renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Nihan Kaya Üzerinden Meçhule Yargılı Bir Eleştiri

[Türkiye üzerinde oyun oynayan insanların anlamadıkları tek kale kaldı: Şiir!]
İsmet Özel

Yazımıza başlamamıza Nihan Kaya’nın Dergâh’ın Aralık sayısında yayımladığı bir yazı sebep oldu. Derkenar başlıklı bölümde şu yazılar ilk bakıldığında yazara safi bir haklılık payı vererek hafızamıza kazınıyor; “Şahsi olarak bir eser hakkında kötü bir şey yazmaktansa yazmamayı tercih ederim… Bir kimse bir eseri kötü buluyorsa, o eser üzerine söz söylemeye neden zahmet eder; buna anlam veremiyorum.”

Bizim bu yazıda inceleyeceğimiz Nihan Kaya'nın bütün yazısı değil, yukarıda zikrettiğimiz kadarıdır. Bu düşüncenin doğruluk payı içerebilmesi için, bütün yazı ve eserlerin yazarlarının yazılarına salt doğruluk ve içten bir kalbi hisle başlaması gerekir. Bu da hiçbir yazarın art niyetli olmaması anlamına gelir. Şimdi yazacağımız her şeyi birer misalle daha kolay anlaşılır kılacağız. Nihan kayanın düşüncesini, modern şiirimize uyarlayalım ve bir an düşünelim; Asıl Türk şairi ve kendisine yine kendi tarafından ya da bir amaca hizmet edenler tarafından verilen unvanla adı şaire çıkmış insanlar olsun. İki bölüğe ayrılan bu şairlerin birincisi Türk şiirine gönül verenler, diğer bölük ise Türk şiirini bir emir doğrultusunda yıpratmaya yönelik şiir yazanlar.

Eleştirel yazılarda objektif olunmasından hep bahsedilmiş olmasına rağmen, biz bu ezberi bozup bir taraf tutacağız ve bu taraf; Türkmenliğimizi korumamıza hizmet eden taraf olacak. Asıl Türk şairlerinin tarafı olacak. Yazımızın dikkat çekilmesini istediği taraf ise ötekiler olacak. Buna şaşanlar olacak belki, peşin bir önyargı getireceğiz düşüncemize; Türk şiiri hangi kelimelerle yazılırsa yazılsın, kim kaleme alırsa alsın ve hangi şekle bürünürse bürünsün Türk ve İslam normlarıyla hareket etmek zorundadır. Türkiye şiiri bu söylediğimiz iki unsurun herhangi birinin eksik olmasıyla aşırı bir şekilde aşınmaya, yozlaşmaya ve içi boşaltılmaya hazır hale gelecektir.

Siz alıp; Avrupa, Amerika (hangi gâvur olduğu önemli değil) normlarını yazıya dökerseniz bir de utanmadan, bu Türk şiiridir derseniz ortaya gülünç bir şey çıkarırsınız. Görsel şiir adı altında, ressamın işini(sanatını) şaire yüklerseniz[buna şiiressa deseler şairlerimiz onurlarını kaybetmezler en azından:)] ve buna şiir derseniz gülmeyi bırakın küfredilmeye layık bir hale gelirseniz. Görselliği meşrulaştırmak adına coğrafyadaki grafik yoluyla anlatımı örnek gösterirseniz, biz de deriz ki; Teknik okullarda mekatronik adında bir bölüm vardır. Bu bölüm birçok alanın birleşiminden doğmuştur.(Mekanik, elektrik, elektronik, bilgisayar dallarından teşekkül eder) Şiiri bu şekilde resme dökerseniz veya sözlü anlatımla gelişen bu sanatı farklı unsurlarla birleştirirseniz, nihayetinde şiiri teknikleştirip anlamdan yoksun içi boşaltılmış bir şey olarak karşınızda bulursunuz. Türk şiirini en etkili şekilde aşındırmaya uğratmış olursunuz.

Nihan Kaya'nın düşüncelerini hafızamızın bir köşesinde tutarak düşünelim; Günümüzde farklı coğrafyaların, kültürlerin de şiir anlayışı Türk şiir kalıbında yer bulmaya çalışıyor. Türk şiirinin kabul etmediği kıstasların zorlayarak şiirimize yamanması söz konusu. Kaldı ki şiirimize suni bir yolla monte edilmeye çalışılan unsurlar ve biçimler batı şiiri tarafından bile doğru dürüst kabullenilmemiştir. Şu ana kadar yazdıklarımız şu düşünceyi yazabilmek için gerekliydi ve şimdi yazacaklarımız bir gelecek tasavvuru niteliğinde; Yukarıda saydığımız unsurlarla şiir yazma üslubu kazanmış insanlar şiir yazıyoruz diyerek ve çeşitli yayım organları geliştirerek 1990–2010 kuşağında yer tutuyorlar. Bu yirmi yıllık kuşak Türk şiiri adına Türk edebiyat tarihinde kara bir leke olarak kalıyor. Asıl şairlerimiz bunları adamdan dahi saymayıp göz yumuyorlar ve başıboş bırakıyorlar. Onlar da boş durmuyorlar. Türk şiirini yok etmeye yönelik ve Türkçeyle yazılmış farklı bir cephe oluşuyor. Adını edebiyat alanında duyurmanın peşinde olanlar ve günlük eylemleri yönlendirmeye, yönetmeye yetecek kadar konuşma bilgisine sahip olanlar, iki anlamsız şekil ve dahi lügatimizde yeri olmayan kelimelerle cümle toplulukları oluşturuyorlar. Neden adım dergilerde kitap kapaklarında bulunmasın düşüncesiyle kendilerine şair diyenlere ve yayım organlarına iki yağ yakıyorlar, adlarını şaire çıkarıveriyorlar…

Nihan Kaya'nın en başta zikrettiğimiz düşüncesiyle hareket edersek, Bu saydığımız ve olmasını istemediğimiz kötü niyetlerin gerçekleşmesine sebebiyet veririz. Bunların gerçekleşmemesi için, şiirimizin namusuna göz dikenlerin hak ettiklerini vermek bizim boynumuzun borcudur. İsmet Özel’in bizi farkına vardırdığı tek şeyi de kaybetmiş oluruz. Türkü tarih boyu var eden tek kalemiz de bu şekilde düşmüş olur. Türk bir şey yapmışsa şiirle yapmıştır ve var edecekse yine şiirle bunu yapacaktır. Bu derece elzem olan ve Türkün ciğeri, kalbi olmuş parçasını çürütmelerine müsaade etmeyeceğiz.

Yazımızı Nihan Kaya’nın cümleleriyle noktalayalım; “Kendisini konuda yetkin gören kimse eksik bulduğu yapıtı istiyorsa tabiî ki eleştirebilir, faydası olacağı yerde eserin tavsiyelerde bulunabilir, sorunlu olduğuna inandığı noktalara dikkat çekebilir.”

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.

Neo İslamcı Modern Türk Şiiri

Merhaba

Türk Şiirinde Avrupai ve Amerikanvari söyleyişlerin ve şiirin akışının bu kanallardan beslenerek değiştirilmesinin filan da bir eleştirisi yapılıyor gibi olmuş yazınız! Ama açık olmamış. Yani açıktan ve direk söylemeniz lazım, şu adamı, bu adamları, o akımı, falanca dergiyi kast ediyorum gibi. Daha sonra örnekler vermeniz lazım karşılaştırmalı olarak. Gerçek anlamda bir eleştiri yazısı yazıyorsanız.

Mesela eleştirisini yaptığınız ve beğenmediğiniz şiir türünden örnekler verip, size göre, tasvip ettiğiniz, damak tadınıza hitab eden şiirleri de bunun karşısına koyarak bundan da bir kaç örnek gösterek yazıyı açık hale getirmiş olabilirsiniz.

Ben şiir adına düşüncelerinizi biraz fazla içeriye dönük veya içe kapalı buldum. Yani kendini dünyaya kapatan ve kısıtlı bir alandan yararlanan bir şiirden söz eder gibisiniz. İsmet Özel'le başlıyorsunuz ama yazınıza. Özel, Fransız, İngiliz ve Amerikan şiirinden oldukça faydalanmıştır. Bunun etkisini ve hatta zaman zaman Almanca, İngilizce vesair ecnebi -yani gavur- diline ait söyleyişlerle şiirine girişini gösteriyor. Sezai Karakoç'ta hem doğu hem batı şiirini takip etmiş, çeviriler yapmıştır. Âkif Arapçayı ve Fransızcayı çok iyi bilirdi ve her iki dilde en iyi verilmiş eserleri okurdu. Necip Fazıl Fransa Sorbone' da okudu, Türk Şiirinin yanında Fransız Edebiyatını iyi bilirdi, Nazım Fransıcayı çok iyi bilirdi, Fransız, Rus şiiri bilirdi, Garip Akımının özellikle Fransız Şiirinden etkilendiğini biliyoruz, o sıralar Fransızca popüler ve bilinen bir dil olduğu için Türkiye'de. Asaf Halet Hint'in büyüsü altındaydı, İkinci yeni Avrupa ve Amerika şiirini bir şekilde takip etmiş, gördük.

"Siz alıp; Avrupa, Amerika (hangi gâvur olduğu önemli değil) normlarını yazıya dökerseniz bir de utanmadan, bu Türk şiiridir derseniz ortaya gülünç bir şey çıkarırsınız."

Neresi gülünç bunun mesela? Türk Şiirini çerçeve içine alıp, etrafını tel örgülerle, çitlerle kapatıp, bir kasanın içine mi tıkacağız? Türk Şiiri bu tel örgüler, bu kapalı alan içinde kendi yatağını bulacak ve dünya şiirine kafa tutup sürekli gelişecek mi diyorsunuz? Divan Şiiri bize yeter, neo-tasavvuf şiirinden Necip Fazıl'ı ve Sezai Karakoç'u, tasavvuf şiirinden de Mevlana ve Yunus Emre'yi temel alırız ve böylece üçüncü Neo-İslamcı-Tassavufi şiiri kurabiliriz böylece kendimizi Avrupa ve Amerikan şiirlerine karşı kapatırsak? Bu mudur?

İnsanlar pasaportsuz yabancı ülkelere giremiyor mesela. Şiir girebiliyor ama. Şiirin pasaportsuz dolaşabilme imtiyazı var. Özellikle uzay-çağı şiiri için geriye çekilme, içe kapanma, alanı daraltıp, kendini tel örgüler içine hapsetmek gibi bir durumu söz konusu değil. Kalkıp Türk Şiirinin damarlarını keserseniz ve biz gerçek, hakiki İslamcı Türk Şiiri yazacağız derseniz hava alırsınız afedersiniz. Hz Ali, "İlim gayrı müslimin ağzında olsa bile gidip alınız" buyuruyor. "Şiir gavurun ağzında olsa bile gidip alalım" o zaman. Şairin tıkanma dönemleri vardır mesela. Yeats'in gyre'ler sistemi gibi helezonik çemberler düşünün. Bir çemberin etrafında dönüyoruz. Yükselip, yükselip birden düşüşe geçiyor şiir. Şimdi şairin böyle bu durumda ikinci bir daireye sıçraması gerekir. Aynı dairede sürekli dönmeye devam ederse kendini tekrar ede ede fünyeyi çekip intihar etme durumu söz konusu olacak. Yeats'in tarih teorisinde birden çok birbirinin içine girip çıkan harici ve dahili çemberler var, ve yükselişin sürekli değiştiğini ve bir yerde düşüş başlarken yükseliş bayrağını başka bir gyre'ın, halkanın aldığını filan söylüyor. Şair kendini tekrar ettirdiğinde ve aynı şeyleri pelesenk haline getirdiğinde ya emekli olur ya da çıldırır. Stephan King kalktı ve artık roman yazmayacağım dedi, kendini tekrar ettiği için.

Pakistan'ın büyük şairlerinden Faiz Ahmad Faiz''e sormuşlar, "kendi şiirleriniz muhtaşem ve o kadar görkemliyken neden başkalarından şiir çeviriyorunuz?" diye. "Belli bir süre sonra kendimi tekrar ediyorum, bunu üzerimden atmak, yatağımı değiştirmek ve yeni ilhamalar bulmak için" diye bir şeyler demiş.

Türk Şiiri bana yetmiyor mesela. Sadece Türk Şiiri okuyarak beslenmeye kalkarsam ve yapılan şeyleri yapmaya devam edersem, silik ve gereksiz bir adam olarak kalırım. Yeni bir şey söz konusu mudur? Bence ve felsefik olarak mümkün değil. Platon, "güneşin altında söylenmiş hiç bir şey yeni değildir" diyor.

Ama biz sentez yapabiliriz. Türk Şiirini bir yanına koyarsın, Batı Şiirini bir yana koyarsın, Doğu şiirini öbür yanına. İş bu Türk Şiiri ne doğuludur ne batılı, ikisinin arasında kalan daha başka bir şeydir. Bunları okursun, okursun, Türkçeye çevirirsin, özümsersin, idrak edersin ve sana yakın gelenlerine öykünerek yeni bir şeyler yapmayı denersin. Böylece pratikte yeni bir şey, teoride ise denenmiş ya da söylenmiş bir şey elde edersin.

Amerikalı antiamerikancı T.S. Eliot, İngiliz Metafizik Şairi John Donne'dan aşırı derece de etkilendi mesela. Aralarında çağlar var. Eliot, Hristiyan İngiliz Şiiri yazdı. Zaman zaman şiirlerinde direk İncil'den iktibas ettiği ayetleri görüyoruz. Bizse İslamcı Türk Şiirinden konuşuyoruz. Konuşalım. İslamcı Türk Şiiri yazmak isteyen bir şair, Hristiyan Metafizik Şairi, biz de tasavvuf şiiri diyelim, mesala John Donne okuyup İslamcı Türk Şiiri yazamaz mı? Ya da şiirini besleyemez mi bunlarla?

Adı üstünde Modern Şiir diyorsunuz, modern şiir derken bugünkü dünya şiirini anlarız, Modern Türk Şiiri derken daha başka bir şey. Alanı daraltılmış, daha kıyıya çekilmiş, kendine has bir şiir. Peki bu şiiri kendine has yapıp, diğer dünya şiirlerinden, mesela Fransız Şiirinden ya da İngiliz şiirinden ayıran parametreleri nelerdir, ne olabilir?

Modern Türk Şiirinden bir şair okuyorsun, bir bakıyorsun adam Mallarme oluyor, bir bakıyorsun Mayakovski, Pound, İkbal, İmrul Kays oluvermiş. Bütün bunlar yapılmış ama. Yani güneşin altında söylediğin hiç bir şey yeni olmuyor. Adam yaptığı şeyin ilk kez denendiğini sanıyor belki. Tesadufi, raslantı eseri aynı şeyi yakaladı.

"Buna şaşanlar olacak belki, peşin bir önyargı getireceğiz düşüncemize; Türk şiiri hangi kelimelerle yazılırsa yazılsın, kim kaleme alırsa alsın ve hangi şekle bürünürse bürünsün Türk ve İslam normlarıyla hareket etmek zorundadır."

Bu düşünceye bugünkü koşullarda İsmet Özelciler varabilir diye düşünüyorum. Gerçi İsmet Özel'in Türk kelimesinden Müslüman anlamını kast etmesi yeni bir şey değil, ilk defa söylenmiyor. Güneşin altında olan bir şey olduğu için bu da yeni bir şey değil. Özellikle 14. yüzyıldan itibaren batıda Türk kelimesinin Özellikle Osmanlı topraklarının himayesi altında yaşayan farklı etnik Müslüman grupları kast ediyor. Bunun yanında Afrikalı bir Müslüman'a da Türk diyorlar. Shakespeare'in Othello'sunda Afrikalı Othello'nun kendisi başlı başına bir Türk mesela. Marlow, doğudaki müslümanları Doctor Faustus'unda Türk olarak çağırıyor, Henry Fielding, "en pis, rezil, kötü Hristiyan bile, en temiz, iyi kalpli Türkten daha hayırlıdır diyor." Bunların Türklükten kast ettiği Müslümanlık.

Bu babta yani Türk kelimesiyle Müslümanlığı bir tutarak bir konsensusa varırsak, bu önermeni yani Türk şiirinin İslam normlarıyla hareket etmek zorunda olduğunu söylemende ittifak edebiliriz. Öbür türlü Türkçe sözlü hafif amerikan şiiri ya da rus, getto şiiri filan olur her halde. Bu açıdan mantıklı ve tuttuğum bir önerme olmuş.

"Siz alıp; Avrupa, Amerika (hangi gâvur olduğu önemli değil) normlarını yazıya dökerseniz bir de utanmadan, bu Türk şiiridir derseniz ortaya gülünç bir şey çıkarırsınız. Görsel şiir adı altında, ressamın işini(sanatını) şaire yüklerseniz[buna şiiressa deseler şairlerimiz onurlarını kaybetmezler en azından:)] ve buna şiir derseniz gülmeyi bırakın küfredilmeye layık bir hale gelirseniz."

Bu cümleleri yukarıdaki açıklamalarla okursak metin daha açık hale geliyor. Yani Türk kelimesinden Müslümanlığı dolayısıyla Türk Şiiri denilince İslamı Normları algılıyorsak, batı normlarıyla Türkçe sözlü yazılan şiirin Modern Türk Şiiri olamayacağı söz konusu. Buna ben de katılıyorum. Çok da mantıklı üstelik.

Bu arada Visual Poetry, Pattern Poetry ya da Görsel Şiir denilen şey yeni bir şey değil, bunu biliyoruz. İ.Ö. 4. yüzyılda görsel-şablon şiirleri (pattern poetry) tecrübe etmiş olan Rodoslu Simias'tan beri, bu iş var ve o günden bugüne görsel işlerin şiir olup olmadığı tartışılıyor. Kabul etmediğinizde sizi gelenekçi, geri kafalı filan olarak sıfatlayarak işi halletmeye, yönlendirmeye filan çalışırlar. Tabii sanatın tüm kollarına açık ve saygılıyız biz o da var.

Son olarak biz İslamcı Türk Şiirinden ne anlarız ya da nedir bu şiir? İçinde takke, tehbih, seccade, hac yolu, namaz, selam, kuşlar ağaçlar olan şiirlere mi İslamcı Türk Şiiri diyoruz acaba?

selamlar

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

şiir

Şiir, Türk şiiriyse Türk şiiridir. İslamcı demeye gerek yok. Türk şiiri nedir dersek, cevap, adı üzerinde kendini Türk'e bağlamış şiir olur. Türk'e, Türklüğe, Türkiye'ye.

Türkiyenin varlığı neye bağlıdır, neyle ayaktadır ve ayakta kalabilir; bunu da herkes kendi düşünsün.

Türkiye'nin varlığı kendine bağlı. İnancı, ahlakı, normları.. Sonuçta biz de yayılmacı bir milletiz, ama tüm hareketler içten dışa doğrudur, değil mi? Varoluş ölçülerimizi ayaklarımızı bastığımız yerden alıyoruz. Dışarıdan aldığımız ölçüler neler; Batılı bir kişinin, karekterin mücadelesi, aklı, metodu bizi etkileyebilir.

Adam doğru için, doğruluk için savaşmıştır, şiirle savaşmıştır ve bir ahlak-metot ortaya koymuştur, ondan etkilenilebilir elbette. İnsanız yani.. Ama ondan başka bir şey değilsen, etkilendiğin kişinin bir parçası gibi duruyorsan veya o etkiyi kendisiyle karşılaştırabilecek bir yeniliğe ulaştıramadıysan varlığın tartışılır.

Konu, rahatça anladığımız gibi, Batılı birinden hiçbir şekilde etkilenmemek, faydalanmamak değil. Mehmet Akif'in, İsmet Özel'in Fransızca bilmesi değil konu. Veya başka birilerinin başka başka şeyleri..

Yakup Pekdemir de öyle bir şey demiyor, benim anladığım kadarıyla.

Yazdığın metinden senin kim olduğun, nereli olduğun anlaşılsın diyor. Genel olarak.

Burak Sezer'e Cevap

Mustafa Burak bey yorumunuzdan dolayı öncelikle teşekkürler. Yazımızın başlığından da belli olacağı gibi bu yargılı bir eleştiri. Bu yazıda biz tarafımızın belli olduğunu peşin bir kesinlikle arz ettik. Bize örnek olarak gösterdiğiniz(bahsini yaptığınız) yazarlar bir amaç doğrultusunda batı menşeli kalıpları ya da fikirleri kullanmışlardır. İsimlerini zikrettiğiniz yazarlar Türk milletini en kavi biçimde sarmalayan şahsiyetlerdir. Kaldı ki bu isimler benim tasvip etmediğim toplulukta katiyen yer alamaz. Biz batı düşüncesinin ne zaman karşısında oluruz: Eğer haçlı seferlerinin uzantılarını biz şiirde sezinliyorsak karşı bir mücadeleye geçeriz. Tekrar edecek olur isek; İsimlerini saydığınız bu büyük şahsiyetler, Müslüman Türk’le yekvücut olmuş insanlardır. Batıdan beslenen gelişimlerini Türkiye’yi batılılaştırmak adına değil kendi milletine bir savunma mekanizması oluşturmak içindir. Onlara karşı onların silahlarını kullanma dersek daha doğru olur. Yazı adına konuşmak gerekirse, bunu şuradan çıkartmak mümkündür: Türk şiiri hangi kelimelerle yazılırsa yazılsın, kim kaleme alırsa alsın ve hangi şekle bürünürse bürünsün Türk ve İslam normlarıyla hareket etmek zorundadır. Türkiye şiiri bu söylediğimiz iki unsurun herhangi birinin eksik olmasıyla aşırı bir şekilde aşınmaya, yozlaşmaya ve içi boşaltılmaya hazır hale gelecektir. Bununla anlatılmak istenen şekil yürürlüğü değildir.

Akif, Kısakürek, karakoç ve özel söylediğimizin dışında şeyler yapmamışlardır.Hepsi müslüman türk kimliğini korumak için birer dava üretmiş ve cephe oluşturmuş insanlardır.

Hz. Ali’nin Sözünü(İlim gayrı müslimin ağzında olsa bile gidip alınız) ne zaman gösterebilirisiniz, bunu iyi tayin etmek gerekiyor galiba.Bu sözü nasıl anladığımız da başka bir konu.

Yazımızda kasdettiğimiz herşey, söylemi denetleme(inceleme) tarafından incelenmiş galiba. Fakat bizim kasdını yaptığımız şey niyetti. Batı düşüncesi kendini Türkiye’ye empoze etmek istiyorsa buna kesinlikle karşı bir duruş sergileriz. Fakat Türkiyeye, türk ve müslüman kimliğini daha da ileri götürmek için (fayda sağlamak için) batı edebiyatı kullanılıyor ise buna diyecek birşeyimiz yoktur. Bu yazıya paralel olarak ve yazıyı bitirmek için şu hadisi yazsak yanlış olmaz galiba; “Allah'tan faydalı bir ilim isteyiniz. Faydasız ilimden de Allah'a sığınınız.”
Tekrar teşekkürler ve selamlar.