renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

'Drina'da Son Gün'ü Çok Anlamlı Okumak

Drina'da Son Gün

Savaş neyi tanımlar?

Aslında her şey tanımla başlar. Tanımlanamayan şey, insanın nazarında sevgiye ulaşamaz. Bu nedenledir ki maddî görünümü olmayan kavramları, onları bize yakın kılan hususiyetleriyle tanırız. Gerçi biz, maddî olan bir şeyi konu edineceğiz. Bir eser. Bir roman. Faik Baysal’ın ünlü romanı “Drina’da Son Gün”. Romanın giriş sayfasında her ne kadar “Bu roman gerçekten yaşanmış olayların yansısıdır...” dense de biz yine de gerçek olanın yorumlanmasından beri duracak değiliz. Çünkü “... her yorum asıl metne bir tarafıyla bağlanmış yeni ve ayrı bir ektir. Bu durumda, yorumdan eserin açıklanmasını bekleyemeyiz. Ancak bir eser çevresinde yapılan yorumların faydasız olduğunu da kimse iddia edemez. Zira eser yorumlar vasıtasıyla, zamana ve insanlığa mal olur.”1 kaidesine rehber gözüyle bakıyoruz.

Evet, her ne kadar gerçek bir vaka olsa da neticede gerçek olan o olay, kurmaca bir âleme, yani kitaba girer ve şekil değiştirir. En azından yazarın merhametine kalır. Bakış açısına göre kelimeler, cümleler icraata başlar. Bir fikir kalıbına bürünür. Peki nedir o zaman esas olan? Tabii ki insan. Kainattaki her şey insana hizmet eder. Ne var ki sadece kendi türünden bir canlının, yani bir insanın anlayabileceği insan, yine kendi türünün ayağını kaydırmak için ömrünü heder eder. Savaşlar çıkarır, bir vahşi hayvanın bile kendi türüne yapamayacağı işkencelerle kendi gibi olanı bu yeryüzünden temizlemeyi amaç edinir. Gariptir ve bunun çaresi de yoktur. İşte, Faik Baysal’ın “Drina’da Son Gün” adlı romanı da söylediklerimize delil olacak konumda bir eser. Balkanlar, Yugoslavya. Ve tabii ki Türkler.

Savaşların sebebine inildiğinde neyi görmek mümkündür? Dünyanın darlığı mı? İnsanlar, yoksa dünyanın üzerindeki toprakların kendilerine yetmeyeceğinden mi korkuyorlar? “Eyvah, çoluğumuza çocuğumuza yer kalmayacak. Bari bizden olmayan ırkları ortadan kaldıralım, biraz yer açılsın.” mantığıyla mı hareket ediyorlar? Bunların gözünü toprak doyursun demekten başka verilecek cevaplar var elbet. İlk sıraya oturacak cevabın adı “tahrik”. Osmanlı da bu tahriğin neticesinde devletler mezarlığına gönderildi. Farklı milletleri barındıran mekânlar daima kışkırtılmaya müsaittir. Türk, Arnavut, Sırp, Boşnak, Makedon... Daha nicesi. Neden bir arada yaşayamıyorlar? Yaşatmıyorlar da o yüzden. Sen Sırpsın. Slav ırkındansın. Hıristiyansın, nasıl Müslüman bir Türk ile aynı yeri paylaşırsın? Yugoslavya’yı dağıtan bu anlayış olmadı mı? Onca işkence, ırza geçme, dağa kaçırma, köy basma, yol kesme, kurşuna dizme, canlı canlı insanların ayağına nal ve çivi çakma... Bunlar hiç insan olanın yapabileceği şeyler mi? Elbette değil. Peki o zaman niçin oldu? Bunun da cevabı ortamında gizli. Savaş, bir çok şeyi alıp götürür. Bunlardan biri de insanlıktır.

Dünya için İngilizler kadar bir diğer tehlikeli millet Almanlar olmuştur. Sinsiliklerini çok iyi gizleyerek emellerine ulaşmak için her şeyi yaparlar. Türk’ü Sırp’a Sırp’ı da Türk’e kırdırmaktan geri durmamışlardır. Yoksa Yugoslavya’nın bağımsızlığına kavuşturulup tekrar orada yaşayan halklara bırakılması bir masaldan ibarettir. Nereden çıkardık bunu? Tabii ki romandan. “Bu davranışı, kafası Büyük Almanya masallarıyla dolu olduğu yüzünden ve solumasından belli olan eri büsbütün çileden çıkarmıştı.”2 Bu Alman askerini çileden çıkaran olay nedir? Romanın hemen başında bir yol kesme anında otobüsün içindeki yolcuların duruşlarındaki gözü peklik. Onlara köpek gibi yalvarıp çizmelerini yalasalar belki de suskunluklarına bedel hayatları verilecekti. Susmaya mecbur olmanın onlardaki adresi farklıydı. “Çünkü insanların susmaya mahkum edildikleri, yalnız silahların konuştuğu bir gündü.”3

Savaşlar, hayatî değer taşımıyorsa orada aslında bir insanlık dramı var demektir. Hiç sebepsiz, müslüman olmayan bir ülkede bir müslümana “sen niye benim komşum olacakmışsın?” deyip onun namusuna, malına, toprağına göz dikmenin hiçbir beşerî ve de ilahî sistemde yeri yoktur, olamaz da. İşte, bu romanda buna şahit oluyorsunuz. Sırplardan nefret etmemek elinizde olmayacak. Bundan, insana karşı nefret tohumu saçtığımız anlaşılmasın. Çünkü yanlış anlaşılmış oluruz. Yazar her ne kadar iyi kalpli, insan gibi insan olan Sırpları romanda varlık sebebi yapmış olsa da neticede avam bir ifadeyle şunun ağzınızdan dökülmesine engel olamıyorsunuz. “Domuzdan post, gâvurdan dost olmaz.” Niye mi öyle diyorum? Bu yüzyılın rahat penceresinden bakınca bu ifade gaddar olabilir. Ancak savaşın içinden bakın. Açlık ve sefaletin kol gezdiği, soğuklarıyla dillere destan olan Balkan’ın, Yugoslavya’nın savaşa tanık olan bedeniyle cevap verin. Sevgilisine tecavüz eden bir Sırplının kafasını deşen bir Türk’ün psikolojisiyle bakın. Kızgın bir sac üzerine çıkarılıp Kurban Bayramı arefesinde, kaçırılmış bir müftünün Hıristiyan Sırp zorbalarının önünde dinine ve peygamberine küfredilen konumundan bakın. İşte, savaş bunları tanımlar.

Köşe kapmaca

Romanda iki yönlü kahramanlıklar adeta birbiriyle köşe kapmaca oynuyor. Bir tarafta Sırplar diğer tarafta Türkler. Sırpların Neniç’i, Mihailoviç’i, Pub Duyiç’i; Türklerin de Selmanoviç’i, Hatipoviç’i, Kerimoviç’i, Kazım Miyasiç’i ve Müftüsü var. Uydu kahramanları da saymayalım. Nabız yokladığımızda her iki taraf da hak için savaştığını dillendiriyor. Ancak birileri işe başka şeyleri de katıyor. Tecavüz, haksız yere adam öldürme... Savaşta adam öldürmenin haksızlığı da mı olurmuş? Niye olmasın? Kadınların, kızların, çocukların ve de yaşlıların masumiyetine saygı duyulmasına savaş bile bir şey demez. Savaş, kendi kurallarını kendi koyar. Dostluk konusunda bile. Romanda yaşlı bir kadının cümlesi gerçekten çok ilgi çekici. “Dünyada Türklerin dostu yalnız Türklerdir.”4 Bu köşe kapmacada dikkat etmeniz gereken, kaptığınız köşenin size ait olanı yansıtmasıdır. O yüzdendir ki hiçbir kahraman Türk, savaşta aciz konumda olana tecavüze yeltenmez. Eğer tersi bir durum olursa onun emdiği sütten şüphe etmeye hakkımız var. İki uçlu bu kahramanlık serüveninin açılımını da vermemek olmaz. Kahramanlık, Yugoslavya’yı kurtarmak için olmalı. Görünüşte buna ne şüphe. Çünkü Almanlar, gizliden sinsice hareket ediyorlar. Peki bu duruma makul çözüm nedir? Sırpların da Türklerle birlikte hareket etmesi. Ama yoo, işte burada duralım. Sırpların bütün istedikleri Türkleri ortadan kaldırmak. Yugoslavya’dan onları atmak, sürmek. Zaten bu sebeple Balkanlara çıkıyorlar.

İnsanlar arası kardeşlik

O dönem için buna kimseyi inandıramazsınız. Diyalogun böylesine prim tutturmak adına politika ve siyaset hiçbir zaman inandırıcı olamamıştır zaten Balkan topraklarında. Ölçü yok çünkü. Ateş ve barutun yan yana durduğunu gördüğümüz gün, işte bu kardeşlik de tesis edilecektir. Balkanlardaki Türklerin bir haydut olarak gösterilmeye çalışılması, zavallılığı kahramanlığa dönüştürebilir mi? Hayır. Çünkü eğer hakikaten Türk ise, o hiçbir zaman haydut olamaz. Olsa olsa kahraman olur vesselam. Vesselam demeden önce romanda bir Sırp’ın ağzından bakış açılarını da verelim, öyle geçelim: “Deveye hendek atlattığınızı söyleseniz buna herkes inanır, ama bir Türk’le bir Sırp’ın arkadaş olduğunu söylediğiniz zaman aynı insanlar yüzünüze gülerler ya da sizi deli olmakla suçlarlardı.”5 Bu ifadeler Mehdi Azamoviç adlı bir Türk’ün Mordaç isimli Sırp arkadaşına ait.

Dünya sevgi eksenli midir?

Şu havasını teneffüs ettiğimiz dünya ve onun içinde bulunduğu büyük sistem sevgi üzerine kurulmuştur. “Levlake levlak...” sırrı. Nedir bu sır? Yaratıcı’nın son peygambere ithafen söylediği sevgi sırrı budur işte. “Sen olmasaydın ben bu âlemleri yaratmazdım.” Buradan hareketle şu netice önümüze konulmuş oluyor: Allah, kainatı sevgi eksenli kurmuştur. Peki, biz insanlara ne oluyor? Kimin mülkünü paylaşamıyoruz? Kimi kimin yerinden kovuyoruz? Romanda buna dair peyk olabilecek bir ifade sunayım size: “...Şu dünyanın durumuna bak. Bütün insanlık hayvanlar gibi birbirini boğazlıyor. İnsanlar sevmeyi unutmasalardı bu kan şimdi boşuna akmayacaktı. Dünyada sevginin yaptığını hiçbir şey yapamaz. Sevgi bir yaz yağmuru gibidir. Nereye yağarsa orada pislik veya çirkinlik diye bir şey kalmaz.”5 Yazar, buna da aklınca bir çare bulur. Çünkü insanlar, çocukları doğar doğmaz onların kafalarını bir yığın saçma tarih safsatalarıyla doldurmaktadırlar. Bunun sonucunda da yetişen yeni nesil atalarının kiniyle beslenmiş olmaktadır. Din ve politikanın birleştiricilik vasfı ortadan kaldırılıp bölücü ve de ayırıcı formata devşirilmektedir. Çaresini söyleyelim. Tabii yazar bunu Selmanoviç’in ağzından verir: “Bence bütün tarih kitaplarını yakmalı, yeni kuşaklara atalarının yaptığı rezillikleri okutmamalı. Yüreklerini yalnız sevgiyle doldurmalı.”6 Tarih okumadan ve de okutturulmadan olur mu? Olmaz tabii ki. Ancak eğer tarih yanlış yazılmışsa, gerçeklerden çarptırılmışsa, tezli bir tarihse işte o zaman korkun derim. “Zira unuturken açılan yara hatırlarken yavaş yavaş kapanacaktır.”7 diyen Mustafa Armağan’a bu noktada can u gönülden katılmamak mümkün mü?

Kadın ve iktidar

Bence bu kitabı öncelikli olarak feminist kadınların okuyup hatmetmesi hatta sivil toplum örgütü konumundaki işlevsel eylemlerinde dile getirmeleri bile gerekir. Yazar, kadınlara iktidar konusunda ışıkların en güzeli olan “yeşil”i yakıyor. Bu renkten nem kapma ihtimalini düşünerek ben sadece ışık diyeyim. Gerçi ışık kelimesine de kulp takmak mümkün ama olsun. Ne yapalım, tevili olmayan kelime mi kaldı? Napolyon öyle söylemiş: “Bana tevili olmayan bir kelime getirin sizi onunla asayım.” Yorum içinde yorum çukuruna düştük ki ha gayret yüzeye az kaldı.
“Bence insanın mutluluğuna giden tek bir yol vardır. O da hiçbir işe yaramayan rejimleri ve siyaset adamlarını en kısa zamanda ortadan kaldırmak, milletlerin yönetimini kadınların eline vermektir. Erkekler istemese de bu er geç bir gün olacaktır. Geleceğin dünyası gerçekte ne Muhafazakarların, ne de Demokratların, ne de Sosyalistlerindir. Geleceğin dünyası kadınların dünyasıdır.”8 Bu sözler de bir Alman hava bombardımanı esnasında Madame Irene isimli Fransız kadının pansiyonunun sığınağında Profesör Charles Brown tarafından dile getiriliyor. Ve bu sığınakta Türklerin liderlerinden Selmanoviç’in oğlu Dündar Selmanoviç de bulunmaktadır. Yer Londra. Üniversite tahsili yapan genç Dündar, bu bombardımandan kurtulamayacaktır.

Roman bir sabır taşına taş çıkartıyor

Selmanoviç’in roman boyunca üzerinden hiç çıkarmadığı(sadece bir yerde çıkarıyor, o da Sırplar tarafından yakalanınca kaçma teşebbüsünde bulunurken) safdillik, okuru germeye yetiyor. Sabır taşını çatlatacak konuma getirtiyor. En azından ben romanı okurken “Canım bu kadar da iyi niyet olmaz.” dedim. İtiraf edeyim. Kendisinin olmadığı bir vakit evine saldıran Mordaç’ı yakalayıp huzuruna getiriyorlar. Hem de bekar kızına. O adamın cezasının ne olacağını sanırım okur daha iyi bilir. Ama bunda bile Selmanoviç, Mordaç adına bir çıkış yolu arar. Sebebi de çok basit. Çünkü Mordaç, Sırp çetelerine katılmadan önce onun çiftliğinde çalışmıştır ve bu aynı kişi, Selmanoviç’in en iyi adamlarından hukuk tahsili yapmış olan Mehdi Azamoviç’in Almanlar tarafından işkenceyle öldürülmesine de sebep olmuştur. Buyurun. Nereye? Abdestsiz cenaze namazına. Ve Mordaç, hemen hemen bütün Türk liderlerin bulunduğu bir mağarada sorguya çekilirken Selmanoviç’in onun adına hafif kıldığı bir gafletten yararlanarak yanındaki liderlerden birinin silahını ele geçirir. O an orada bulunanları öldürse, en azından bir kaçını, kimse engel olacak durumda değildir. Ancak kader adalet eder. Azamaoviç’in kendini Almanlara ele vermeyip canını vermeyi gammazlığa tercih ettiğini ona hatırlatır ve elindeki silahı kafasına dayar ve tetiğe basar. Tam bu noktada okur dudaklarından şunu serbest bırakır: “Ohh be!”

“Susan bir geçmiş, suskun bir bugün demektir çünkü.”9

Bu romanın çok anlamlılığı nereden? Romanı okuyanlar kurmaca âlemde şunlara dair keşiflere çıkacaktır muhakkak: Savaş, insan, ölüm, açlık, baskın, namus, politika, siyaset, din, tarih, ahlak, milliyet, kadın, sosyalizm... Ben bunlara rastladım. Bunlara dair şeyleri irdelerdim ve bazılarını paylaştım. Netice olarak, tarih, gerçekten büyük bir mahzen, hazine. İçinde kandan gözyaşına, dinden siyasete o kadar çok farklı kulvar var ki... Önemli olan, bunlardan ders almak. Dün Balkanlar vardı, Yugoslavya örneği vardı, Irak vardı. Bugün halihazırda önümüzde Filistin var. Artık tüylerimiz diken diken olmuyor. Yoksa olmaması için bütün tüylerimizi tıraş eder mi olduk? “Yirminci yüzyılın ortasında, buluşlarıyla övünen, ama bu buluşlarını insanlığın yararına kazandıramamış olan uygar dünyamızın saçma bir gururun körleştirdiği gözleri önünde kulakları ağırlaşan tarihçilerin duyamayacağı utanç verici bir cinayet daha işleniyordu. Türk, Hırvat, Yahudi ya da Çingene, bunun hiçbir önemi yoktu. Gerçekten önemli olan ve herkesin gözünden kaçan şey, bunların insan olmasıydı. Hiçbir felsefe, din ya da siyasi görüş bunların sıçanlar gibi yok edilmelerine izin vermemeliydi. Ama dünyamız yeni bir yola girmişti, bu dünyanın gittikçe sapıklaşan insanları da kendi ölülerinin üstünde tepinip dans etmekten hoşlanır olmuşlardı.”10

Şimdi susmaya devam edelim mi? Perdelerimizi kapatıp kulaklarımızı tıkayalım mı? Televizyonlarımızda Filistinli genç kızlara tecavüz eden Yahudi ırkının ürünlerine daha fazla para sayıp onlara atılan kurşunlara bir tane de bizden olsun diyelim mi?! Çocuklarımıza daha lüks ve pahalı eşyalar alıp onların miadı bile dolmadan çöpe atılmasına göz yumup atalarına “Kızıl Sultan” diyen dudaklarından doğrunun çıkmasına müdahil olmayalım mı?
Ne dersiniz?
Gerçekten çok anlamlı bir okumaya ruhen hazır mısınız?
O zaman, “Drina’da Son Gün” / Can Yayınları
Faik Baysal.
Merak ettiğinizin farkındayım

Evet, roman nasıl bitiyor?
Drina adı romanın adında niye geçiyor?
Sanırım Drina’yı görmeden bu soruya verilen cevap muallak kalır.
Yugoslavya savaşta öyle bir hale gelir ki artık Drina ırmağından balık yerine insan cesetleri akmaya başlar. Su, rengini değiştirip kırmızı akmaya başlar. Balıkların bile şaşırıp kendilerinden kaçmaya başladığı böyle bir ortamda Türk aileler, gözlerini Anavatan’a dikip soluklarını oraya göre tutarlar. Ve görünen yine hazin, elemli bir o kadar da acı tablolara sahne teşkil eden “göç”tür. Selmanoviç’in hanımı ve kızları da zor da olsa bu ayrılığa katlanmak zorundadır. Kendilerine sınıra kadar refakat eden Türk dostu papaz, yolda Sırp çetniklerce öldürülür. Tam kadınların ve kızların ırzına geçilip namuslarının Sırp salyalarıyla kirletileceği noktada Türk kahramanları yetişir ve o sırtlan sürüsünü layık oldukları yere gönderirler. Ve aslında o gün “Drina’nın Son Günü” değildir. Sadece aktığı yer orasıdır, dünyanın başka yerlerinde Drinalar hâlâ akmaya devam ediyor. Ta ki bizler önüne set oluncaya kadar.

Dipnotlar

1. Roman Sanatı ve Roman İncelemesine Giriş, Prof. Dr. Şerif Aktaş, Akçağ yay. Sh. 33
2. Drina’da Son Gün, Faik Baysal, Can Yayınları, sh. 12, 1.basım Eylül 2006, İst.
3. Drina’da Son Gün, Faik Baysal, Can Yayınları, sh. 13, 1.basım Eylül 2006, İst.
4. Drina’da Son Gün, Faik Baysal, Can Yayınları, sh. 17, 1.basım Eylül 2006, İst.
5. Drina’da Son Gün, Faik Baysal, Can Yayınları, sh. 103, 1.basım Eylül 2006, İst.
6. Drina’da Son Gün, Faik Baysal, Can Yayınları, sh. 103, 1.basım Eylül 2006, İst.
7. Büyük Osmanlı Projesi, Mustafa Armağan, Timaş yay., sh. 28, Ocak 2008, İst.
8. Drina’da Son Gün, Faik Baysal, Can Yayınları, sh. 289, 1.basım Eylül 2006, İst.
9. Büyük Osmanlı Projesi, Mustafa Armağan, Timaş yay., sh. 26, Ocak 2008, İst.
10. Drina’da Son Gün, Faik Baysal, Can Yayınları, sh. 338, 1.basım Eylül 2006, İst.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.

Dur Yolcu!

bıkmadan usanmadan okyor ve yazıyorsun.Ancak okuyucuya da biraz zaman ver Mehmet Kardeşim. Bir eleştri hazırlamak için 3-5 gün gerekli. Sen bu süre zarfında hem kitap okuyor hem eleştirisini hazırlıyorsun. Etüt ettiğin ve haliyle tanıttığın kitapları insanların okuması için biraz zaman tani. Kudemanın 41. atlısı mısın mübarek.
Ellerine Sağlık

Her şey güzel de…

Sayın Akbulut sizden şikayetçiyim.
Bu ve bundan önceki (Aytmatov) kitap yazılarınızı büyük bir zevkle okudum. İlk kitap, almayı düşündüklerimin arasındaydı zaten. Yorumlarınız her iki kitabı da, benim açımdan beğenilir kıldı. Hatta daha yazınızı bitirmeden alıp okumam gerekenler listesine ekleyiverdim. Ta ki son paragrafa gelene kadar. İlk yazınızda final bölümünün verilmiş olması beni epey bir şaşırtmıştı. Kitabın sonunu öğrenmiş olmak ne yalan söyleyeyim, kitaba karşı olan merakımı hafifletiverdi. Tabi ki bir kitap sadece sonu için okunmaz. Ama öğrenmemiş olmayı tercih ederdim. Ve bu yazınız. Yine büyük bir ilgiyle başladım okumaya. Hatta bir tanıtım yazısından fazlasını buldum içinde. Beğendim. Ama yine son paragrafa geldiğimde “ Aynı şey mi ?” demekten alamadım kendimi. Malum insan hazır zevke müptela. Bundan olsa gerek, son paragrafı yine geçemedim.
Yine de her iki kitabı alıp okumayı düşünüyorum. Anlattığınız noktalar buna değeceğini gösteriyor.Ama siz kitapların sonlarını anlatmaya devam ederseniz sanırım ben sizin yazılırınızın son paragraflarını okuyamayacağım bundan böyle. Allah’a emanet olunuz. Selametle…

Ne desem...

Sevgili Serkan! Kudemanın değil 41. atlısı onların üzerlerine oturduğu şey olsak şahsımız adına bir kazançtır. Bizim felsefemiz şu:
"Dünyada oku, kabirde okuyamazsın."

Değerli Deniz Sahra...

Değerli Deniz Sahra, alakanız için önce teşekkürü bir borç bilirim. Söylediğiniz durum, bir zaaf olarak görülüyor. O da galiba edebiyat öğretmenliğimizden olsa gerek. Ama bundan sonra dikkate alacağım bu güzel tenkidinizi. Selam ve dua ile.