renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Tutar Redifli Gazel (1)

Sirişk-i kalbim dem-â-dem nâr tutar
Sulb-i necîbim ser-tâ-pâ yâr tutar

(Kalbimin göz yaşları, her zaman kan tutar,
Seçkin zümrem, baştan ayağa sevgili tutar.)

Sirişk, farsça bir kelime göz yaşı demek. Etimolojik olarak ser ve eşk kelimelerinden mürekkep oluşu kuvvetle muhtemel. Farisi lisanında ayrıca eşk, arabi lisanda dem’ ve ingiliz literatüründe tear müteradif anlamlı karşılıkları. Kalbin gönül ve yürek meallerini taşıdığını daha önce ifade etmiştik. Bu bağlamda sirişk-i kalb kalbin göz yaşı, kalp yaşı manalarına gelen farsça ve arapça iki kelimenin izafetli göstergesi olmakta. Kalbin göz yaşları dem-â-dem yani sürekli nâr/âteş tutuyor.

Divan şiirimizde aşık, ağlamak için gözlerini kullanmaz. Aşığın gözyaşı merkezi bizatihi kalbin kendisidir. Bu ağlayışta bir kesinti ya da aralık da söz konusu olamaz. Zira daha önceki beyitlerimizde, aşığın sevgilisi uğrunda nice sıkıntılara ve belalara düçar kaldığını ve kat’iyen dert çekmekten pişman olduğunu dile getirmiştik. Aşık, sevgilisine karşı sâdıktır. Ağlamak, aşığın nev’i- şahsına münhasırdır ve sevgili bu eyleme vesîle olmakla aşığın gönlünde taht kurmaktadır. Yani sevgiliyi anlamlı ve özel kılan, aşığa çektirdikleridir.

Sirişk, divan şiirinin temel telaffuzlarından olduğu gibi aşığın da karakteristik bir özelliği. Çünkü yüksek zümre şiirinde aşık, göz yaşının bolluğuyla övünür. Göz yaşları dökülürse sel, birikirse ‘ummân olur. Aşığın göz yaşları al rengi taşır. Bunun iki gerekçesi vardır. Sevgilini yanakları ve dudakları da la’l/kırmızıdır. Sevgili aşığın döktüğü yaşlarla güzellik kazanır, huzur bulur. Öte yandan aşık, kebap olmuş ciğerlerinden ağlamaktadır. Ciğerleri dağlı yani yaralıdır. Yaradan sızan damlalar da kırmızıdır. Aslında aşık kan ağlamaktan gözlerini kan çanağına çevirmiştir.

Aşığın gözlerinden süzülen yaşlar sevgiliye dinginlik getirmişse sirişk-i sürûr, hasretliğe sebebiyet vermişse sirişk-i tahassür, şâyet sevgili rakibin cilvesine kanmışsa sirişk-i telh olur. Aşık, sirişk-i şîrîn, sirişk-i şekkerîn ve sirişk-i tarâb ile aşkını sürdürmek için bâhâne bulur. Dökülen bu yaşlar yağmuru andırır ba’zen sirişk-i mescûm olur. Birikir sîm-âb, damlar katre-i şebnem, akar âb-ı revân, yatağı Nîl ve Dicle olur. Rengi la’l, şekli lü’lüdür.

Kalb, aşığın sahip olduğu yegâne güzellik. Bu mazmûn üzerinde daha önce tafsîlâtlı bilgi vermiştik. Bu vesîleyle beytimizle bağlantılı olarak kalb mefhûmu üzerinde duracağız. Aşığın kalbi, sevgilinin saçlarına asılı ya da bağlıdır. Sevgilinin yanağı ve dudakları esir olmuş bu kalbi yakmakla muvazzaftır. Yanan kalp, aşığın göz yaşlarıyla söndürülmeye çalışılır, ancak bu ateşi körüklemekten başka bir işe yaramaz. Aşığın kalbi demâdem-sürekli bir yangın yeridir. Bu yangın âhıyla ba’zen gökleri titretir, ba’zen de dumanıyla dağların başını kuşatır. Ancak sevgiliye en ufak bir zarar vermediği gibi onda kalıcı bir etki bırakmaz da. Sevgilinin bu kayıtsızlığı aşığı daha bir perişan eder. Hatta ve hatta bu ilgisizlik, aşığı çektiği çilelerden daha beter bir konuma sokar. Aşığın kalbi; rengi, şekli ve içeriğiyle artık nâr olmuştur. Sevgilinin varlığında ve yokluğunda, gece ve gündüz bu nârın te’sîrine ma’rûz bırakılan âşık için çıkar yol kalmamıştır. Bunun bilinciyle kuşanmıştır aşık. Bu yolun bütün sürprizlerine karşı (menfî de olsa) sabır ve mücâdeleyi öğrenmek zorundadır. Sevgilinin boş bir ânını, bir gaflet zamânını beklemekle ömrünü bir şem’ gibi fedâ etmekten aslâ ve aslâ çekinmeyecektir. Aksi takdîrde aşıklığına halel gelecektir ki; bu durum bir aşık en büyük eziyet ve zulümdür.

Tasavvufî literatürde nâr, dünyâdır, kalp ise bir kadeh. Bu kadehi aşığın sevgilisine duyduğu özlem doldurur. Bu özlemin ifadesidir sirişk. Sevgili, Yüce Allâh (C.C.), aşık ise onu arzulayan kuldur. Bu açıklamalar eşliğinde beytimizin tasavvufî yorumunu da şu şekilde yapabiliriz. Yaradan’a dünyevî kaygılar ve şartlar arasında ulaşabilmek mümkün değildir. İçinde yaşadığımız ‘âlem onun tezâhürlerinidir. Bu nedenle ‘arazdır. Cevhere kavuşma, ancak bu dünyâyı terkle imkân dâ’iresine girer. Bunun için sâlik terk-i mâ-sivâda bulunmalıdır. Oysa şairimiz henüz bu merhaleye varamamış. Bunun için kalbi sürekli kan ağlamaktadır. Sevgiliye mevcûd şartlar içinde ulaşamayacağına göre o da, sıradan diğer kullar gibi âhireti beklemekle iştiğâl etmek zorundadır. Zîrâ şeri’atta ru’yet cennet ve cehennemle ortaya çıkacaktır.

Muhkem kitâbımız da içeriğinde nâr kavramına epeyce yer vermiştir. Bu mefhûm; âteş (Bakara –17, Neml-7 vd.) ve cehennem âteşi (Nisâ-10) anlamlarıyla yaklaşık otuz âyette ilâhî lisânla biz insânlara ifâde edilmiştir.

Sulb-i necîb seçkin zümre anlamına gelen arapça iki kelimenin fars dil kurallarına uygun olarak kurulmuş tamlama şekli. Sulb; omurga kemiği, döl, zürriyet, zümre, sert, katı meallerini taşımakta. Necîb; soyu temiz olan, asîl, seçkin, elit anlamlarına gelmekte. Bir üst dizede şairimiz, sevgiliye döktüğü kesintisiz-biteviye kanlı yaşlar- dan bahsetmekteydi. İkinci mısra’ ile beraber şairimizin kanlı yaşlar dökmesine ikin- ci bir vesîle daha eklenmekte. Klâsik şiir mantığını aşan bir sebep bu. Zira aşıklar yukarıda da dillendirmeye çalıştığımız gibi sevgili için ağlamayı bir hüner saymışlar- dır. Ancak burada marjinal bir yaklaşımla karşılaşıyoruz. Şairimiz aynı zaman da âmiyâne bir ta’bîrle beceriksizliğine göz yaşı döküyor hem de kanlı ve âteşten.

Aykırı bir ivme kazanıyor beytimiz. Şairimizin nesli sevgililerine sahip olurken, şairimiz oturup hüngür hüngür ağlıyor. Tasavvufî bir mantık çerçevesinde düşünecek olursak; bu halde de şairimizin soyu seyyid ve şerîflerden gelmekte. Hepsi de mürşid derecesinde insanlar. Mısra sahibi demek ki bu merhaleye varamamış henüz. Çaresizliğine yanıyor ve elinden ağlamaktan başka bir şey gelmiyor.

Biribirine zıt gibi gözüken iki mısra’ arasında enteresan bir semantik-bağ kurgusu var. Sirişk-i kalbin dem-â-dem nâr tutması, şairin sulb-i necîbinin ser-tâ-pâ yâr tut- masıyla ilintili. Eserden müessere geçiş söz konusu. Kelâmî bir söylem bu, yani küll içinde cüz’ü anlatmak ya da neslinden yola çıkarak nefsini tanımlamak.

Ser-tâ-pa baştan ayağa anlamında iki zıt sözcüğün kalıplaşması sonucu ortaya çıkmış farsça bir zarf. Aslı ser-tâ-pâydır. Beytimizde aliterasyon harflerden daha ziyâde eklerle sağlanmış. Yâr, sevgili ma’nâsında yine farsça bir sözcük. Bu mazmûn üzerinde daha önce çok durduk. Yârin aşığa yüz vermemesinden, belâ kaynağı olmasından vs. gibi.

Şimdi ise bu sözcüğün çağrışımlarını ve kullanım şekillerini sizlere göstermekte büyük faydalar mülâhaza ediyoruz:

Çâr-yâr (Çihâr-yâr); kelime anlamı dört dost demek. Istılâhi ma’nâda ise, Osmanlı şiir geleneğinde dört halifenin evsâf-ı şerîfesini/kıymetli özelliklerini (Hz. Ebûbekir, Hz. Ömer, Hz. Osmân, Hz. ‘Alî) anlatan medhiyelere ve na’tlara verilen isimdir. Cihâr-yâr-ı güzîn de denir.

Yâr-ı kadîm, eski dost demektir ve Rasûlu Ekrem’den kinâyedir. Yâr-ı ğâr, mağara dostu anlamına gelir. Peygamberimize hicreti esnâsında yoldaşlık eden ve mekkeli müşriklerin ta’kîbinden kurtulmak için mağaraya sığınan ilk mü’min ve aynı zamanda peygamberimizin kayınpederi Hz. Ebûbekir’in sıfatıdır.

Yâr-ı bî vefâ, vefâsız sevgili; yâr-ı cân, samîmi arkadaş; yâr-ı cefâ-kâr, cefâ çektiren sevgili, yâr-ı dil-sitân, gönül alıcı sevgili vb. tamlamaların hepsi divân şiirindeki sevgilinin karakteristik motiflerini göstermektedir.