Kaçsam bırakıp
Senden uzak yollara gitsem
Mehveş Hanım
Erken gelen bir bahardı… Adın okula girmesi yasaklı öğrenciler arasında yazılıyken, kurduğun düşler senden başka herkesi korkutuyorken, annen kitaplarını sobada yaka yaka bitirememişken… Yani ben sana, sen ülkenin kaderine yazgılıyken… Nerden bilecektim 12 Mart sabahı darbe olacağını. Büyük mahkeme salonlarını, uzayan dava dilekçelerini, ilk duruşmada alınmış 13 yıl sekiz ay hapis cezasını. Hayatımızdan ‘iki tam bir yarım darbe’ geçeceğini; benim çeyizimin, senin düşlerinin yarım kalacağını… Sonra hiç bilmediğim bir köyde baharı beklerken kendimi bulacağımı… “Alışırsın abla, buralar böyledir; baharın sancısı her evde ayrı hissedilir” sözünü duyunca sana bu satırları yazacağımı… Söyle, nereden bilirdim omzunda davalar taşımış, bu ülke için hayaller kurmuş; ideallerin uğruna 13 yıl sekiz ay boyunca ben seni, sen hayatı beklemişken… Hayat bilgisinden sınıfta kalacağımızı nerden bilirdim?
Kırlarına kar yağan bir geceden yazıyorum sana bu satırları…
Ayazın soğuğun ve telaşın tam ortasından… Zarfın içinden çıkan mektupların eller yıkandıktan sonra okunduğu günlerin geçmişte kaldığının farkındayım. Farkındayım, yaşanmış bunca şeyden sonra düne dair düşünceleri dile getirmenin zorluğunun. Yine de hayatın hiç ummadığım bir sahnesinde geçirdiğim günlerime ve bu günlerin ortasında kaybolan ‘kendime’ dair anlatacaklarımı dinleyeceğini umuyorum. Uzaktan gelen haberlere herkes yüreğini kapatmışken; anlatacaklarımın yüreğinde uyandıracağı yankıyı en iyi ben biliyorum.
Anlatırlar mı ona beni; bendeki bu hali…
Gündemine mevsimlerin düştüğü günleri selamlıyorum her sabah. Yağan kardan okullar tatil ediliyor, yollar kapanıyor, karşı komşumun büyük kızı “Alışırsın abla, buralar böyledir; baharın sancısı her evde ayrı hissedilir” diyor. Çocuklar bahçelere son kardan adamlarını yapıyor, evlenecek kızlar çeyizlerini bir an önce bitirmek için parmaklarına her seferinde daha çok ip doluyor, erkekler yolların açılmasını, kadınlar cemrelerin sırayla düşmesini bekliyor. Susuyorum; hayat insana konuşmayı öğrettiği kadar susmayı da gösteriyor. Seslerin sessizliğe terk ettiği evimde ‘düne dair her şey’ yalnızlığın oyuncaklarından biri oluyor. “Şimdi kar yağmış mıdır oralara da”, “Bahçeye kardan adam yapılmış mıdır”, “Sahi, o nasıldır?”, “Ateş ağaçları girer mi hiç rüyasına”, “Anlatırlar mı ona beni; bendeki bu hali…”. Susuyorum; uzak şehirlerin yabancı kadınları gibi hâlâ kendi hikâyemin etrafında dolanırken, basit cümlelerle kurulmuş hayatları izliyorum. Suzan ablaya sabah kahvaltısına gidiyor, mahalledeki çocuklara ödevlerinde yardımcı oluyor, öğleden sonraları ‘okuma yazma’ dersi veriyor, herkese ve her şeye yabancı olduğum bu yerde başka hikâyelere dair izleri takip ediyorum. Anlatılanları merak ve heyecanla dinliyor, hafızamda kalanları not ediyorum. Yazdıklarıma geçmişte yaşanan günler, sen, büyük idealler, kapılar her açıldığında duyduğumuz o korku girince bırakıyorum kâğıdı kalemi. Yaşadıklarımızın etkisinden hâlâ kurtulamamışken; kendi cümlelerimle olanı biteni özetleyemiyor, hayal kırıklarının arasında kaybolmaktan korkuyorum. Gülümsüyorum; “Her şey bizim elimizde” felsefesiyle bizi yetiştiren o bulanık zihniyete rağmen kaderin tenha ama güvenli durağında tevekkülü, rıza göstermeyi, yazılanı ‘ilahi bir emir’ olarak kabullenmeyi öğreniyorum. Herkes gibi kendi evimde, kendi acılarımla bahar sancıları çekiyorum.
‘Görülmüştür’ damgası
Erken gelen baharlara ne kadar kızdığını hatırlıyorum. Hayatımızın bütün baharlarında yapılmış darbeleri; 12Mart’ı, 12 Eylül’ü, 27 Mayıs’ı… Erken açan güneşe, yağan yağmurlara, çiçek açan ağaçlara nasıl öfkelendiğini… Her yıl Martın 11’in de “Acaba ne yapacak” diye annenle döktüğümüz gözyaşlarını… Tam üç gece senin kitaplarını yakmak için annenin verdiği uğraşı… Evlerde arama yapılan her gecenin sabahında seni götürmedikleri için duyduğumuz sevinci… Geç kalınca korkudan dilimizi yuttuğumuz saatleri… Ne kadar unutmaya çalışsam da hatırlıyorum seni ve bir darbenin gölgesinde hayata tutunan kadın yüreğimi. 12 Mart’ı hatırlıyorum, aceleyle okunan muhtırayı, radyodan gelen “Yine de şahlanıyor aman” seslerini. “Aman oğlum…” Diye yalvaran anneni, adları gazetelere manşet olan arkadaşlarını, arkadaşlarımızı. Okula girmesi yasaklı öğrencilerden biri olduğun günleri… Okuduğumuz şiirleri hatırlıyorum, söylediğimiz şarkıları, bir gece değiştirdiğimiz dünyayı, yıkıp yenisini kurduğumuz ülkeleri… Değişen anayasa taslaklarını, çatışmaları, ölenleri, öldürenleri… Sana bir şey olmasın diye her yerde ve her anda ettiğim duaları… Günün birinde, “Yakında bırakırlar nasılsa” deyip, üstünde kahverengi ceketin ve yanında iki askerle evden çıkışını… Uzayan dava dilekçelerini, karakolların önünde seni bekleyişimi, “Ama ben hukuk fakültesinde okuyorum, biliyorum kanunu, nizamı” diyerek senin için herkese ve her şeye karşı çıkışımı… Büyük mahkeme salonlarını… İlk duruşmada alınmış ’13 yıl sekiz ay’ ağırlaştırılmış hapis cezasını… Görüş günlerini, sık sık değişen cezaevlerini… Gönderdiğin mektupların üzerindeki ‘görülmüştür’ damgasını… Yetmişleri, seksenleri ve doksanları… Ülkemin yön değiştiren gündemini… Safların nasıl alt üst olduğunu, ideallerin hiç yaşanmamış farz edildiğini… ‘İkna odalarının’ ‘İkna olmayan’ kızlarını… Tam 13 yıl sekiz ay seni bekleyişimi… Her bayram uzun yolculuklardan sonra sana gelişimi… Sen merkezli bir hayatın ortasında adını koyamadığım bir duyguyla tüm zamanların ve mekânların ötesinde bir noktadan yaşananlara seyirci kalışımı… Aşk, sevgi, merhamet… Hiçbirisine benzemeyen ama hepsini gönül hanemde harmanlamışken o duygunun etrafında dolanışımı… Benim sana, seninse ülkenin kaderine yazgılı olduğun günleri hatırlıyorum.
“Benden dava kadını olur mu?”
Tüm bu yaşadıklarımızdan sonra, darbenin ardından ayakta kalıp tam 13 yıl sekiz ay seni bekledikten sonra “Neden gittin” diye sorguluyorum kendimi. Her soru sana dair daha çok kırıntı getiriyor geçmişimden, avuçlarımdaki yaralar iyileşmemiş, gözümün yaşı kurumamışken cevapsız bırakıyorum hayatın büyük ve önemli sorularını. Geri gelmek, sana ve darbenin izleri silinememiş evimize dönmek ise imkânsız geliyor. Bir daha hiç dönemeyeceğimi, seni bir daha hiç göremeyeceğimi, Çalıkuşunu beraber okuyamayacağımızı, düşüncelerden ve ideallerden bahsetmeyeceğimizi, kalın kitapları odanın en güzel yerine dizmeyeceğimizi biliyorum. Biliyorum “Benden dava kadını olur mu?” sorularıma gülmeyeceğini ve Martın 12 sinde kolunu kanadını kıran, ruhunda fırtına kopartan o şeyin seni terk etmeyeceğini…
‘İki tam bir yarım darbe geçti’ yüreğimizden… Hayatımızın tüm baharları darbelerin gölgesinde biraz mahzun, biraz kırgın, biraz yorgundu bu yüzden. Şimdi güzel şeyler söylemek lazım ama beceremem. Belki ben, parmağıma doladığım iplerle yarım kalmış çeyizimi tamamlar, dava kadını olamamanın yenilgisinden kurtulur, baharın gelmesini beklerim. Belki sen, darbenin enkazında kalmış yüreğini kurtarır, bir benim bildiğim bir benim sevdiğim olarak kapıma gelirsin. Belki biz, ‘hayat bilgisinden’ sınıfta kalmış yaramaz çocuklar olarak hayatı yeniden öğrenmek isteriz. Suya, ateşe, toprağa yeniden bakar; başka anlamlar, başka değerler karşısında şaşkınlığımızı kimseden gizlemeyiz. Yalnızca takvim yapraklarının faydalı bilgiler kısmını okur, tarlalardan gelincik toplar, kar yağınca yolları kapanan köylerin kardan adam yapan çocuklarının yüreğine sığınırız. Belki biz yani sen ve ben ülkemizin yazgısını bir kenara bırakıp bu kez kaderimize yazılanı oynarız. Biz ‘hayat bilgisinden’ sınıfta kalmış çocuklar, büyük kentlerden, darbelerden, sürmanşetlerden kaçarak belki de ilk ‘aferin’ i hak ederiz.
İşte böyle… Bu günlere, bu günlerdeki ‘kendime’ dair anlatacaklarım bu kadar. Kar yağıyor gecelerin kırlarına, üşüyorum. “Sen nasılsın, neler yapıyorsun” demiyorum. Çok uzakta da olsam, kalbinde kopan fırtınaları, aklını kurcalayan düşüncelerini, dahası ‘hayat bilgisinden’ sınıfta kalmanın verdiği o garip yenilgiyi ayrı mekânlarda, ayrı zamanlarda ama aynı hikâyenin belki başında, belki sonunda beraber yaşadığımızı biliyorum. 12 Mart yaklaşırken, bahar gelecekken, herkes cemrelerin düşmesiyle yeni umutlar kuracakken… Sonu gelmemiş yaşanmışlığa sözcüklerimle bir son tayin ediyorum.
Bizden çalınmış zamanları ufukta bir yerde bulacağımıza şimdi hiç olmadığı kadar inanmak istiyorum… Yabancı zamanların ve mekânların ortasında; ülkemin güzel günlerini beklediğim gibi seni bekliyorum…
Turuncu Dergisi
Mart 2008
Yorumlar
başka zamanların düşleri
Cum, 21/03/2008 - 00:29 — semra yaylıTekrar tekrar okunalası cümleler topluluğu tam da adını koyamadığım bir tat bıraktı.Bazı umutlar başka zamanların ümmügülsüm hanım, başka zamanların...
"Vay o insanların haline..." diye başlayan ayetlerin ritmindeyiz hepimiz.