Her beni tanı ve beni oku çağrısının arkasında bir benlik putu gördüğün için yalnızsın yazar arkadaşım. Taşra düşmenin cahil düşmekle eş tutulduğu kent hükümranlığında tüm tanıklıkların, tüm hissedişlerin, tüm çağrıların baştan sona okunmayacak bir değersizlikte. Belki sil düğmesini tıklatacak kadar bir ilgiye mazhar olursan kendini bahtiyar say. Yaşadığını ve kalbinde karşılık bulan şeyi yazdığın için anlamı ve açıklığı taşıdığın için sana yer yok. Olmadan görünmeyi, yanmadan yakmayı şiir ya da başka bir edebi tür olarak anlatamadığın için senin anlaşılır sözlerini kim niçin okusun? Hangi yazarın oğlu ya da kızısın, hangi üstadın derneğinin müdavimisin, hangi derginin yüz abone bulan bağlısısın ki sana bir yer açılsın!
Nurettin Topçu “ beni çağırdığınız puta secde etmeyeceğim, benim ne vatanım, ne dostum, ne hocam var “ diye isyan etmemiş miydi? Belki de bu isyan la “isyan ahlakı” oluşturmamış mıydı? Ömer Hayyam “ağzı altınla dolsun “ diyen hükümdara “oruçluyum” diyerek duyuş sahibi, duruş sahibi olmanın keyfiyetiyle karşılık verdiği için azar işitmemiş miydi? Ahmet Paşa yazdığı kasideye rağmen şehirli şairlerin yok saymaları ve iftiralarıyla terki dünya etmedi mi? Kimden neyi istediğinin farkında mısın?
Kendini hakikatin sahibi gayriyi bu hakikatin ancak talebesi olarak gören bir bahçede senin sözlerinin, senin yazılarının ne anlamı olabilir? “ kale üstadım” yerine ben de demeyi seçmekle kendin okuyup kendin yazmaya mecbursun. Kendini emniyete aldıktan sonra risk alanı belirleyen ve bu riski başkalarına vermek kurnazlığını sanatçı formunda görüp alfabelik çocuk sadeliğine uzanan bir devrimcilik ruhunu taşımanın yalnızlık gibi bir diyeti elbet de olacaktır.
Aşkı ve kavgayı şiirden önde tutmanın, yürek safında ve saflığında kalmanın, içkale münzevisi olmanın, hakikatin taşıyıcısı değil yaşayanı olmanın ve daima kendin olarak yaşamanın karşılığını bulamayacağın zemin sanatçı zeminidir. Türk Edebiyatı Vakfı eski müdavimlerinden bir arkadaşım şöyle demişti “oradan son ayrılan en karlıdır çünkü son ayrılanın arkasından konuşulmaz.” Dünyaya nizam verenlerin hanelerinde neler olduğunu söylemişti ziya Paşamız vaktiyle. Sanatın narinliği çoğu kez sanatçı ortamlarından kaçmıştır. Belki yüz Orhan Veli, yüz Oktay Rıfat değerinde şair ve yazar potansiyeli taşıyan nice yetenek bu keşmekeşte vücut bulamayarak kırgınlığa gömülüp” hamuş” oldu kim bilir. O zaman da ne vardı şimdi ne eksik sorusunu sorduğumuzda şöyle bir gerçeğin kapısını aralıyoruz: bu asır benliğin çok daha kuvvetli olduğu bir asır. Bu zaman kimse taşımayı, yetiştirmeyi, yaslanacak yürek olmayı kabul etmeyecek bir darlıkta ve bu darlıkta ustasız, rehbersiz kalan kimseler kendi yalnızlıklarında yaslanacak ve beslenecek bir yürek bulamadan gidiyor. Bu sebeple şiirden çok şair, yazıdan çok yazar var.
Saçmaya varan imge çabasının, tercüme felsefe bilgeliğinin, hangi derde deva olacağını, hangi acıyı resmedeceğini bilmiyoruz. Şairden şaire, yazardan yazara bir imge ve söz geçişmesiyle karşı karşıyayız. Divan Edebiyatında “ nazire” geleneği bunu açıktan yapmanın sanatıydı. Şimdi bir İslamcı şair okurken inançsız bir şairin imgelerini, toplumcu bir şair okurken bireyci bir şairin dizelerini okumak mümkün. Söz üstü az imge diyebileceğimiz bir kapitalist sanat vasatı. Bu vasatta taşralı bir sanatçı adayı ancak sinir bozucu bir şey olabilir.
Son yorumlar
15 sa. 22 dk. önce
16 sa. 13 dk. önce
19 sa. 51 dk. önce
21 sa. 22 dk. önce
1 gün 13 sa. önce
1 gün 16 sa. önce
1 gün 17 sa. önce
2 gün 16 sa. önce
2 gün 16 sa. önce
2 gün 17 sa. önce