renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Şarkısını Kaybetmiş Kadınlar Korosu

Başımda kırmızı örtüyle ellerime yakılan kınanın kurumasını beklerken… Kapıdan çıkarken, hayata karışırken, baba evinden kendi evime geçen sahnede olayları yalnızca seyretmekle yetinirken… Sahi, ben bir şey unutmadım değil mi anne. Yılın etek boylarını, topuklu ayakkabıların tokasını, vizyondaki filmin başrol oyuncusunu herkesten iyi takip ettim. Kilo almamak için kendimle yarıştım, kırışıklık giderici kremimi her akşam sürdüm, kadınlığın ‘altın kurallarına’ harfiyen uydum. İyi eş, fedakâr anne, maharetli gelin, hayırlı evlat… O zaman kalbimi sıkıştıran, nefesimi daraltan, göğümü karartan, rüyalarımı hafızamdan silip atan nedir? Kaybolmuş bir şarkıyı ararken asıl aradığım şey yoksa kendim midir? Kent vurgunu yüreğimi avutacak şarkı hayatın hangi sahnesinde beni terk etmiştir? Yazıcıdan çok anlatıcı olduğum bu hikâyede şarkısını kaybetmiş kadınlar korosuna kaç kadının silueti daha sığabilir?

Gördüğü rüyaların yorgunluğuyla uyanır kadın her sabah. Aceleyle kahvaltı masasını hazırlar, gömlek ütüler, düğme diker, üzerinde günlerdir çalıştığı raporları çantasına koyduğundan emin olmak için defalarca kontrol eder, “Anne, ben ödevimi yapmayı unuttum; bu gün okula gitmesem” sözleriyle ağlayan kızını okula gitmesi konusunda ikan eder, “Bu akşam toplantım var, kızı sen al okuldan” diyen eşine söylenir, daha yaşına girmemiş oğluna sabahın yedisinde mama yedirmeye uğraşır, bakıcı kadın “Trafik çok sıkıştı biraz geç kalacağım” diye telefon ettiğinde “Neden ben?” sorusuyla etrafta dolanır. Konsolun altına düşen göz kalemini arar, çorabını giyerken kaçmaması için dua eder, lacivert eteğin üstüne pembe gömlek ya da kırmızı ceket giymek konusunda bir türlü karar veremez. Bakıcı gelene kadar akşam yemeği için patates doğrar, buzluktan kıyma çıkarır. Aynı zamanda kızının saçlarını ‘sıra arkadaşı Şule’ninki gibi’ ince ince örer, oğlunun kirlenen mama önlüğünü hemen oracıkta yıkar, eşinin “Bu toplantı şirket için çok önemli…” şeklinde başlayan cümlelerini büyük bir aşkla(!) dinler. Kapının zili hızlı hızlı çalındığında _dört gözle beklenen bakıcı geldiğinde_ evden değil de yangından kaçarmışçasına ayakkabılarını giyinir ve ilk üç saniyenin içinde kendini arabaya can havliyle attığında nefes aldığının farkına varır.

Kendine yapılmış bir yolculuk…

Trafik durur, sıkışır, kilitlenir… Yol boyunca “Saat sekiz kırk beşte randevunuz var” cümlesinin çeşitli versiyonlarıyla telefon eden sekretere söylenir, kızar, küser… “Anne olunca beni anlarsın” der ve susar. Ev ve iş yeri arasında, kilitlenen trafiğin tam ortasında önceki gece gördüğü rüyayı hatırlamaya çalışır. Attığı adımları, gördüğü simaları, rüyaya mekân olan yerleri… Hatırlayamaz türlü ve omuzlarında hissettiği o ağır yükün vebalini hatırlayamadığı rüyanın üstüne yıkar. Çünkü bir kadın için hatırlanamamış her rüya kaybedilmiş bir yıldızdır. Göğü karanlık ‘şehirli kadınlar’ kaybettiği yıldızların ardından sessizce ağıt yakmalıdır. Kaybedilmiş her yıldız kaybedilmiş bir düş demektir ve gözyaşları şehirli kadınları artık teselli etmemektedir. Uzun bir aradan sonra ‘kendine’ yaptığı ilk yolculukta rüyalarını kâbusa dönüştürecek bir korna sesiyle irkilir. Trafik açılmış, arabalar su gibi akmaya başlamışken; orta şeritte karanlık göğü ve hafızasını terk etmiş rüyalarıyla “Ne yapıyorum ben” der kadın, “Ne yapıyorum”. Bir kristal gibi elinden düşen hayatı toparlamayı bırakıp yoluna devam eder.

İş yerine geldiğinde hazırladığı raporları teslim eder, randevularına yetişir, “Size imreniyorum, hiç iki çocuk annesi gibi durmuyorsunuz” sözleriyle gönlünü almaya çalışan sekretere gülümser, her telefonda kayınvalidesinin “Oğlum da sen de hayırsızsınız, bırakın evime gelmeyi bir telefon dahi etmiyorsunuz” sitemlerini yatıştırmaya çalışır, kızının veli toplantısı varsa bir saat izin alabilmek için en az iki saat patronlarına dil döker… Anlatır, yazar, çizer, telefonda konuşur, konuklarını ağırlar, soruları cevaplar… Saat beş olduğunda “Bu günlük benden bu kadar” der ve gelirken dolabına koyduğu ‘anne’ kimliğini yanına alıp başka telaşlara, başka yorgunluklara, onu bekleyenler kervanının başka yolcularında doğru ilerler. Günlerden Çarşamba ise markete, Perşembe ise güzellik merkezine, Cuma ise kimsesiz çocuklar için gönüllü çalıştığı vâkıfa gider. Hafta sonu misafir ağırlar, gece ateşi çıkan çocuğunun yanında sabahlar, kızı bin bir nazla ödev yaparken “Anne canım kek istiyor” dediğinde saat kaç olursa olsun mikserle hamur çırpmaya başlar, eşinin çoraplarını ve kravatlarını özenle(!) peşinden toplar, karşı komşusu şöyle bir uğramak için gelip “Seni de evde bulmak imkânsız şekerim, kariyer sahibi olmak böyle bir şey her halde” cümlesine derin bir iç geçirir.

Yüreğini yerinden oynatacak bir şarkı.

Tüm bunlar yaşanırken yani hayat akarken; güneş bir doğup bir batarken kadın kendini rahatlatacak, zamanı ve yaşadıklarını unutturacak bir şarkı arar. İster ki o şarkının sözlerinde kendine dair bir şeyler bulsun, ritim alıp onu uzaklara götürsün. Okul pikniklerini, arkadaşlarına yazdığı mektupları, üniversite sınavına hazırlanırken kurduğu düşleri, annesinin üzümlü kurabiyelerini, sinemaya ilk gidişini, amfideki tartışmada söz alıp dersi terk edişini, ‘yoksa ben evde mi kaldım’ derken kendini bir kına gecesinin ortasında kırmızı örtünün altında ellerine yakılan kınanın kurumasını beklerken buluşunu, kızı doğduğunda elinde çiçeklerle hastane odasına gelen eşinin gözlerinde gördüğü ışığı ona geri getirecek bir şarkı… Kırlarına kar yağan gecelere, günlüğüne yazdığı cümlelere, gümüş yüzüklere, toplu terlik düşlerine gidecek yolu açan bir şarkı… Yaşanmış ne varsa avuçlarının ortasına yığacak, hayatının tüm kahramanlarıyla hesaplaşmasını sağlayacak ve kent vurgunu yüreğini ufukta bir yerde güzel günlerin geleceği düşleriyle avutacak… Bir şarkı ister kadın, hayat akarken cemre düşmesi gibi yüreğini yerinden oynatacak bir şarkı.

‘Kadın olmanın altın kuralları’ yavaş yavaş eritir, aslında ona bahşedilmiş zamanı.

Evin aşçısı, bulaşıkçısı, temizlikçisi, çocuk bakıcısı olmak artık yetmezken bir kadının ‘kadın’ sayılmasına; güzel, bakımlı ve şık olmalı, yaşlanma belirtileriyle sonuna kadar savaşmalı, vizyondaki filmleri yakından takip etmeli, yılın moda eteklerinden giymeli, kilo almamak için kalori hesabını doğru yapmalı, otuz beş yaşına gireli aylar olmasına rağmen soranlara otuz dört buçuk demeli, en güzel yemeklerle misafir ağırlamalı, konuşmalarında sanatçılardan ya da fikir adamlarından yaptığı alıntılarla hayat görüşünü sergilemeli, veli toplantılarında ‘eğitimli, bilinçli, fedakâr anne’; arkadaş toplantılarında ‘başarılı erkeğin arkasında duran ama gölgenin griliğinde kendine yer açan’ eş, düğünlerde ve bayramlarda ‘hayırlı evlat’ ya da ‘maharetli gelin’ olmalıdır. Sınavlar, okullar, aşılması gereken duvarlar, hafızasını terk etmiş rüyalar bu güne dek çalmışken yıllarını şimdi de ‘kadın olmanın altın kuralları’ yavaş yavaş eritir, aslında ona bahşedilmiş zamanı. Kadın kendine dair bir şarkı ister; değişen hayat şartlarını, kürsel ısınmayı, yoğun gündemleri, sansasyonel olayları, ‘anne’ olmanın, ‘eş’ olmanın zorluklarını ve zorunluluklarını unutturacak bir şarkı. Son bir şarkı ister hayattan; dinlediğinde hüzünlenecek, söylediğinde umutlanacak; kızına kendinden hatıra kalacak…

Akşamlar sabah, sabahlar akşam olur ve kadın kaybolmuş şarkısının peşinde dolanır, durur…

* * *

Annelerimizden miras hayalleri elimizle iterken, kariyer yapmak için herkes gibi birilerinin ayağına basarken ve mutlu olmak için yola çıktığımızı unutup ‘kadın olmanın altın kurallarında’ takılı kalmışken… Kaybolmuş şarkılarımızı, seslerimizi, sözlerimizi, ritimlerimizi arıyoruz hepimiz. Kaybetmeyenler hanesinde yaldızlı harflerle yazılmışken adımız, çantamızda gururla taşınırken gösterişli kartvizitlerimiz ve kredi kartlarımız, hayatın tüm kimliklerine sahip olmayı öğüt verirken aklımız… Kaybolmuş bir şarkının izini sürüyoruz. Bazen ağlıyor, bazen gülüyor, “Neden ben” sorusuyla uğraşıyor ya da “Boş ver” diyoruz. Kimselere belli etmesek de, şarkısını kaybetmiş kadınlar korosunda kaybolmuş şarkımızı bir gün bulma umuduyla yaşıyoruz. Biz; göğü karanlık, aklı karışık, rüyaları yorgun kent vurgunu kadınlarız. Biz; kına gecemizde kırmızı örtülerin altında yaşlı gözlerle okunan duaları dinleyip, elimize yakılan kınanın tutmasını beklerken, annesinden şarkısını istemeyi unutmuş kızlarız. Biz, şarkısını kaybetmiş kadınlar korosundanız.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.
Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

kocaman bir karmaşa sarmıştır insanı

...kocaman bir karmaşa...koşuşturup duran insanlar...yürüyenler,kavga edenler,konuşanlar...her bir adem neslinde heryere bağlı bir sürü iple ölüme doğru giden upuzun bir ip...bebek,çocuk,genç,yetişkin,yaşlı,bunak akıllı,düşünür...her biri bir ipte,diğerlerinden diğer şeylerden uzanmış iplerle ayaktalar ya...
...insana hizmette kusur etmeyen evren...ve görünür hiçbir yerde olmayan bir yaratıcı...
...herşeyin birdiğerşeyle karşılıklılık ilkesine göre bağlı olduğu bu evrende,herşeye herşeyi veren Allah görünür hiçbir yerde değil insan için...onun verdikleriyle yaşayan insan onu görüyor değilken,onu hatırlıyor da değil...her tarafından sarkan bir sürü iple bir kukla gibi yaşarken hayatın tam orta yerinde,o,kendisini yaratanı düşünüyor değil...şaşkınlığının en karanlık/kesif çukurlarında boğuluyor o...
...yorgun bir savaşçı gibi insan...nefsinin isteklerinden bunalmışken...sür-git koşuşturup durduğu şeyler tükenmezken...sabır ve tahammül olmadan terki'lerinde...hedefleri yokken hayata/sonsuzluğa dair...hayattır sanıp düştüğü yanılgılarlayken...
..feri sönmüş gözbebekleriyle anlatır hallerini,insan insana...hiçbirşeye hükmedemediği halde herşeye hükmedecekmiş gibi duran zavallı...binlercesi henüz bilinmeyen binlerce hastalıkla heran yüzyüzedir...ölüm ona inanılmaz uzaklıkta göründüğü halde onu ansızın alıp giderken...o şaşkın ve geride bıraktıklarıyla asla yüzleşemeyen haldedir...incitip bıraktığı herşey yerliyerindendir,ama tüketilmiş fırsatların yerine ikame edilen fırsatsızlıklar vardır artık sonsuza dek...
...kocaman bir karmaşa sarmıştır insanı...açıp kapanan gözler,herşeyden habersiz insan için sadece birer makinedir...ama onlar görmez...göremezler...insan kendisini yaratanı unutmuşken...

Seçkin Deniz

17:45

bir vapur vardır 17:45 te kalkar. telaşlarını makyajlarının örtemediği lacivert kadınlarla dolu. bu lacivert kadınların öyküsünü gülsüm hanımdan dinlemek bir başka olmuş.