerek hem de. İşte bunu gizlemeye elvermedi gönlüm. Sözlerinizden ne de çok, ne de çok iğreniyorum bilseniz. Sözlerinizden, söyleyişlerinizden öylesine iğreniyorum ki.. kusasım geliyor.
Beni bana bırakmış olmasaydınız rahat rahat soluk alıp-vermeye devam edecektiniz ne güzel. Şimdi eğin başınızı yere.. eğin! Toprağa yüz sürün! Tırnaklarınızı kemirin. Kemirecek bir tırnaklarınız kaldı kala kala. Bakın bir köşeye sıkışan ben değilim, sıkışmış olan, kıvranan ben değilim! Bunu anlamıyor olamazsınız! Hem öyle olmuş olsa bile, yani kıvranıyor olsam bile bunun sizler için olduğunu nasıl ayrımsamazsınız? Nasıl ayrımsayamazsınız? Buna inanmamı nasıl beklersiniz? Bu kadar saf mı görüyorsunuz beni? Bu kadar toy muyum sizce? Böyle olacağına nasıl ihtimal verirsiniz? Yok böyle bir şey! Yok hala anlayamadınız mı? O küçücük beyinleriniz bunu nasıl almaz?
Bakın, diyeceğim, bakın! Diyemiyorum. Beni bana bırakmış olmasaydınız bunların hiç biri olmayacaktı! Olmazdı.
- Eşref biliyor musun dün ne oldu?
- Ne oldu anne?
- Semra var ya.. hani iki bina yukarımızdaki sarı binada oturuyorlar.. sizin okulda..
- Bilmiyorum.. ee.. ne olmuş?
- Dün.. yazık daha çocuk.. senin yaşında..
- Anladım anne anladım da ne oldu? Niye sözleri böylesine uzatırsın bilmem ki?
- Ne celalleniyorsun? Ben senin ananım.. mahalle arkadaşın, okuldan sürttüklerin değilim serseri..
- Canım anam.. ne olmuş Semra’ya..
- Ne olacak.. zavallı kalp krizinden ölmüş..ya.. Allah uzak etsin, senin yaşlarda.. o da lise sona gidiyordu.. pek de neşeliydi.. canlı-güleç bir çocuktu.. yazık..
- Anne.. gerçek mi? Semra öldü mü şimdi? Semra ölebilir mi anne? Semra ölümlü müydü? Sahi ölümlü müydü Semra? Bak bir gece, bir tek gece erken yattım, erken yatırdınız bak ne oldu? Bana bunu nasıl yaptınız anne? Bana bunu nasıl yaparsınız? Beni benimle nasıl baş başa bırakabilirsiniz nasıl? Yalan de anne! Yataktan fırlaman için uydurdum de güzel anam! Semra ölebilen bir “şey” miydi anne?
Son yorumlar
7 sa. 30 dk. önce
9 sa. 1 dk. önce
1 gün 1 sa. önce
1 gün 3 sa. önce
1 gün 5 sa. önce
2 gün 3 sa. önce
2 gün 4 sa. önce
2 gün 5 sa. önce
2 gün 6 sa. önce
2 gün 8 sa. önce