
Kadın, dünya hayatının en hassas dengesidir. O,ilk insandan beri her türlü değişikliğin odak noktasını oluşturmuştur. Tarihi rivayetlere göre, dünyada dökülen ilk kanın, ilk kardeş kanının görünür sebebi bir kadındır: İklima. Yine günümüzdeki Hristiyanlık inancına göre Hz. Âdem’in cennetten kovuluş sebebi olan ve insanoğlunun o günden bu güne kadar kötü bir miras gibi taşıya geldiği ilk suçun(günahın)sebebi de kadındır: Havva.
Uzun yıllardır Batı’dan başlayıp yaygınlaştırılmak istenen ‘kadın hakları ve özgürlüğü’ sorunu temelde, bozulmuş Hristiyanlığın bu yanlış düşüncesinin, yüzyıllardır kadın üzerindeki baskısına bir tepkiyi yansıtmaktadır. Oysa Kur’an söz konusu olay da hem Adem’e hem de Havva’ya aynı sorumluluğu yükler. Hz. Havva’yı suçlayıcı özel bir ifade kesinlikle yoktur.Erkek ve kadının eşitliğinden,birbirinin tamamlayıcısı olduğundan bahseder Kur’an.
Tarihi seyir içinde kadın, hep birbirinden kötü ve insan onuruyla bağdaşmayan uygulamalara muhatap olmuştur. O,ya affedilmez bir suçludur,veya herkesin ortak kullanabileceği bir mal.Ya insanlığı tartışılan bir yaratık veya yer yüzündeki tüm kötülüklerin tek sebebi...
Batıda bu tür anlayışlar varken geleneksel Doğu kültürlerinde de yaklaşım bundan farklı görünmemektedir. Ataerkil anlayış hemen her fırsatta fenomenize edilerek topluma dayatılmıştır.
Kadın haklarından ve özgürlüğünden çokça söz edilen günümüzde durum çok mu farklıdır acaba?Değişen sadece şekiller,fenomenler ve zamandır.
Toplumun sosyolojik anlayışını irdeleme açısından önemli sayılabilecek bundan on-oniki yıl önceki bir araştırmaya veya röportaja burada değinmekte fayda var: Karadeniz Bölgesinde ‘Nataşa’ diye adlandırılan Rus hayat kadınlarından eşlerini kurtarmak uğruna, yöre kadınları özel hayatlarında eşlerine daha alımlı, daha güzel görünmek için gelenekleri dışında kıyafet ve makyajla karşılarına çıkınca ‘Nataşa mı oldun?’ diye şiddete maruz kalmaları paradoksal olarak karşımızda durmaktadır.Namus kadında herşeyken, erkekte elinin kiri anlayışı geleneksel toplumların kadına bakış açısını en primitif(iptidai) şekilde sergilemektedir.
Toplumun olumlu yada olumsuz dönüştürülme ve değişiminin temelinde kadın vardır. popüler kültür,popüler hayat anlayışı, erotizmi kullanarak toplumları bombardıman altında tutarak, benliklerini bulandırmakta, şahsiyetsizleştirmekte; kadını, merkezi algılayıştan orijininden uzaklaştırıp, sadece toplumsal bir nesne olarak görmektedir.O’nu zaman zaman hatta yoğunlukla cinsel açıdan vitrine etmektedir.Bunu görebilmek için en basit olarak televizyonda herhangi bir saatte reklam kuşağına bakmak yeterli olacaktır.Batı(lı) anlayışı çıplaklık kültürünü yaşamın doğal bir görüntüsü olarak benimsetmek için moda adı altında sürekli belleklere bu anlayışı indifa etmektedir. Cinselliği, dolayısıyla kadını reklam malzemesi ve de en büyük tüketici kitle algı(n)masıyla, dönüştürerek onu kişisizleştirme metamorfozuyla karşı karşıya getiren bu çağdaş paganizm,ideolojisini pekiştirmek için 28 şubat sürecinde Fadime Şahin olayında olduğu gibi onu tipik konu mankeni olarak kullanmakta,ya da afrodisyak bir şekle büründürerek ve böylelikle toplumun farklı sosyal katmanlarını kategorize ederek,psikolojik olarak böyle algıla(n)maları için topluma tazyikte bulunmaktadır.Hal böyle olunca ‘öteki’ olarak algılanan yaşayış ve düşünce kültleri sürekli aynı şablondan algılanmaktadır.Ya da ikinci kategorideki ideal(!) kadın modeline özendirilmektedir.Bir çok kadın hakları hareketleri feminizm gözlükleriyle bütün bunları fark etmemiş ya da dünya görüşlerinin uyumundan dolayı,bu alçaltıcı,bir o kadar da bilinçli dönüştürme kumpaslarını görmezden gelmişlerdir.Oysa her iki tipte de kadın(lık) onuru,insan(lık)onuru örselenmiş ve yara almıştır.Kadın onurunu hiç şüphesiz yine kadın korur elbette.Bu koruma ancak belli görüşlere,aidiyet olgusuna saplanıp kalmamış,kendi toplum,cemaat örgüsünün dışında bütün toplumların dertlerini kendi derdi olarak addeden inanışlarla gerçekleşebilir.Toplumsal olarak birbirlerini sürekli ‘öteki’ olarak tanımlayan,alt kültür ve medeniyet yapılarının geçmişte aynı havzadan beslendiğini idrak edemeyen inanışlar,yaşantı biçimleri,hiçbir şekilde genelde insan haklarını,özelde kadın haklarını tek bir adım bile ileriye götüremezler.Bu açıdan bakıldığında sayın Sinan Çetin’in ‘insanlar başörtüsüyle de okuyabilsinler diye AKP’ye oy verdim’açıklaması takdire şayan cesur ve olması gereken demokrat bir yaklaşımdır.Yıllardan beri devam eden başörtüsüne karşı oluşturulan çok sesli ittifaka karşı kaç kadın hareketi veya kadın hakları dernekleri hassasiyet göstermiş ve aidiyet unsurunu arkalarına atıp özgürlükler platformunda bu zulme karşı bir duruş,insanca,kadınca bir tavır sergilemiştir?
Yüksek öğretim kurumlarında her ne sebeple olursa olsun başörtülü olarak eğitim almak isteyen öğrencilerin anayasada hiçbir engel kalmayacak şekilde düzenleme yapılmasına rağmen,bazı sözde eğitimci ve aydınların buna engel olma çabaları ve özellikle de laik(çi) kadın öğretim görevlileri ve entelektüellerin ‘bizim de zorla başımızı örttürmenin yollarını yapmaya çalışıyorlar’ histerisine kapılmaları, insan özgürlüğü temelinde,kadın özgürlüğüne nasıl baktıkları konusunda oldukça manidardır.
Aynı şekilde yukarıda belirttiğimiz Karadeniz kadınının çırpınışına,birçok yuva yıkılırken hangi kadın hakları dernekleri çare olmuştur?Başbakan geçtiğimiz günlerde bazı medya gruplarının gazetelerinde yer alan çıplaklığa gönderme yapmıştı ve ''afedersiniz ama her şey ortada;kim şimdiye kadar size yasak getirdi'' şeklinde açıklama yapmasına cevaben aynı yayın kuruluşları çok önceden kapaklarında çıplaklık objesi kullanmama kararı almalarına rağmen, o hafta dergi kapaklarına çırılçıplak kadın resmi koyarak Başbakan'a şu mesajla cevap verdiler: ''Afedersiniz ama çıplaklık güzeldir'' Böyle bir yaklaşıma hiç bir kadın örgütünden tepki yükselmedi. Oysa öncelikle kadın orjinli kuruluşlar şunu seslendirmeliydiler:''kozlarınızı bizim üzerimizden paylaşmaya hakkınız yok!Bizleri cinsel obje olarak yüzyıllardır kullandınız,artık ne sığ politikalarınıza ne de reklamlarınızda bizleri ve bizim üzerimizden toplumu sömürmenize izin vermeyeceğiz...''
Kadın sığınma evleri açmakla iş bitmiyor;problemi yerinde ve zamanında hiçbir önyargıya kapılmadan,prosodi içinde, hep birlikte tarihsel ve toplumsal bilinçle ve de ortak akıl dediğimiz mekanizmaları çalıştırarak çözmenin çarelerini bulmak zorundayız.
Günümüz Türk Kadını son yıllarda eşit mal paylaşımı,aile içi şiddetin suç sayılması gibi meselelerde önemli bir takım haklar elde etmesine rağmen asıl sorun,kendini yeterince temsil edebilme ,toplumsal alanda aktif rol alma,anne olma vasfıyla temel ve birincil eğitimci konumda olduğunun bilincinde olamama sorunudur.şöyle ki,çalışan kadın ekonomik ve bireysel özgürlük elde etme uğruna istikbali şekillendirecek çocuklarına,şefkati merhameti sevgiyi,erdemi birinci elden verememekte,zaten güneşin doğuşunda iş için evden ayrılan güneşin batışıyla da evine gelen baba çocuklarına yeterli ilgi ve alakayı göster(e)memekte, dolayısıyla anne-baba bu görevi bakıcılara veya kreşlere devretmektedir.Bunun acı sonuçlarını zaman zaman televizyonlarda eğitimsiz bakıcıların çocuklara neler yaptığını görerek tecrübe etmekteyiz.
Aslında bu açıdan bakıldığında çalışan kadın;hem annelik,hem iş hayatı,hem eşlik hem de ev kadını olma açısından değerlendirildiğinde,kendisine çok ağır bir yük yüklemekte,gerçekten de büyük bir özveri içine girmekte ve bunun altında ezilmektedir.Böyle olunca da bu işlevlerden bazıları aksayacak özellikle de ‘annelik’ işlevini yitirecektir.Yeni Şafak Gazetesi 6 Mart 2007 tarihli
yazısında sayın Fatma K.Barbarosoğlu;’iyi anne’ kavramıyla birlikte çocukların bütün sorumluluğu kadınlara terkedildi derken,15 ARALIK2006’daki yazısında annelik olgusuyla oğlu henüz bir yaşında olduğu için ve oğlunun bir daha bebek olamayacağını düşündüğü için doktorasına ara verdiğini söylemektedir. Bu hassasiyeti yüreğinin derinliklerinde yakalayan ve hisseden; ‘Çocuk ta yaparım kariyer de’ fenomenine kuşku ve kaygıyla bakan kaç kadın vardır acaba?
Bu meselenin gerek çocuklar,gerekse kadınlar açısından sonuçları ve çözümlerine açılım getirilmesi maksadıyla pedagoglara ve sosyologlara büyük iş düşmektedir.
Günümüz modern hayat biçimi,geleneksel yaşantıya karşın daha karmaşık,daha kaotik bir hal almıştır.Geleceğin,umudun mimarları olan kadınların,eskiye nazaran,ellerinde teknolojik ve sosyal imkanların fazlalığına rağmen nesilleri zararlı dış etkenlerden sağlıklı izole edecek argümanları maalesef yeterli şekilde ellerinde bulunmamaktadır.Artık geleneksel,örf ve adetlerle,babadan oğula,anneden kıza geçen tecrübi enstrümanlarla nesil yetiştirmek oldukça zor.Çünkü post-modern anlayış ve algılayış küçük dimağları kaos ve bunalıma itmekte, bunu kontrol altına almak ta her şeyden önce anne babaya düşmektedir.Varlığının doğası gereği bu dominant rolü ailede en çok kadın üstlenmek zorundadır.
Bu açıdan kadınlar anne olarak yönetimlerden bir hak olarak her şeyden önce belki de pedagoji eğitimi istemelidirler. Yönetimler de bunu biçki,dikiş-nakış kurslarından daha başat görmeli,bunu nasıl gerçekleştirebileceklerinin yollarını aramalı,bunu tarihi bir görev olarak addetmelidirler.Dünya Kadınlar Günü,Anneler Günü gibi yılda bir kez hatırlama mantığından ve baskısından kurtulup, kutsal varlık olan kadınlarımızı bir kurtuluş anahtarı olarak görüp,hak ve özgürlükler bağlamında ideal olana ulaşmak için sanal özgürlüklerden sadece kadını değil tüm insanlığı arındırmanın,geçmişte var olan postulatını bulmak,ortaya çıkarmak zorundayız.
Ta ki insanlık, hiç de ütopya olmayan gerçek medeniyetle buluşuncaya dek…
Yorumlar
Hangi Özgürlük....
Cts, 08/03/2008 - 19:56 — Esma Gülşöyle ki,çalışan kadın ekonomik ve bireysel özgürlük elde etme uğruna istikbali şekillendirecek çocuklarına,şefkati merhameti sevgiyi,erdemi birinci elden verememekte,zaten güneşin doğuşunda iş için evden ayrılan güneşin batışıyla da evine gelen baba çocuklarına yeterli ilgi ve alakayı göster(e)memekte, dolayısıyla anne-baba bu görevi bakıcılara veya kreşlere devretmektedir Hüseyin Caner Beyin yazısından alıntı.
Evde eşlerine karşı özgürlükten bahsedip çalışan bayanlar farkındalar mı ki,çalıştıkları yerde tanımadıkları,kendilerine namahrem olan insanların emri altına giriyorlar.eşlerinin bir isteklerine karşı çıkan kadınlar çalıştıkları yerde patronlarına,amirlerine hiç bir ses çıkaramiyorlar...ve dediğiniz gibi bütün günün yorgunluğuyla akşam evlerine geldiklerinde evladlarına,aile ferdlerine göstermeleri gereken şefkati,güler yüzü de gösteremiyorlar....
maalesef şu bir gerçek ki(acı gerçek) kadın ne kadar iş hayatına atıldıysa o kadar şefkatini,sevgisini yitirdi.Sevgiden,eğitimden yoksun bireyler yetişti...kadınlara daha fazla özgürlük dediler,halbuki özgürlüğümüzün daha da elimizden alındığını anlayamadık...
Yazınızı bizimle paylaştığınız için Rabbim razı olsun...İnşaAllah okuyupta hakkıyla anlayanlardan oluruz...
Kadın hakkında
Paz, 09/03/2008 - 20:50 — Sakine AkçaKadın meselesine bu tarz yaklaşım biçimi son zamanlarda epeyce yaygınlaştı. Bu bakış tarzının haklı tarafları olduğu gibi eksik tarafları da olduğu kanaatindeyim. Bir defa kadınları çalışanlar ve çalışmayanlar diye iki sınıfa ayırmak çok kaba bir tasnif olur düşüncesindeyim. Ayrıca bu yetmezmiş gibi şefkatin ve sevginin sadece bir sınıfa has olarak gösterilmesinin de sebebini anlayabilmiş değilim. Çalışan birisi olarak kendimi haklı çıkaracak sebepleri de anlatacak değilim. Zira benim arkadaşlarımın bir kısmı hatta büyük bir kısmı herhangi bir işe giderek çalışmamaktadırlar. Ancak eşe veya evlada verilecek sevginin bu tasnife göre ayrılmasına elbette razı olamam.
Belki çok sıradan bir örnek olabilir ama kimi evde oturduğu farz edilen kadının eşinden hemen sonra eve girdiği, elinde her günü kapsayan bir gezme çizelgesi bulundurduğu, envai çeşit pastaları yeyip eve tok geldiği için de eşinin önüne en fazla bir makarna koyuverdiği vakaları da kendi ağızlarından dinlemiyor değiliz. Tabii komutanın karnı doyunca orduya bir somun yeter.
Aynı zaman zarfında belli bir işi, sanatı icra eden hanımla bu dışarıda gezme faslındaki hanımın zaman olarak aynı şekilde dolu olduğunu görmek mümkündür. Önemli olan zamanı öldürüyor musunuz yoksa diriltiyor mu? İşte önemli olan budur. İster evde olun ister işte… Bu sizin ne ürettiğinizle ilgilidir. Ben her günkü serzenişimi size bildireyim. İşe giderken komşuların büyük bir bölümü uykudadır. Eşine kahvaltı bile hazırlamadıklarını söylemektedirler. Hamdolsun ben çok olağanüstü bir durum olmazsa asla aksatmam. Kızıyorum onlara yüzlerine kızıyorum. Eşinizi geçirmelisiniz diyorum. Kahve için uğrayacağım ama geceler ve gündüzler öyle hor kullanılıyor ki. Öğle yemeği saatinde sabah kahvaltısı. Üstüne güneş doğmazdı annelerimizin.
Şimdi nasıl kesin çizgilerle ayırabiliyorsunuz anlamıyorum.
“Dışarıdaki erkeklerin dediğini yapar ama eşinin dediğini özgürlük adına yapmaz” yorumu da çok insafsız. Böyle örnekler olmuş olabilir ancak bunu nasıl bütüne mal edebiliriz.
Dr. Sefa Saygılı’nın “çalışan anneler ve problemli çocuklar “isminde bir kitabı var. Bu yazının genişletilmiş hali. Ben onu okuduğumda çocuklarım küçüktü ve gülerek şöyle diyorlardı.:” Bizden bahsediyor galiba…”
Buradan hareket edersek “Çalışmayan anneler ve problemsiz çocuklar” çıkarımını yapabilir miyiz ne dersiniz?
Bir de bakıcı kadın muhabbeti var. Doğrudur zordur ve sayısız kötü örnekleri vardır. Ancak köylerde de genellikle nenelere düşer bu iş. Zira gelin veya kız tarladadır. Çalışan kadındır onlar. Hep çalışan kadındır. Öğleye kadar yatmayı, giyinip kuşanıp gezmeyi hiç bilmezler. Çocuklar nenelerinin eteğini tutar ve ekmeklerine yoğurt sürdürürler.
Veya şartlar gereği ikinci bir hanımın yardımına ihtiyaç olabilir. Peygamberimiz bizzat sütanne elinde yetişmiştir. Ve inanın Halime ana gibi kadınlar vardır ve bu kötü modeller yüzünden adları geçmemektedir.
Allah yar ve yardımcımız olsun.
Sakine Hanım
Paz, 09/03/2008 - 23:32 — Esma GülSakine Hanım yazdıklarınızın bir çoğunda haklısınız,maalesef benim anlatımım eksik kaldığı için yanlış anlaşılmalara sebeb oldu...Sizlerinde dediği aslında genel anlamda sorun eğitimsizlik...Ve benim çalışmaktan kastettiğim hiçbir hedefe ulaştırmayan,hiçbir hizmet amacı olmayan çalışmaydı...Yoksa asla insanlığa ciddi hizmeti olan mesleklere (öğretmen,doktor v.s.)karşı değilim...Umarım açıklamam yeterli olmutur...
Sakine Hanım sorun çalışan çalışmayan meselesi değil
Pzt, 10/03/2008 - 00:26 — hüseyin canerSaygıdeğer Hanımefendi;aslında ben Esma Gül Hanım'ın yorumunu okuyunca eyvah! dedim.Çünkü çalışmayan bir bayandan gelen bu tür bir yorum ister istemez konuyu bu mecraya çekecekti.Benim yazıdaki meramım ne çalışan kadınların mahremiyet meselesi,ne çalışmadan evde otursunlar meselesi,ne de hangisi daha iyi anne veya daha verimli meselesi...
Sevgi ve şefkat meselesine gelince,yazımda da belirttiğim gibi anne ve babanın fıtratında olmazsa olmazı bu iki olgu.Fakat annede bu duygu daha baskın ve daha aleni olduğuna vurgu yaptım.Biz hep demiyor muyuz ilk eğitici ailedir ve bunun baş mürebbisi annedir diye.
Hiç bir kadını haftada bilmem kaç kere kabul gününe giderek(ben onlara kurabiye canavarı diyorum :))sonrasında aile fertlerini umursamaması,onlarla yumak haline gelmemesi tasvip edilemez;yani bu konuda her iki tarafın da artıları eksileri çok su götürür mesele.
Benim özellikle F.K.BARBAROSOĞLU'ndan alıntıladığım anektod, çocukların hassas evrelerinde duyguyu bizzat annelerinden alması dileğidir ve yönetimlerin sadece emzirme izni gibi izinlerle kısıtlı kalmayıp,hadi şöyle diyelim anne veya babaya çocuğuyla iletişim kurma hakkı,zamanı tanıması,ne bileyim mesela part-time çalıştırması gibi imkanlar sunması gerekmektedir.Ve bu imkanı ailenin isteğine münhasır sunmamalı;mecbur etmelidir.Çünkü isteğe bağlı bırakılırsa ve maaş,ücret düşmesi de söz konusu olacaksa ''tamamen duygusal'' sebeplerden dolayı bir çok aile full-time çalışmayı tercih edecektir.
Sizin dem vurduğunuz doğal bakıcılar konusunda itiraz şöyle dursun, ancak şapka çıkartılır.Ben orta okulu 80'lerde anneanne ve dedemin yanında okudum.Diplomalı eğitim almamışlardı ama onlardan aldığım değerleri zaman içinde daha iyi farkettim.Şimdi lütfen elimizi vicdanımıza koyalım,malesef o tür aile yapıları modernizmin ağında
hızla öğütüldü.Toplumun geçmişle bağları koparılamaya çalışılarak,çekirdek aile anlayışı adeta diretilmekte.Modern mimaride evlerimizin kullanım alanlarında dahi 3. kuşaklara yer ayrılmıyor.Ayrılan yerler belli: yaşlı olarak ya kendi idameni kendin sürdüreceksin ya da huzur evleri ne güne duruyor!
Sizin bahsettiğiniz köyler sahiden halâ var mı?Doğrusu benim de köyümde yoğurtlu ekmeğime şeker serpen ninelerim oldu.Son 4-5 yılda pekçok sayısız köy gezdim,insanlarıyla oturup dertleştim ancak,Sakine Hanım köylerde hep yaşlılar,emekliler kalmış,şehir alternatifi olmayanların,bir de 400-500 ytl gibi rakamlarda çiftçi bağkur maaşına mahkum olanların, tencerede pişirip kapağında yediği dönemlerde yaşıyoruz.Nadir de olsa istisnalar var tabii;fakat özellikle köylerde çocukların direk nineleriyle,dedeleriyle etkileşim kuracakları ortamlar kalmamış,köyler yaşlılar yurdu haline gelmiş,eh işte iki nesil görebilirse birbirini, bayramdan bayrama.
Yine de şehirde olanlar bu açıdan şanslı sayılır çünkü,nine ve dedeleriyle daha sık görüşüyorlar.
Ezcümle,şimdi erken-evvel memeden bırakılıp,bakıcı ve kreşlere, neredeyse buluğa erene kadar iş uğruna teslim edilen çocukların(hadi kötü örnekleri de es geçelim)ortamı ne kadar iyi olursa olsun, birinci el diye tariflendirdiğimiz anne-baba şefkatini ve eğitimini verebilir mi?Ben bu durumdaki çocukları yetimhaneye verilmiş çocuklar gibi görüyor ve kahroluyorum.
Sakine Hanım,ben ortaokuldan sonra dört yıl yatılı okulda okudum ve de askeri okulda...Geceleri ailemizi, üzerine basarak söylüyorum;özellikle de ANNELERİMİZİ özlediğimizden başkaları görmesin,duymasın diye gizli gizli ağlardık,kimimiz tuvalet köşelerinde kimimiz yorgan altında...
Eee... şimdi benim o zamanki yaşımdan çok daha küçük çocuklar kreşlere ve bakıcılara teslim ediliyor,illaki gurbette olmak ve o duyguyu yaşamak için, siz daha iyi bilirsiniz ki mesafe olarak uzak olmaya gerek yok,çocuk annesinin bulunduğu ortamdan uzaklaştı mı gurbeti ve özlemi başlıyor.Çok mu şey istiyoruz,nesil emniyeti için, devletten ve ailelerden. Biraz daha hassasiyet.Yoksa çalışan kadın olmak, yazımda da belirttiğim gibi daha özverili bir duruş,daha cesaret ve daha fazla yükün altına girmektir.Ümid ederim birbirimizi daha iyi anlamışızdır.Yoksa bu konu konuşmakla bitmez,yalnız istirham ederim,meseleyi çalışan mı üstündür çalışmayan mı konumuna getirmeyelim;hiç bir kadının bulunduğu hali kutsama gibi bir niyetle yola çıkmadığım biline.Maksadımız hikmeti ve erdemi hep birlikte ve paylaşmayı bilerek izini sürmektir.Selam ve hürmetlerimi sunarım efendim.Allah'emanet olunuz...
çalışan kadın olmaya dair..
Paz, 09/03/2008 - 20:41 — Filiz Muslubu konuya dair bir kadın olarak, hele ki çalışan bir kadın olarak edebileceğim pek çok kelam vardır ki etmem, bilirim ki her kadın kendine münhasırdır,keza her anne de..bazı kadınların anne olmaya hakkı yoktur demeye kadar da vardırabilirim işi; çünkü anneliği öğrenmeye gönlü ve mecali de yoktur bazılarının.. olgunluk gerekir,feragat gerekir,diğergam olmak gerekir ve bunlar öğretilebilir/öğrenilebilir şeylerden değildir; fıtrattandır veya zamanla kazanılabilen hasletlerdir..
ancak burada çalışan annelerin çocuklarının şefkatten ve yeterli ilgiden mahrum kaldıkları/bırakıldıkları, bakıcılarda ve kreşlerde heder edildikleri,sevgiden ve güleryüzden yoksun sağlıksız bireyler olarak yetiştikleri genellemesine -af buyurun- avaz avaz itiraz ediyorum.bu bir genellemedir ve nasıl ki her çalışmayan anne müşfik,sabırlı,her daim mutlu ve güleryüzlü,mutlaka dinlenmiş ve sakin,muhakkak "iyi" bir anne değilse; çalışan bütün anneler de sevgisiz,ilgisiz, yorgun, öfkeli,bencil ve hoyrat değildir..
aynı mantıktan hareketle, her çalışan kadın işyerlerinde amirlerine karşı süt dökmüş kedi mırnavlığında davranıp evlerinde eşlerinin karşısında kaplan kesilmiyordur..ben nasıl ki çalışmamayı tercih edip ömürlerini eşlerine ve çocuklarına hasreden kadınlara "bu nasıl bir gaflettir ki dünyayı bu dört duvardan ibaret zannediyorsunuz? evinizde,bütün namahremlerden uzak ve azade olarak yaşamak işin kolayına kaçmaktır;asıl marifet dışarıda temiz kalabilmektir.bu ne menem bir cesaretsizliktir ki erkeklere açık olan kapıları siz kendi üzerinize kilitliyor ve "kadının görevi analıktır." söylemini bu derece içselleştirebiliyorsunuz?" diye ortaya çıkmıyorsam, dışarıda çalışmayı tercih etmeyen kadınların kadınlığına ve anneliğine laf etmiyorsam ; kusura bakmayın ama böyle bir ithamın altında da kalamam.
en başta da dediğim gibi kimse adına konuşmuyorum, elbette vardır dediğiniz gibi kadınlar..
ama mesele çalışıyor olmaları değildir,asıl mesele kadınlık ve annelik melekesinden yoksun oluşlarıdır, hodgamlıklarıdır. böylesi kadınlar evde otursalar ne fayda...
selametle..
Ben öncelikle şunu
Pzt, 10/03/2008 - 18:56 — Esma GülBen öncelikle şunu belirtmek istiyorum.Ben üniversite mezunuyum,ayrıca yurtdışında iki yıl yabancı dil eğitimi gördüm.Ve 15 yaşımdan beri çeşitli yerlerde çalışma imkanım oldu.Ama bu yazıyı okuyanlardan şunu beklerim, eğer icra ettiğiniz mesleğin insan hizmetindeki önemine inanıyorsanız ve aile bireylerine karşı vazifenizi hakkıyla yerine getirdiğinize inanıyorsanız lütfen bu yazıyı üzerinize alınmayınız...Çünkü bu yazı dikkatle okunduğunda bu bilinçte olmayan kişilere yön gösterecek nitelikte bir yazı.ve dediğiniz gibi çalışan veya çalışmayan ;ailesine karşı ihmalkar davranan çok insan var,belkide o kişilere ışık olacak nitelikte bir yazı ,çalışan bayanlar hayatlarını ona göre proğramlayacak(iş ve ev hayatını düzenleyecek),çalışmayan bayanlar ne kadar boş vakit öldürdüğünü fark edip kendini ve ailesini yetiştirecek…misal kendimden örnek vereyim;bundan önce ki çalıştığım yerlerde hakikaten hiçbir şekilde insana hizmet amacı yoktu.sadece para kazanmak için çalışmış oluyordum.özel sektörde çok çaılşmak zorundayım,.hiçbir faaliyetlere,proğramlara katılamıyordum… çalıştığımız yerin belirlediği bir gün tatil var ve onuda evde geçiriyoruz..bu tür okumuş olduğum yazılar beni bilinçlendirdi.şu an çalışmıyorum ama evde boş vakitte geçirmiyorum..Elimden geldiğince aktivitelere katılıyorum..Daha öncede dediğim gibi benim yukarıdaki yorumum eksik olduğu için yanlış anlaşılmalara sebeb oldu. Bu yüzden; başta yazısının yanlış anlaşılmasına sebeb olduğum için yazarımız Hüseyin Caner Beyden ,sonrada diğer okuyucu kardeşlerimden özür dilerim.
Hayat insana cogu zaman
Salı, 11/03/2008 - 15:09 — medine doganHayat insana cogu zaman secme luksunu vermiyor,onemli olan secmek zorunda kaldiklarimizi vicdanimiza kabul ettirmek.Bir yerlere oturturmak.Gayri kandin haklarina dair konusmalari bile dinlemeye midem tahammul ettiyor..
Haftanin belli gunlerinde calisan annelerin cocuklariyla, calisan bir anne olarak;kadin erkek hakkindan cok beli cocuk haklari ilgilendiriyor...savunmesiz, hicbirseyin farkinda olmayan, hesap kitab bilmeyen cocuklar.....Bir anne iki yasina kadarda bir cocugun yaninda durmayacaksa eger...Bir kadin olarak Allaha verecegi hakki dusunsun bence.....Belki biraz sert yazdim,Cunku; bulundugum toplumda hic bir anne iki yasindan once calismak zorunda degil...Buna ragmen evde stresse girmemek icin cocuklarini krese verip calisiyorlar...
Elbette genel olarka bunlari konusmak co kzor, orf, adet din, kultur farkliliklari,hayatin getirdigi tercihler var....