İnsan doğarken ağlar ve yeterince ağladığında ölür. İsa böyle diyor.
Bu yüzden olacak, ne zaman ağlasam aklıma İsa gelir, bu söz gelir, ölüm gelir.
Gelirdi…
Biraz daha farklı oldu bu sefer. Önce ölüm geldi aklıma, sonra söz, sonra İsa, sonra diğerleri.
“Yetmedi mi Tanrım! Yeterince yaşlanmadım mı?” diye bağırıyordum o esnada. Yağmur ağzımın içine dolmasaydı, daha yüksek sesle ve daha da uzun bir süre bağırabilirdim.
Yakarı mıydı, isyan çığlığı mı? Bilmiyorum. Bildiğim tek şey ömrüm boyunca ölmeyi hiç bu kadar çok istememiştim. Sonrasını umursamıyordum bile, sadece ölmek istiyordum. Bu benim hakkım gibi görünmüştü. Kendimi yaşlanmış olarak düşünemiyordum, yani sizin anladığınız manada yaşlı. Bizim İsa, yaşlanmanın anlamı konusunda sizinle aynı fikirde değil.
Ben ise İsa ile aynı fikirdeyim.
Yaşlanmanın yaşla yani ıslaklıkla bir ilgisi olmalı diye düşünüyorduk. Eskiler, yaşlanmak derken kendi gözyaşlarınla büyümeyi kast etmiş olmalılar. Bize göre şu garip evrende kaç yıl yaşadığın değil önemli olan, kaç litre gözyaşı döktüğün.
İsa beni ikna ettikten aylar sonra ve ben onu neyse… Çok fazla yaşadığımı anlamıştım. -Bu durumda yaşa-r-dım ya da yaşlandım demeliyim herhalde- Olması gerekenden çok çok fazla. Anlıyor musunuz, yirmi yedi yaşındayım ama gerçekten çok yaşadım, gözyaşına maruz kalmaktan eskidi yanaklarım dostlarım. Hal böyleyken size şunu iç rahatlığıyla söyleyebilirim. “ağlamaktan göz pınarlarım kurudu” diyenlere inanmayın. Yalan söylüyorlar! Suratlarına tükürün “Korkak” deyin ve geçin gidin yanlarından. Daha uzun yaşamak için söylenen bir yalandır o.
Çok umutsuzdum, korkuyordum ve öfke doluydum. Öylesine doluydum ki, kalbim tir tir titremesine rağmen avazım çıktığı kadar bağırdım. “Yetmedi mi!”
Üzerime şimşekler yağmasını bekledim. Sırılsıklam sürdürdüğüm hayatımın oracıkta sona ermesini istiyordum. Gel gör ki O, çoğu zaman bize, bizim kendimize edebileceğimizden çok daha fazla merhamet ediyor. Galiba buna şükretmelisiniz.
Üzerime şimşekler yağmadı, ölmedim de, ama benim için bile fazlasıyla sıra dışı sayılabilecek bir ana daha doğrusu bir anıya sahip oldum.
Bir ses duydum. Kafamın içinde gibiydi. Ya da her yerde, ayırt edemedim. Kimdi, kime aitti bilmiyorum.
“Anlat!” dedi, sustu. Tek bir kelime ve o anda öyle çok şey anladım ki. Neyi anlatacağımı, nasıl anlatacağımı, niçin anlatacağımı, kime anlatacağımı o anda kavrayıvermiştim. Olanaksız diyorsanız beni biraz daha dinleyin derim.
Rüyalarınızı bir düşünün. Her rüya kendine has bilincini dayatır insana. Size yeni bir iş, yeni bilgiler, yeni hatıralar, yeni hayatlar verebilir. Rüyanızda bir doktorsanız, Tıp fakültesi anılarınız vardır, aslında hiç size ait olmayan. Ya da bir katilseniz, eski cinayetlerinizin bilgisi ve tecrübesiyle dolusunuzdur.
Ne demek istediğimi anladınız sanırım ve itirazların bir kısmının önünü kestiğimi düşünüyorum. Öyleyse devam edelim.
“Anlat” dedi ve ben de anlatacağım. Belki de İsa’nın gözyaşı teorisi yanlıştır. Doğan her insanın anlatması gereken bir şeyler vardır belki de. Doğar ve anlatması gerekeni anlatana kadar yaşar, anlattıktan sonra da veda eder hayata. Belki de hepimiz sadece anlatmak için sıramızı bekleyen küçük hatipçikleriz. Bu noktada ben sıra dışıyım tahminlerime göre. Benim anlatma sıram yıllar sonraydı ve O acıdı bana, ısrarlarımın samimiyetini gördü ve “anlat” dedi. “Anlat ve gel!” ya da “Anlat da gel!” bilmiyorum. Seste öfkede sezinledim çünkü.
Sözü uzatıyorum biliyorum, bir türlü asıl anlatmam gereken hikâyeye başlayamadım. Son günlerde sık sık yaşıyorum bu durumu.
Ölümden korkuyor olabilir miyim? Her şeye rağmen hayat kolay teslim edilmiyor dostlarım. Hemen kınamayın beni; ne biliyorsunuz, belki de anlatmam gerekeni anlatmaya başladım bile. Uzattığımı sandığım sürem aslında asıl sürem olamaz mı? Sonuç olarak ne siz dinlemeniz gerekenden fazlasını dinliyorsunuz, ne de ben anlatmam gerekenden fazlasını anlatıyorum. Öyleyse dinleyin beni. Merak etmeyin anlatacağım. Anlatacağım, anlatacağım…
***
Adım Yahya. Yahya Selamsız. Ömrüm boyunca hiçbir iş sahibi olamadım. Üstelik işsizliğimi daha süslü gösterecek bir diplomaya bile sahip değilim. Devlete suç atma lüksüm de yok yani. İsa’dan önce de işsizdim, İsa’dan sonra da işsizim.
1980 yılı Mayıs ayında yağmurlu bir günde bırakılmışım Altıparmak Yetimhanesine. Halime Anne koymuş ismimi. Büyüdüğüm yetimhanenin şefkatli müdiresi. Halime Annenin hayatımdaki yeri, bir yetimhane müdiresinin bir yetimin hayatında olması gerektiğinden çok çok fazla.
Soyadım da Halime Anne’nin hediyesi mesela.
Yıllar boyunca, yetimhane kapısına bırakılan tüm çocuklara Selamsız soy ismini vermiş. Aramızda bir bağ oluşmasını sağlamak istemiş olabilir. Ben bugüne dek bir faydasını görmedim ama Selamsız kardeşlerimden birisi, bizim İsa yani, faydasına bizzat tanık olduğunu iddia ediyordu. Güya, iş için başvurduğu şirketin insan kaynakları müdürü bir Selamsızmış. Onca kişi arasından hiç ihtimal olmadığı halde, İsa’yı seçmiş. Dur bir dakika, nasıl söylemişti bana. Kelimesi kelimesine hatırlıyorum.
“Bana gizli bir mason kardeşliği üyesiymişiz gibi anlamlı anlamlı baktı. Yavaşça göz kapaklarını kapatıp açtı. İşte o an, işe alındığımdan emindim.”
Bizim İsa biraz hayalcidir. Bu arada bilmeniz gereken bir noktayı atladım, ufak bir geri dönüş için bana alınmazsınız herhalde.
Halime anne, mütedeyyin bir insandı. Bu yüzden olsa gerek, yetimhanenin kapısına terk edilen biz öksüzlere Kuran’ da geçen Peygamberlerin ismini verirdi. Hem de tarihsel sıraya uyarak. Demem o ki ben yani Yahya, İsa’dan büyüğüm. O benden sonra gelmiş.
Şu noktadan sonra eğer ilahi bir mesaj almamış olsaydım (ki ben öyle olduğuna inanıyorum) size Selamsız Kardeşliğinin gerçekten var olduğunu söylerdim. Halime Annemizin aslında bir istihbarat servisinde üst düzey bir yönetici olduğunu, biz yetimlerin eğitimi ve örgüte kazandırılmasından sorumlu bir şef olduğunu mesela. Duyduğuma göre pek çok örgüt, bu yolu kullanıyormuş.
Örgütümüzün köklerinin ta Osmanlı İmparatorluğuna dayandığını, aldığımız isimlere göre yetiştirildiğimizi, örgüt liderinin kod isminin Adem SELAMSIZ olduğunu,. benim yani Yahya’nın ileride kendisinden pek çok hizmet beklenen bir nebi olduğunu söyleyebilirdim. Nebinin örgüt içinde özel ajan demek olduğunu eklemeyi de unutmazdım. Mesela Hızır’dan bahsederdim size ya da Lokman’dan, İsmail’den. İsa ile benim en yakın arkadaşımın adının Yahuda olması size pek çok çağrışım yapabilirdi sanırım. Hiç düşünmeden anlatabileceğim bu hikayeyi anlatsaydım, beni çok daha ilgiyle dinlerdiniz biliyorum. Anlattığım hikaye eninde sonunda bizim İsa’nın hikayesi olurdu gerçi. Çünkü o kitap verilmişlerden. Başarılı olacağı apaçık ortada. Benimkisi ise en iyi ihtimalle bir şehitlik hikayesi olurdu.
Böyle bir yola yönelmeyeceğim, daha az kişi tarafından daha az ilgiyle dinlenmek pahasına da olsa, size kendi basit hikâyemi anlatacağım.
Adım Yahya, Yahya Selamsız. Büyük harfle yazmaya değmeyecek kadar önemsiz bir soyadım var. Bir yetimhanede büyüdüm. İstihbarat servisi hariç anlattıklarım doğruydu, bizim İsa’ya göre benim yalan dediğim kısım da doğru. “Henüz açığa çıkmamış bir gerçek, beklemeliyiz, bekleyip görmeliyiz” diyordu. “Onun için hava hoş tabi, şehit olacak olan kendisi değil, ölüp ölmeyeceği bile meçhul” diye düşündüğümü hatırlıyorum. Ben böyle bir hikâyenin kahramanı olmayı reddediyorum. Kendi basit hikâyemin zavallı kahramanı olurum daha iyi. Hem dostlarım kim bilir benimkisi de sandığınız kadar basit değildir. Ha ne dersiniz?
Ben yani Yahya Selamsız, 16 yaşımda Altıparmak yetimhanesinden kaçtım. Ortaokulu çok önceleri daha ilk yıl terk etmiştim ama Halime Annenin bundan haberi yoktu. Uzun bir süre sokaklarda takıldım. Sokak çocuğu oldum sizin anlayacağınız deyimle. İlk zamanlar çok zor geçti benim için. Hemen arkadaşlık kurabilen birisi değilim. Hayata erkenden veda edebilirdim. Birkaç kez çok yaklaştım. Allahtan yetimhaneden kaçıp sokaklara düşen sadece ben değildim. Nuh abi, kolladı beni uzun süre ki size anlatacağım hikâye bu da değil. Anlatabilsem eğer Nuh abinin hikâyesi ve beraber geçirdiğimiz dört yıl pek çoğunuz için sürükleyici bir hikaye olabilirdi. Gelin görün ki orda da bir figüran olmaktan öteye gidemiyorum. Nuh abinin himayesinde bir kuyruk gibi geçirdiğim 4 yılı size niçin anlatmak isteyim ki? Neyse devam edelim Nuh abi öldüğünde en azından sokaklarda zarar görmeden dolaşabilmeyi öğrenmiştim ama onun bile sokaklarda fazla kalmayı beceremeyişi beni sürüklenmeye başladığım uçurumdan dönmeye sevk etti denilebilir. Kurtulduğumu düşünmüştüm. Çocuk aklı işte. Bu yüzden tinerci dostlarımla birlikteliğimiz de fazla uzun sürmedi. Suç onlarda değil, bana kendi hayatlarını teklif ettiler, kapkaççılık ve cepçilik sanatlarını öğreteceklerini söylediler ama becerememekten korktum. Anlayacağınız sokak çocukluğunu bile beceremedim. Aslına bakarsanız, sokağı terk ederken sorun az önce ima ettiğim gibi ölmekten korkmak değildi, ben asla Nuh abi gibi ölemezdim, kim beni bıçaklamak istesin ki? Sözün başında ya da başlarda bir yerlerde şehitlikten filan bahsederken de hepimizi aldatıyordum galiba.
İstikrar, en büyük düşmanım oldu; size göre kısacık, İsa’nın ölçütlerine göre yeterince uzun ömrümde.
Sonra İsa ile karşılaştım, beni evine davet etti. Lütfen lütfen, heyecanlanmayın. İsa’yı benden fazla merak edişinize katlanamıyorum.
Allah kahretsin! Aslında İsa’ya bile katlanamıyorum. Kaç kere sızmaya çalıştı kendi hikâyeme. Bu benim hikayem! Benim hayatım! Katlanamıyorum İsa’ya, ömrüm boyunca hep ezdi beni. Üstelik kendisi bunun farkında bile değildi. Melek gibi görünmeye bayılırdı. Onu öldürdüm evet, bir yıl önce öldürdüm ama hala kurtulamadım. Öldürdüm onu! Beni evine davet etti, evini paylaştı benimle hiçbir karşılık beklemeden. Yine bana iyilik yapmaya çalıştı. O meleksi tavrını takındı. Yıllarca korudu tavrını. Bende gittikçe büyüyen nefreti fark etmiyormuş gibi yaptı. Evet, nefret ediyorum ondan. Bıçakladım onu, tam arkasından. Yüzüne bile bakmadım. Bak(a)madım. Parçalara ayırdım. Yaktım yine de kurtulamadım.
Size İsasız bir hikaye anlatmak istiyorum. İsa’yı nasıl öldürdüğümü değil, İsa’nın neler düşündüğünü değil, İsa ile neler yaptığımızı değil, İsa’nın neler söylediğini değil, iyiliklerini değil. Size Yahya’yı yani beni sadece beni anlatmak istiyorum. Dinlemek istemez misiniz beni? Ne olur dinleseniz. İsa’yı hiç düşünmeden beni dinleyemez misiniz? Yeni bir başlangıç yapsak olmaz mı? İsa’nın son sözlerini merak etmeseniz olmaz mı?
Adım Yahya, Yahya Selamsız. Bir yetimhanede büyüdüm. Altıparmak yetimhanesi. Halime anne bizi çok severdi. En çok da beni. Hayatımda onun yeri çok büyüktü. Sevdiğim tek insandı. Ama bir gün onu İsa’ya bakarken yakaladım. Bana baktığından çok daha sevgi doluydu. Saçlarını öyle bir okşayışı vardı ki. İsa’yı benden çok seviyordu. 16 yaşındaydım Halime’yi öldürdüm ve kaçtım. İlk Kâbil oluşumdu. İsa bilmiyordu.
Adım Yahya! Yahya Selamsız. Nuh Selamsızın katili de benim. Beni koruduğu için aşağılama hakkına sahip olduğunu düşünüyordu, İsa’ya ise saygı duyuyordu. İsa’ya benden bahsedecekti müsaade etseydim. Bıçağımı ensesine sapladığımda ankesörlü telefonda İsa’nın telefonu açmasını bekliyordu. Kim bilir neler söyleyecekti İsa kardeşine. İsa yine bilmiyordu.
İsa! İsaa! Neden yüzüme öyle baktın? Neden gözlerimin içine baktın? Ölürken bile neden bana dokunmaya çalıştın? İsaaa! Beni affetmeni istemeyeceğim senden. Sen affedilmemi dilerken beni daha çok nefretle doldurdun İsaa! Senin iyiliğin beni şeytanlaştırdı İsaa! Suçlusun. Suçlusun! Suçlusun! Beni neden bırakmıyorsun İsa?
Sakinleşmeliyim. Sakin, sakin…
Anladım dostlarım size kendi hikâyemi anlatamayacağım. Bunun için söz almamışım anladım. Bazı insanlar başkalarını var etmek için yaşar.
Geçenlerde bir hikâye okumuştum.
“Şehrin pisliği bir türlü yakamı bırakmazken size nasıl uzun, gerçek ve hikmet dolu hikâyeler anlatabilirim ki? “ diye bitiyordu. Yani anlıyor musunuz, adam sayfalarca yazmış ve bir türlü anlatmak istediğini anlatamamış ve bu sözlerle noktalamış. Garipsemiştim, hoşuma da gitmişti. Kendimi görmüşüm demek ki.
Benim hikâyemi anlatamayışımın sebebi şehrin pisliği filan değil, düpedüz anlatacak bir hikayemin olmayışı, ölmek istememin sebeplerinden biri de bu. Anlatacak bir şeyimin olmadığını yeterince anlattım sanırım.
Benim adım Yahya. Yahya Selamsız. Anlatmam gerekenler, anlattıklarımdır belki de. Uzun zaman oldu yeterince ağladım, yeterince anlattım ve yeterince yaşadım. Görevim bitmiştir. Elveda…
Yorumlar
Hikayeniz beni çok etkiledi
Pzt, 07/04/2008 - 13:31 — Saide AbdulkadiroğluHikayeniz beni çok etkiledi. Sağlıklı bir düşünce yapısından hastalıklı yorumlara geçiş. Nefsin çeşitli hastalıklarına değinmişsiniz. Kıskançlık, nankörlük, hased...
Bir de "Bazı insanlar başkalarını var etmek için yaşar" sözü. Kendi olamayan insanlar...
ürktüm
Pzt, 07/04/2008 - 13:52 — cemalcalikselam ve dua ile;
beni Selamsız'ın yaşadıkları, yaptıkları değil veda edişi ürküttü.. her ne zaman "elveda!" sözünü duysam mideme sancılar saplanır, dizlerim burkulur, gözlerim kararır.. kolay gelsin Ebuzer Usta.. hürmetler..
c.ç
yahya, isa, nuh ebuzer daha
Pzt, 07/04/2008 - 21:18 — zeyneb Ferdayahya, isa, nuh
ebuzer
daha ne anlatabilirdiniz diyecegim
ama haklisiniz hic bir seye dair ne anlatilabilir!!
ya da en son sizi etkileyen o cumle yani bu;
“Şehrin pisliği bir türlü yakamı bırakmazken size nasıl uzun, gerçek ve hikmet dolu hikâyeler anlatabilirim ki? “
bütün hikayeleri haddizatinda hikaye etmis hüsnü zannimca.
kiyas etmek degil maksadim lakin acik ifade icin söylemeliyim
iyi öneriler var hikayede, beyaz geceler gibi bir yani da var kelimelerin duyulusu acisindan.
velhasil,
tebrik ederim
Allah dogruluk üzere basaridan ayirmasin :)
...
tebrik ederim
Pzt, 07/04/2008 - 22:08 — okan şahintebrik ederim. az kalsın ağlayacaktım. güzel bir kurgu. çağrışımlar harika. Allah kaleminize güç versin.
selamlar
sen dur iyisimi burda
Çar, 09/04/2008 - 22:50 — semra yaylıSevgili hikaye; okudun bir kaç kere,yakışmışsında kategorine.Sen burada sabit dur ben yine gelip bakacağım sana.Anlaştık ? Çok güzel, görüşmek üzere.
"Vay o insanların haline..." diye başlayan ayetlerin ritmindeyiz hepimiz.