“Neşeli bir dünya olacak kuşkusuz, insan dimağları dışında her yerde ışık ve gürültü olan bir dünya; böylece son medeniyetin çöküş çatırtısı bu devamlı gürültü arasında duyulmayacak bile”
Sir Herbert Read
İnsanoğlu oluş sürecinde devamlı bir “sorgulama” içindedir. Sorgulama “Ben neyim?” sorusuyla başlayıp, ardı arkası kesilmeyen sorularla devam eder. Bu sorulara cevap arayan insan, bulduğu cevabı(cevapları) sorgulamaya başlar ve “varoluşun sancısı” hissedilmeye başlar. Varoluş sancısı, kimi zaman dönemin gerektirdiği toplumsal yaşamının bir ürünüyken; kimi zaman da vicdanın kaşıdığı içsel travmaların meyvesidir. Toplumsal yaşamın ürünü sancılar, sahte gebelik sancılarına benzer. İnsan, sahte gebelikteki gibi gebeliğin gerektirdiği tüm fiziksel semptomları gösterir fakat sonucunda gebe olmadığı anlaşılır. Zira toplumsal yapı insan zihninin vicdanı egale ederek refleks düşünmesine yol açar. Refleks düşünce tarzının getirdiği, vicdani olanı somutlaştırmasıdır. Somutlaşan düşünce, vicdani arayışa son verip kendi hegemonyasını kurar ve ardından Orwell’in “Havyan Çiftliği”ne benzer, “düşünce için düşünce” felsefesi icad eden misyoner bir yapıya dönüşür. Bu düşünce sistemi vicdani değil, toplumun psikopatolojisinin esiri olmuş; kof; boş; anlamsız; bilinmez; “düzenin oyuncağı” bir “sistemcik” olur. Vicdan; özünden sıyrılıp, toplumun psikopatolojisine yem olursa saflığını kaybeder.
Düzen, toplumun psikolojisini belirleyen, onun düşünce alanının sınırlarını çizen, yaşama alanını akvaryuma alan yapıdır. Bu yapı, toplumun damarlarının içinde dolaşan kan gibi ona hayat verebileceği gibi, vücudundaki bir tümör gibi onu içten içe bitirebilir. Buna, o toplumun aydınları karar verir. Ali Şeriati “İslam Bilim”de bize iki türlü düzen tanımlar “ Birinde toplum kendi yazgısını elinde bulundurur ve herkes onun için, onu korumak için çalışır. İkincisi ise bireylerin mülkiyeti ellerinde bulundurdukları, yazgılarına sahip oldukları, hem de toplumun yazgısını belirledikleri düzendir.”. Bizim “düzen” konusundaki kıstasımız toplumun genel eğilimidir. Toplumun genel eğilimi iyiye yol alıyorsa, o toplumun düzeni genel eğilimi kötüye yol alan topluma nazaran daha “hakiki”dir.
“Hakikat” insan nezdinde ulaşılmaz bir kavramdır. Hakikat kavramı insanoğlu tarafından nesneler için geçerlidir. Zira insanoğlu nesneleri kapsar fakat özneleri kapsayamaz. İnsan, yalnızca nesne hakkındaki hakikate ulaşabilir; özne hakkındaki hakikate sadece “yaklaşabilir”. Bu durum Ali Şeriati’nin iyilik-kötülük diyalektiğini tanımlamasına benzer:”Aydınlık-karanlık, Allah ve İblis çatışması, insanların dünyasında gerçekleşir. Allah-İblis toplamı ise insan demektir. Yoksa dünya, mutlak ve rakipsiz saltanat, Allah’ındır. Dünyada hep aydınlık, iyilik ve güzellik vardır. Orada hayır ve şer çatışması yoktur. Orada şeytanın yeri yoktur”. Hakikat de aynen Ali Şeriati’nin iyilik kötülük diyalektiğinde yaptığı tanımı gibi insan için geçerli bir kavramdır. Denklemden insan çıktığı zaman, Allah için her kavram hakikidir. İnsan hakikate yaklaşıp uzaklaşabilir fakat mutlak hakikate ulaşamaz. İyilik ve kötülüğe yaklaşıp mutlak iyi veya kötü olamayacağı gibi…
Buraya kadar “kendimizce” bazı kavramları izah ettik. Asıl anlatmak istediğimize yavaş yavaş yaklaşıyoruz.
Vicdan muhasebesi yapan insan, bazı çıkarımlarda bulunur. Bu çıkarımlar, dönemlere göre farklılık gösterir. Kaos dönemlerinde vicdan amacından sapabilir. “Kaos düzeni” insana kendi düzenine uygun çıkarımlarda bulunmasını dikte edebilir. Vicdandan çıkan ses, yolunu şaşırabilir. Yalçın küçük, “Sırlar” adlı kitabında kaos dönemlerinde toplum muhayyilesinin ne tür çıkarımlarda bulunabileceğinin örneğini verir:”….Mesihler varsa ve mistizm yükseliyorsa, yenilgiler, yoksullaşma ve kötümserlik zamanı olası gerekiyor. Anadolu’da tarikatların kök salma tarihini Cengiz işgali ile birleştirebiliyoruz.” “kıyamet düşüncesi ve yoksulluk, sufizme büyük bir kuluçka fabrikası görevi üstlenmişti.”
Kaos dönemleri, toplumların psikopatolojik durumlarını ortaya çıkarır. Belirsizlik durumlarında toplumlar refleks düşünceler geliştirirler. Bu dönemler toplumların depresyon dönemleridir. Depresyon dönemindeki toplumlar, Cengiz işgalindeki toplum gibi, kendilerine bir “değerli öteki” icad eder ve ona sarılırlar. “Bilimlerin vicdanı psikiyatri” kitabında doç. dr. Erol Göka depresif bireyi tanımlar:”Depresyona eğimli kişiler, öyle bir kişilerarası ilişki biçimi ve yaşam örüntüsü geliştirmişlerdir ki, yaşamlarındaki “değerli öteki” ile ilişkilerinin hep en üst düzeyde olması beklentisi içindedirler. Depresifin yaşamındaki “değerli öteki” bir insan olabileceği gibi, pekâlâ bir rol, bir amaç da olabilir. “Değerli öteki” ile kurulan ilişki depresif kimse için öyle önemlidir ki, giderek tüm insanlarla ilişkilerini ve yaşam tarzını belirleyen bir inanç sistemine dönüşür”. Depresif bireyin tanımından yola çıkarak depresif toplumun tanımına da ulaşabiliriz. Depresif toplumun tanımı bize post modern çağda bireyin topluma dayalı sarıldığı “değerli öteki”leri ve vicdan muhasebesi yapan bireyin yanılgısını gösterir. Segmentlere bölünen toplumlarda zuhur eden fikir çatışmaları, düşünen bireyi de kendi “segmenti”ne, başka bir deyişle “değerli öteki”sine köle haline getirir.(Toplumlarda görülen radikal-ılımlı İslam, Şii-Sünni, selefi-sufi, laik-anti laik, küreselci-ulus devletçi… Gibi segmentler toplumun depresif durumuna örnek teşkil edebilir.)
Buraya kadar bahsettiklerimizden, vicdan muhasebesi yapan bireyin “tohum çatlaması” anında yaşadığı hezeyanları ve düştüğü yanılgıları anlamak zor olmamalıdır. Kaos ortamında varoluşunu sorgulayan birey, kendine “değerli öteki” yaratıp varlığını ona dayar. Vicdanının yarattığı, psikolojisinin yarattığına dönüşür ve bilinçsizce “misyoner” bir tavır takınıp, “değerli ötekisi”ne sahip çıkacak “başkalarını” arar. Post modern sürecin toplumlara dayattığı bu karmaşa, karşımıza, “hakiki ve simülasyon” arasında düşünen aydının gel-gitlerini aşma sürecinde düştüğü hatayı açıklar.
Hakiki “tohum çatlaması”,bireyin toplumun baskısından sıyrılarak vicdanının baskısına sığındığı anda gerçekleşir. Tohum çatlaması yaşayan birey, toplumun ona dayattığı fikirlere karşı çıkar, “putları kıralım” dediği zaman “putları nasıl kıralım?” “kırdıktan sonra ne yapmalı?” sorularına da çözümünü sunar. Geçmişe baktığımızda tüm peygamberler ve düşünürler, toplumun dayattığını reddetmiş, toplumdaki sahte(simülasyon) inanışları gerçeği ile değiştirmiştir. Sahte, gerçeği ile değişmedikçe, toplumun aydınlanması mümkün değildir. Bu çerçevede günümüz aydınının görevi de “sahte”yi gerçeği ile değiştirmektir. Ali Şeriati’nin deyimiyle “devrimci rehberlik”tir.”toplumun hareket ve değişiminden sorumlu olan ve insanın yaratılış felsefesindeki ilahi takdirinin gerçekleşmesi için çabalayan bir rehberlik”
Bu çıkarımlardan sora kaos döneminde yaşayan aydının profili çizilebilir. Kaos döneminde yaşayan aydının ne yapması gerektiği de tavsiye edilebilir: Toplumun psikopatolojisine kapılıp depresif bir ruh haliyle amacını, yaşamını idame ettirebilmesi için “değerli öteki” hâline getiren değil, vicdanından gelen “saf” sesi dinleyip toplumun psikopatolojisini düzeltmeye çabalayan; düzene karşı görünüp düzene oyuncak olan değil, düzeni oyuncağı haline getirip zamanı gelince onu yıkabilen; gelişen olaylara “refleks” tepkiler gösteren değil, onların “simülasyon” olduğunun bilincinde, taraf olmayan; topluma “hakiki” olanı yani insanın yaratılı felsefesindeki ilahi takdiri, onu “küçük adam” yerine koymadan önce onu “küçük adam” haline getiren felsefeyi altüst eden “devrimci rehber aydın.
Toplumunu tanıyıp ona inanan bir aydın için düzeni yıkmak için anarşizme, kapitalizm yerine komünizme(devlet kapitalizmine) ihtiyaç yoktur. Zira düzenin ışığı ve gürültüsünden nasibini almayan bir dimağ, çöküşün çatırtısını duyacaktır.
Son yorumlar
3 sa. 41 dk. önce
5 sa. 20 dk. önce
8 sa. 10 dk. önce
10 sa. 7 dk. önce
10 sa. 43 dk. önce
11 sa. 37 dk. önce
2 gün 1 sa. önce
2 gün 3 sa. önce
2 gün 6 sa. önce
2 gün 6 sa. önce