Mehmet Altan, Moral Dünyası dergisine verdiği röportajdan hareketle Star Gazetesinde 13/01/2008 tarihli yazısında “Kent Dindarlığı” kavramı üzerine bir yazı yazdı.
Altan, kent dindarını “Bir inancın ulviyetinden kendine kimlik çıkarmaya soyunmayan insandır. İnancı inanç olarak kabul eden, inanç olarak yaşayan, bunu kültür olarak algılayan ama sosyal bir ilişki ağında bir taraf, bir kimlik olarak bundan rant beklemeyen insandır. Kent dindarı bir şekilde daha doymuş, güngörmüş ve bu inancı, kendi ulviyeti açısından kişiselleştirmiş, kültür olarak algılamış, daha gelişmiş insandır.” diye tanımlamıştır.
Bilindiği üzere kentleşme kavramı, sosyolojik açıdan mekansal bir değişim anlamına gelse de, kentsel yaşamdaki en belirgin değişimler toplumsal ilişkiler boyutunda gerçekleşmektedir. Toplumsal değişimin dinamiklerini ise tek rollü ilişkilerin yerini çok rollü ilişkilerin almasında görmekteyiz. Bu bağlamda, din yaşamı ile kent yaşamının farklı düşünülemeyeceği açıktır. Dini yaşamın kentsel yaşam üzerindeki etkilerine ilişkin tarihte farklı örnekler vardır. Geleneksel kent düşüncesi mabedler etrafında kurulan binalar örgüsünden oluşmaktaydı. 18. yüzyılla birlikte, kentsel nüfusun hızla artması, mekansal ölçekteki değişimler kent kavramında da dönüşümleri beraberinde getirdi. Bu değişim ve dönüşümler maddi olduğu kadar manevi boyutta da kendisini göstermiştir. Bu bakımdan kentleşme olgusu dindarlıkta da geleneksel dindarlıktan kentlileşme süreci ile birlikte kendisini üreten kent dindarlığına geçişin anahtarı olmuştur. Böylelikle, kentlileşme süreci bir zihniyetin de doğumunu sağlamıştır.
Bu bakımdan, kent dindarlığının tanımlanmasında öncelikli olarak göz önünde bulundurulması gereken nokta, kent dindarlığı kavramının, sadece kentleşme sonucu ortaya çıkan ve çevresel-yapısal etkilerin biçimlendirdiği “kentli dindar” kavramından ziyade “kentli” zihniyetinin temsil ettiği bir anlayış içerisinde din ve onun yarattığı kültürü içselleştirerek bu kültür ve yaşantıyı pratik hayata aktaran insanı anlatan bir kavram olarak anlaşılması gerekliliğidir. Bununla birlikte, kent dindarı kavramının kent yaşayışı ve kültürü içinde nasıl yoğrularak gelişebilecek bir kavram olduğu ve mevcut kentsel düzlemin nasıl bir dindar tipi ortaya çıkardığı ayrıca incelenmesi gereken bir konudur.
Bu noktada, belki sorulacak ilk soru, kentli ve köylü zihniyetinin ne anlama geldiği ve nasıl bir anlayışı ifade ettiğidir. Kent dindarlığı kavramı, öteden beri bilinen kentli insan tipinden de ayrışarak ayrı bir anlayış olarak ortaya çıkmakta, bu anlayış içerisinde bireysel anlamda, pratikleştirilmiş ve özümsenmiş daha üstün bir dindarlık kavramını, toplumsal ve sosyal anlamda da bu tarz bireylerin oluşturduğu ortak bir kültürü ifade etmektedir. Bu şekilde ifade edilen kent dindarlığı kavramından hareketle kent dindarlığının bireysel anlamda mı yoksa bir takım kurumların oluşturmasıyla mı ortaya çıktığı noktası akla gelmektedir.
Altan, kent dindarının yetişmesinde önemli bir role sahip olduğunu düşündüğü kurumlar olarak tekke ve zaviyeleri hatırlatarak, bu yapıların halkın eğitilmesinde önemli bir fonksiyonu olduğunu ifade etmiş, din öğretilerinin, ahlak anlayışının ve din kültürünün pratik hayata tatbikini mümkün kılan mevcut kurumların ise günümüz itibariyle bulunmadığını belirtmektedir.
Bu açıdan bakıldığında bunu yapabilecek kurumların, İslam’ın öngördüğü ahlak anlayışı içerisinde yoğrulmuş bir yaşam tarzı sunma ve davranışları bu tarz bir hayat felsefesi içinde şekillendirme görevini yerine getirmenin yanında edebiyat, tarih, güzel yazma ve konuşma, analitik düşünme, müzik ve güzel sanatlar gibi her bireyin hayatına katması gereken alanlarda da eğitsel faaliyetler gösteren kültür merkezleri olması gerekmektedir. Bu şekilde yapılan hem ahlaki hem de düşünsel faaliyetler, birbirini etkileyerek ve geliştirerek kent dindarının ortaya çıkmasında önemli bir toplumsal rol üstlenecektir. Günümüz İlahiyat Fakültelerinin bu rolü yerine getirmede yeterli olup olmadığı ayrıca değerlendirilmesi gereken bir konudur.
Diğer taraftan, gerek bilimsel hayata gerekse düşün, sanat ve müzik hayatına nüfuz etmiş ortak bir kültürel hayat içerisinde ortaya çıkmış kent dindarlığı gerçek anlamıyla ahlaklı, çok yönlü dindarları ortaya çıkarmaktadır. Bu anlamda kent dindarı, her düzlemde eğitimli seçkin insandan daha üstün bir insan anlayışını, dinin etkisiyle oluşturulan bu tarz kültür de popüler kültürden daha üstün ve çok yönlü bir kültür anlayışını ifade etmektedir.
Bununla birlikte günümüzde din, kentli insan üzerinde sadece düşünsel bir birikim, grup oluşturmada tanınmayı sağlayan bir kimlik olmuş, ancak özümsenmiş ve içselleştirilmiş bir yaşam olamamıştır. Dolayısıyla pratik yaşantıdan ayrıştırılmasıyla “köy kültürü” diye aktarılan yapıya emanet kalmış ve yozlaştırılmıştır. Bu sebeple, Altan’ın belirttiği gibi eğitilmemiş, derinleştirilmemiş, ufku açılmamış, birikimi içselleştirememiş bir yapının elinde din, edebiyat, tarih ve güzel sanatlarla zenginleştirilmiş ve özümsenmiş bir kültürden ziyade gericiliği, yobazlığı, eğitimsizliği, üretimsizliği “köy kurnazlığını” ifade eden bir kültürün temsilcisi olmuştur.
Mehmet Altan kent dindarını inancı inanç olarak kabul eden, inanç olarak yaşayan, bunu kültür olarak algılayan ama sosyal bir ilişki ağında bir taraf, bir kimlik olarak bundan rant beklemeyen insan olarak tanımlarken günümüzde insanların hangi amaçla dindar olduğu ya da dindar göründüğü noktasına da dikkatleri çekmektedir. Acaba dindarlık, başkaları tarafından tanınmamızı sağlamak için belirgin bir şekilde ön plana çıkarılmakta ve bunun sonucunda bir sosyal bir tarafa ya da menfaat grubuna mı bizi dahil etmekte yoksa sadece inanış gereği ve dini hassasiyetler sonucu mu dindar olunmaktadır. Öyle değilse menfaat grupları değişik ideoloji ve adlar altında toplanırken dindarların belirli bir klik içerisinde bir menfaat grubu oluşturmalarında bizi rahatsız eden nokta nedir?
Burada dikkat edilmesi gereken, kent dindarının toplumsal ahlaksızlığa ortak olmadan dindarlığını bir menfaate alet olarak görmeyen, diğer dindarları pastanın paylaşılacağı bir paydaş olarak algılamayan, her ne şekilde olursa olsun herkese karşı adaletli olan, yalnız kendi yandaşlarına değil başkalarına da hakkı teslim eden, “dindarlığı” bu menfaat birliğine katılanlara koruyup kollanacakları ve onlara da pay verileceği konusunda gizli bir dil olarak benimsemeyen bir dindardır. İbadetlerini sadece inancı gereği yapan, dindardan beklenen ahlakı sergilemeye en yatkın kişidir kent dindarı. Sanat, müzik edebiyat ve ilimle uğraşarak çok yönlü olarak kendini yetiştiren ve dinin etkilediği bir kültürün ortaya çıkmasındaki en etkin aktördür. O, kimi zaman bir şair, kimi zaman bir edebiyatçı, kimi zaman da bir bilim adamıdır. İnancın içselleştirilmesiyle oluşan hareketlerinde ortaya çıkan bir hak ve adalet duygusu vardır; dini yalnız benimsemez aynı zamanda yaşar. Din, onun için bir kabuk, ibadet onun için bir hareketler bütünü değildir.
Ancak, Altan’ın da belirttiği gibi ülkemizde milliyetçilik de solculuk da Müslümanlık da savundukları tez ve ilkelerinden ayrılarak sadece çıkar ve rant kapmaya yönelik ama sadece farklı renkleri temsil eden aslında düşünüş, savunma, hareket tarzı ve sonuç yönünden aynı çatı altında bulunan insanları temsil eden içi boş kavramlara dönüştürülmemiş midir? Solcular, ne kadar üretim faktörlerinin devleştirilmesini istiyor ve ne derece işçi haklarını temsil ediyor? Müslümanlar ne derece adaleti, hakkı ve ahlaklı insanı temsil ediyor?
Altan ayrıca, İslamiyet’in Şeyh Galip’ten Talibana kadar gelme sürecinin düşündürücü oluğunu, Şeyh Galip’in inanılmaz derecede işlenmiş derin bir kültürün çok önemli bir ferdiyken, Taliban’ın Afgan kırlarının bütün hoyratlığını ifade eden bir İslamiyet’i oluşturduğunu ve bunun sebebinin de Müslümanların ağırlığının kentlerden kırlara kayması olarak belirtmektedir. Şeyh Galip’ten Talibana gelen süreci, sürecin kendi iç dinamiklerinden ziyade dış müdahalelerle açıklamak hakkı teslim etmek adına vicdanları daha çok rahatlatacaktır. Müslümanları bırakın kentlerden, yurtlarından kovarak dağlara hapseden ve terörist ilan eden insanlara sormak daha doğru olur “Niye Şeyh Galip’ten Talibana geldik”?
Altan’ın yazısında değindiği diğer bir konu üretim ile ahlak ilişkisidir. Altan, ahlaki yozlaşmayı aynı zamanda kent dindarlığının olmayışına bağlarken üretimsizliğin ahlaksızlığı da beraberinde getirdiğini söylemekte, piyasa ekonomisinin öngördüğü ve farklı bireylerin üretimin değişik aşamalarına katılmalarıyla oluşturduğu mal üretim sürecinde üretim zincirinin kendiliğinden bir ahlak oluşturduğunu ifade etmektedir. Ona göre bu üretim zinciri bireyden bağımsız bir ahlak sistemini oluşturmaktadır. Örnek olarak ise, fırıncının çürümüş buğday satın alması durumunda çökeceğini, bu sebeple çürümüş buğday almayarak zahirecinin ahlaksızlık yapmasını engelleyeceğini söylemiştir. Üretim zincirini daha geriye götürürsek zahireci de çürük buğday satması durumunda zarar edeceğinden ambar sahibini ahlaklı davranmaya zorlayacaktır diyebiliriz.
Altan, her ne kadar üretim zincirinin bireyleri ahlaklı davranmaya iten bir müfettiş görevini ifa ettiğini belirtse de asıl teftiş görevini yapan üretim değil kapitalist sistemin bünyesinde var olan “kar güdüsü” dür. Örnekten de anlaşılacağı üzere, bireyler içselleştirilmiş bir ahlak anlayışına göre hareket etmekten ziyade kar edememe ya da zarar etme durumlarıyla karşılaştıkları için yine kapitalizmin öngördüğü “rasyonel insan” saikiyle hareket etmektedirler. Altan, rasyonel insan davranışıyla ahlaklı insan davranışını birbirine karıştırmış diye düşünülebilirse de aslında durum daha farklıdır. Burada söz konusu olan biraz da “kapitalist ahlakın” dinin ürettiği ahlakın yerine ikame edilmeye çalışılması ve ahlak anlayışının kişiden dışsallaştırılarak bir sistemin yan ürünü olarak insanlara sunulması mıdır acaba?
İşte bu noktada Altan, “kent dindarını” tanımlarken içselleştirilmiş bir din anlayışından yola çıkmakta, ahlak anlayışı boyutunu ele alırken ise dışsallaştırma yaparak bireyde bulmadığı ancak sistemin ürettiği bir ahlak anlayışından bahsetmektedir. Aslında burada yapılmak istenenin bir taraftan da, yeni nesil müslümanı kapitalist sistem ve piyasa ekonomisi içinde yoğurmak, sistemin ahlak kalıplarını ve dünya algılayışını insanlara rasyonalize edilmiş tanımlamalardan sonra kabul ettirmektir diyebilir miyiz? Kar güdüsünün sanki bir çeşit ahlakmış gibi sunulması bunun bir kanıtı olabilir mi? Ya da ortada çelişkili bir durum olmamakta, herkesin kent dindarı olamayacağını düşünerek içselleştirilmiş ahlaka sahip olmayanlar için de üretim, bu kişileri ahlaklı davranmaya zorlayarak toplumsal ahlakı sağlamaktadır.
“Dindar” ve “üretim” kavramları yan yana getirildiğinde Alman sosyolog Max Weber’in “Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu” adlı eseri akla gelmektedir. Protestan ahlakı, cennete gidebilmek için bu dünyada çok çalışmak da gerektiği üzerine kurgulu olup çok çalışmak da dini bir gereklilik olarak kabul edilmektedir. Bu durumda, tasarruf yapmayı da özendirdiği için protestanların yapmış olduğu tasarruflar büyük sermaye birikimi ortaya çıkarmış ve bu tasarruflar da kapitalizmin sürekli gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Acaba kent dindarı, üretim ve çalışma ahlakı açısından İslam ahlakından ziyade Protestan ahlakı üzerine yaşayan bir insan mı olmalıdır? İslamın öngördüğü üretim ve çalışma ahlakı bu dünya nimetlerini terk etmek, birikim yapmadan infak etmeyi mi öngörüyor?
Altan, yazısının daha sonraki kısımlarında ise “kent dindarlığı” kavramından daha da ayrılarak iyi bir müslümanın işini dünya standartlarına göre yapan, rekabet ve yarışmaktan korkmayan, kendisine benzemeyeni düşman saymayan bir insan olduğunu belirterek, batının dünyaya sunduğu küreselleşme ve serbest rekabet kavramlarını yine “üreten iyi Müslüman” kavramı içine yerleştirmektedir.
Aslında, sorulması gereken sorular oldukça çoktur. Ama en önemli soru, kent dindarını ferdi ahlakı dışında bir de üretim ahlakı açısından değerlendirerek sadece üretimi ve çalışkanlığı mı övüyor, yoksa kent dindarını Protestan ahlakıyla üreten bir dindar olarak mı görüyor, yahutta batılı tarzda yeni bir Müslüman tipi mi yaratmak istiyor?
Bununla beraber Altan’ın, kent dindarı kavramını, kavram olarak güzel tanımlayışı, özellikle tekke ve zaviyeler boyutunda bir bütün olarak ele alışı, kendisinin bu ülkedeki Müslüman dindarların sorunlarını ötekileştirme yapmadan ele alması, İslami kesimin göremediği hinterland ile bağ kurması, bir konunun ele alınırken mutlaka makro düzeyinin görülmesi gerektiği, bu yüzden sorunun sosyal, ekonomik ve tarihsel boyutunu da ekleyerek güncel yaklaşımlarla çözülmesini gerektiğini ortaya koymuştur.
Öte yandan, malesef İslam dünyasının entelektüelleri, sadece belli konular içinde tıkanmış, ülkenin diğer kesiminin sorunlarını kabullenmeyerek ötekileştirmiş, konunun tarihsel, kültürel, sosyal ve en önemlisi ekonomik boyutunu anlamayarak ya da ihmal ederek yalnızca dinsel boyutuyla ilgilenmiş ve güncel bakış açılarını yakalamakta çok zorlanmıştır.
Halbuki, bu ülke insanlarının her türlü toplumsal sorunlarına kendi anlayacakları dilde ancak bizim bakış açımız ve kavramlarımızla oluşturduğumuz çözümler de bulmamız lazım. Altan’ın gösterdiği duyarlılığı bizim de kimliği kim olursa olsun herkese göstermemiz, bizle hiç alakası olmasa da bu sorunları kendi sorunlarımız olarak görmemiz gerekmez mi? “Kent Dindarı” kavramını bizim oluşturamayışımız gerçekten çok üzücüdür. Sadece tek bir pencereden ülke sorunlarına bakarsak, birçok boyutu olan konuları, özellikle çetrefilli toplumsal konuları anlamamız mümkün olmaz, kendi sistem ve bütünlüğümüzü modernize edememeden dolayı ne yeni bir bakış açısı ne yeni kavramlar ne de güncel, esaslı bir sistem oluşturabiliriz.
EPİLOG
Dinin kültürel etkisini kaybetmesi hatta bu kültürün hayattan silinmesi ortaya günümüz insanının hayatını şekillendiren yaşam kentlerini çıkarmıştır. Gerçekten de, İslamın etkilediği şehirlerde camiler, medreseler ve külliyeler, ibadethanelerden ziyade kültürü yansıtan yapılardır. Aynı mimari tarzda yapılmış imarethaneler ve diğer sosyal yapılar İslamla kaynaşmış İslam kültürünün en canlı ve huzurlu yönünü yansıtıyordu. Bir Selçuklu ya da Osmanlı kenti gözününe getirildiğinde, bir de Avrupa’nın soğuk, kasvetli binaları düşünüldüğünde fark görülecektir. Rengarenk yapılarımız, masmavi gökte dimdik duran minarelerimiz, hayat suyu veren çeşmelerimiz, rengarenk açan çiçeklerimiz, el emeği göz nuru ile işlenen bu şehirler Müslümanların ne kadar hayat dolu ne kadar derin insanlar olduklarını göstermez mi! Anadolu insanı kilimlerini, halılarını dantel gibi tel tel işlerken kalplerindeki İslam nurunu da bu yapılarımıza dantel dantel işlememiş midir. Bir dinin bir kültürü bu kadar güzel etkilemesi nerede görülmüştür. Niye hala martılara simit atmayı sever, niye cami avlusundan havalanarak minarelere doğru uçan güvercinler bizde gülümsemeye yol açar. Bizim şehirlerimiz, camisi ile güverciniyle, çiçekleriyle ezan sesiyle bezenmiş huzur şehirleridir. Kent dindarlarının yaşaması gereken şehirler bu şehirler olmalıdır.
Ancak kentli dindar, kasvetli yapılar arasında kalmış, verimlilik ve istif usulüyle yapılmış binalar arasında kaybolmuştur. Kaç tane büyük şehrimiz kaldı şehir meydanında kuşların uçtuğu? Kentli dindar namazını kılmak için işhanlarının altındaki kilerleri kullanmaktadır. Nerde o güvercinlerin konduğu minareler! Nerde o takunya seslerinin şarkı söylediği şadırvanlar! Şimdi geriye hopörlörlerin asıldığı direkler kaldı.
Son yorumlar
1 sa. 56 dk. önce
20 sa. 37 dk. önce
21 sa. 4 dk. önce
22 sa. 8 dk. önce
1 gün 8 sa. önce
2 gün 17 sa. önce
3 gün 16 sa. önce
3 gün 16 sa. önce
4 gün 17 sa. önce
4 gün 21 sa. önce