Atatürk ile İnönü’nün ilişkileri; doğası gereği, Atatürk'ün ölümüne yakın bir kırılma yaşaması ve 1938'den sonra İnönü’nün takındığı tutumdan dolayı dikkatleri üzerine çekti. Geçenlerde de "İnönü’nün paraları kendi resimleriyle çıkartması" hadisesi sebebiyle ilişkileri zımnen de olsa gündeme geldi.
Başbakan’ın CHP’yi suçlayarak “bunlar paralardan Atatürk’ün resimlerini kaldırdılar” demesi ülke gündemine tarihi iki şahsiyetin ilişkilerini tekrar getirdi. Yazılar yazıldı bu konuda, tanıklar konuşturuldu, savunmalar ve saldırılar oldu.
Gerçekte ikisinin ilişkileri nasıldı? Birbirlerine sevgi ve saygıları hangi derecedeydi ve bakışları için ne söylenebilir?
Bu konuyu düşününce daima Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Poilitika'da 45 Yıl kitabında aktardığı dikkat çekici şu olayı hatırlarım:
“Bir gece Atatürk Yalova’da arkadaşlarına Başbakan İsmet İnönü'nün de çağrılılar arasında olduğu bir davet verir. Gece, saatinde, İnönü dışında bütün davetliler gelir yalnız “Atatürk’ün herkes gelmeyene kadar masaya oturmama" âdeti bulunduğundan sofraya oturmak için Başbakan beklenir. Atatürk bu arada ayakta bekleyen bayan davetlilerden sürekli olarak özür diler. En sonunda saat epey ilerleyince mecburen İnönüsüz sofraya oturulur yalnız ortam gergindir. Nihayet gece 10.00’na doğru İnönü gelir, kimseye selam vermeden gidip kendisine ayrılan yere oturur, bayağı asık bir simayla yaverden günlük bir gazete isteyerek onu okumaya koyulur.
Atatürk ortamı yumuşatmak için “benimle ilgili haberi mi okuyorsun” der. İnönü “ne haberi” diye cevaplar. Atatürk “duymadın mı İngilizler bana Çanakkale için bir nişan verdiler” diye mukabele eder. Bunun üzerine İnönü olaya önem vermediğini gösteren bir tavırla “nişan meselesini duymamıştım başka bir konuyu okuyorum” diyerek aykırılığına devam eder."
Yakup Kadri bütün bu olaylar olurken kalbinin heyecandan çıkacakmış gibi attığını ve gecenin sonunda Atatürk’ün İnönü’yü bırakmayıp konuşmak için yanında alıkoyduğunu belirtir.
Şunu da ilave edeyim, epeyce bir zamandan sonra Karaosmanoğlu İnönü’nün Atatürk’ün hatırasını gereğince yaşatmadığını düşündüğünden milletvekiliyken CHP’den istifa edip bağımsızlığı seçecektir.
Atatürk ile İnönü Harp Okulundan bir birlerini tanıyorlarmış. Atatürk İnönü’nün iki devre önündeymiş. Ayrıca Cihan Harbinde Erzurum’da Atatürk İnönü’nün komutanıymış. Harpten sonra İnönü nazırın Fevzi Çakmak olduğu Harbiye Nezaretine Müsteşar olmuş. O görevdeyken sürekli Ankara’dan “gel” diye davetler alıyormuş. Sonunda gelmiş ama kimilerine göre bu geliş “Malta ile Ankara arasında Ankara’nın tercih edilmesinin” bir sonucuymuş.
Bir yazara göre İnönü’nün en büyük meziyeti “iyi bir ikinci adam olmasıymış." İtiraz etmeme gibi bir huyu varmış. Bu Atatürk’le ilişkilerinde de görülür. “Peki” demiş hep. “Baş üstüne” demiş. Hiç itiraz etmemiş.
İnönü aldığı çağrılar üzerine Ankara’ya gelir yalnız temelli değil. Bakmak ve görmek için. Bir müddet kalır ve tekrar döner İstanbul’a.
İnönü Şeyh Said hadisesinden 1937’e kadar kesintisiz 12 yıl başbakan’dır. Atatürk o dönemde yönetimi bir nevi ona bırakmış, kendisi sadece bazı müdahalelerde bulunuyor.
Atatürk, İnönü’de kendisini tamamlayan bir şeyler görüyordu. Bunda ikisinin zıtlıkları etkili olmuş olabilir. Atatürk dobraydı, İnönü kapalı. Atatürk hayatı düzensiz yaşardı, sabaha karşı uyurdu, aile yaşantısı yoktu, temkinli değildi, İnönü bunların tam zıddına hesaplıydı, iyi bir ailevi yaşantısı vardı ve mesafeliydi. Ama önemli bir ortak noktaları vardı: “İnkılâplar konusunda hem fikirdiler.” Hatta İnönü Atatürk’ten daha radikaldi bile denebilir.
Şöyle bir olay anlatılır. Atatürk ile bazıları bir şeyler üzerinde çalışırlarken İnönü’nün geldiği haber verilir bunun üzerine Atatürk “şu taslakları kaldırın” der, etrafındakilerin şaşırdıklarını görünce “biz bunları eski yazıyla yazmışız İsmet buna karşıdır ve kızar” diye durumu izah eder. İşin ilginci İnönü ilk başlarda Harf İnkılâbına muarızdır. Sonra gözü kara bir savunucusu olur.
Bütün bu yakınlığa rağmen zamanla ikisinin ilişkilerinin bozulduğu hissediliyor. Bozulma "uzun süreli arkadaşlıkların ihtilaftan pek muhafaza edilememesi, çatışmanın otoritenin doğasında olması, Atatürk’ün etrafındaki mahut zevatın etkisi ve İnönü’nün gücü hissetmesi” şeklinde etkenler göz önüne alındı mı doğal karşılanmalıdır.
Başvekilin hep “baş üstüne demesi, silik kalmasının onda bir öfke biriktirmesi meydana getirdiği” gerçeği de çatışmanın çıkmasında “ateşleyici” etkisi yapmıştır.
Bozulma daha 1933’te başlamış ama kırılma İnönü’nün beyanıyla şu halin başlamasından sonra somutlaşmış: “Atatürk'le hastalığına kadar akşamları biraraya gelir, konuşur coşardık. 'Şöyle yapalım, böyle yapalım' diye bir takım kararlar alır, gece geç vakit dağılırdık. Ertesi sabah uyanınca O'nu yatakta uyandırıp, "Dün akşam yine coştuk, böyle kararlar aldık. Ama bunlar olacak şeyler değil. Ne yapalım' derdim. 'Canım sen bildiğin gibi yap' derdi bana... Hastalığından sonra yine aynı şekilde akşamları aldığımız kararları ertesi sabah görüşmeye gittiğimde artık 'Sen bildiğin gibi yap' demiyor, ısrar ediyordu."(Can Dündar Yelkenliler ve Limanlar 08-01-1998)
Ve Can Dündar’ın bu cümlelere yorumu: “İnönü'ye göre Atatürk, "Sağduyusunu orada yitirmişti.
"Sağduyu" kendisiydi.
Can Dündar ilişkilerini konu alan bir makalesinde İnönü’yü Atatürk’ün fırtınalardan sığındığı bir limana da benzetir.
İnönü’nün hakkında şöyle bir iddia da var: “Atatürk’ün Başbakan’ı onun hastalığından yararlandı. Güçsüzleştiğini gördü ve içinde biriken öfkenin kapaklarını artık kapatma gereği duymadı.”
Peki, sürtüşmeden sonra Atatürk İnönü’yü defterden sildi mi? Sildi diyenler çok. Hatta "Atatürk'ün İnönü’nün çocuklarına miras bıraktığına dayanarak onu öldürülmüş biliyordu" diyenler de oldukça fazla.
Rivayet şu: Araları açılınca Atatürk hastayken İnönü’nün öldürülmesini istemiş. Mutad zevat peki demiş ve emri yerine getirilmiş gibi göstermiş. Atatürk de çocuklarının mağdur olmamaları için mirasından onlara pay ayırmış.
“Meclis açılsa giderim bunu((İnönü'yü) öyle rezil ederim ki” diye hakkında konuşulan birinin müstakbel halefliğine bu vasiyet olayını işaret olarak almak konusunda tarih araştırmacısı Ayşe Hür’e katılabilmekse mümkün değil.
Kaldı ki İnönü'nün hastalığında Atatürk’ü ziyaret et(de)meme meselesi de var. Abdi İpekçi bunun sebebini Milli Şef’e soruyor yalnız ciddi ve doyurucu bir cevap alamıyor. “Ölüm korkusuna” bağlayanların tezleri galip çıkıyor.
Niye? İkisinin ilişkileri niye bozuldu? Ayşe Hür’ün cümleleriyle “Başından beri Mustafa Kemal'in İnönü'ye büyük bir sevgisi var. Öyle mektuplar yazmış ki, bir erkeğin bir kadına yazdığı mektuplar gibi. Hatta 1933'te yazdığı bir mektupta “Seni okurken hıçkırıklarla ağladığımı söylersem, inanır mısın? Bu duygularımı kimsenin yanında değil, yatak odama çekildikten sonra mahremimde yazıyorum. Sen beni muhakkak çok seviyorsun. Ya ben seni!” şeklinde olan bir ilişkinin bozulmasının gerçek sebebi ne olabilir.
Buna en iyi açıklamalardan biri şu olabilir: “İnönü’nün güçlenmesi. Ve bu gücün hareketlerini değiştirmesi…” Demirel’in sık kullandığı bir sözü var: “Taht tecezzi kabul etmez” diye. Atatürk’te bu daha belirgindi. Bütün ipleri elinde toplamak isterdi. Ve İnönü'nün aksine idare etmez, “tasfiye” yoluna başvururdu. İzmir suikastı sonrasında sergilenen darağaçlı kanlı tasfiye bunu güzel bir örnektir. İnönü hakkında da "ölüm" kararının alınmış olması ilginç, aynı zamanda muktedir adamların ilişkilerini göstermesi açısından da manidardır.
İnönü'nün darılma oyununda ince bir strateji uyguladığı da söylenebilir. Şöyle ki: İnönü Atatürk’ün hastalığını görünce kendine göre bir taktik geliştirdi. Cumhurbaşkanlığının tek adayı olduğunu görüyordu ve Başvekil malum ihtilafı çıkarmakla cumhurbaşkanı koltuğuna oturma şeklini değiştirmek istedi denebilir. Tavsiye ile koltuğa oturan bir cumhurbaşkanı olmaktansa; karşı çıkmış, bir nevi ferman yemiş ve oraya riskler alarak gelmiş bir cumhurbaşkanı olmayı arzuladı ve bunun için o taktiği denedi. Ve başarıyla da yönetti şeklinde bir iddia tamamen göz ardı edilemez.
Gerçi Başvekil darılmalarını “Atatürk’ün bazı bakanlarını tahkir etmesiyle sofrada alınan kararları orada bırakmamasına bağlıyor” ama bunlar olayın bahanesi gibi.
12 yıl tam bir sadakatle sabreden İnönü ne oldu da birden tavır değiştirdi.
Atatürk ile İnönü’nün ilişkilerinde şöyle farklı bir durum da var. İnönü’nün “Ebedi Şef’e bakışı diğerlerine göre farklıydı.” Mesela Celal Bayar “Atatürk’ü sevmek ibadettir” der. Başkaları, onun için “ölümsüzlük” düşünecek kadar aşırıya kaçarken İnönü’de bu tavır görülmez.
İnönü kendisini de bir kuvvet olarak telakki ederdi. Atatürk’ü, emrinde çalıştığı birinden ziyade beraber çalıştığı biri olarak görürdü. Sonraki tavırlarında da bu görülebilir.
İnönü’nün diğer zevata nazaran Atatürk’e hayranlık derecesinin az olduğu da söylenebilir.
Atatürk İnönü için “bir şeften ziyade bir arkadaştı.”
Gelelim paralardaki İnönü resimlerine. Bu konuda İnönü Başbakan Yardımcısı Kemal Satır’a konuyla ilgili şunları söylemiş: “Atatürk gibi eşsiz bir kahramanı istihlaf etmiştim (halef olmuştum). Benim için en büyük tehlike onun gölgesi altında erimek ve ezilmek idi. Devlet icraatının bütün sorumluluğu bana ait olmalıydı. Bunun için de kudretim neyse benim damgamı taşıyacak bir dönemin başladığının belli olması gerekiyordu. Paralara resim nakşedilmesi tarihten gelen bir devlet kudreti ve hâkimiyeti geleneği idi. Parada pulda yapılanların başka türlü manalandırılması bir istismardır. Bizim ona vefa ve sadakatimiz tarihin imtihanından geçmiştir.’”
Meseleyi ele alan bir yazı yazan Oktay Ekşi İnönü’den şu cümleleri de aktarır: “Doğrudur. Büyük Atatürk’ten sonra paralara ve pullara Cumhurbaşkanı olarak benim resmim kondu. Ama amaç Atatürk’ü unutturmak değil, Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurumlaştığını göstermekti.
Cumhuriyet’in yaşatılması gereği de devletin kalıcı ama devlet başkanlarının farklı olabileceğini göstermekti. Bizim yaptığımız bu idi."
Savunmacıların öne sürdükleri argümanlar genelde bunlar. Güzel söylüyorlar da mesele sadece bunlardan ibaret değil. İşin başka tarafları da var.
Mesela İnönü yönetime geldikten sonra Atatürk’ün yakın çevresini görevden uzaklaştırdı. Uzun yıllar Dış İşleri Bakanı ve Atatürk’e çok yakın olan Tevfik Rüştü Aras, Şükrü Kaya ve Hasan Rıza Soyak gibiler İnönü'nün yanında kendilerine yer bulamadılar.
Tevfik Rüştü Aras'ın Atatürk’ün ölümüne yakın İnönü'yü İngiltere'ye büyükelçi yapmak gibi planları varmış. İnönü Milli Şef olunca kendisi o görevle İngiltere'ye gitti.
Buna şu itiraz gelebilir. "Her liderin kendi ekibiyle çalışmaya hakkı vardır. İnönü de kendi ekibiyle çalışmak için bu zatları görevden almış." Yapılanlar sadece bu olsaydı kimsenin diyecek bir şeyi olamazdı. Peki, şu tasarruflar nasıl yorumlanmalı: Kazım Karabekir İzmir Suikastı davasında muhakeme edilmiş, partisi kapatılmış biri. Atatürk’le ilişkilerinin iyi olduğu söylenemez. Zaten onun hayatı süresince köşesinde yaşamak zorunda kaldı. İnönü başa geçince onu Meclis Başkanı yaptı. Rauf Orbay da İzmir Suikastı davasından suçlu bulunarak gıyaben 10 yıla mahkûm edildi. Yurt dışında bulunduğundan cezaevine girmedi yalnız af çıkana kadar da yurda dönmedi. İnönü onu da ll.Cihan Harbi esnasında İngiltere Büyükelçiliğine atadı. Bunları nasıl açıklayacağız. Kendi ekibiyle çalışmasına peki de Atatürk’ün muhalif gördüğü zatları köşelerinden alıp mevkilere getirmesinin nedeni ne?
Ayrıca Celal Bayar da İstiklal Harbi’nin önemli simalarındandı yalnız Cumhurbaşkanı olunca 1925’te çıkarılan yasaya dayanarak paraları kendi resimleriyle çıkartmadı.
İnönü’nün zikredilen tavrı takınması “Atatürk’e bakışından kaynaklanıyordu…” İnönü sanki “Kurtuluş Savaşını Atatürk’ün komutasında değil, onunla beraber yaptıkları ve kazandıkları kanaatindeydi." Doğrusu bu fikir için güçlü argümanları da mevcut. Batı Cephesinde İnönü var. Lozan’da da o. Şeyh Said olayı çıkınca iş yine ona yüklenmiş. Yani Başvekil bazı zanlarında tamamen haksız değildi.
Bir soruyu tekrar edelim. Niye kimse öyle bir şeye tevessül etmedi de o etti. Bunda muhtemelen İnönü’nün şu zehabı da etkili olmuştur. İnönü Atatürk’ün konumuna gelebileceğini düşüncesindeydi. İmkânları kullanarak onunkine eşit veya yakın bir mevki elde edebileceğini düşünüyordu. İcraatlarına makul bir açıklama ancak böyle getirilebilir.
İnönü’nün Atatürk'le ilgili bilinenden farklı bir düşüncesi olduğunu Anıtkabir'in yeri ve inşası hakkındaki tasarrufu da güçlendirir.
Meşhur rivayete göre Atatürk Çankaya’da gömülmek istermiş. Bunun için uğraşılınca İnönü’ye yakın cenah şu cevabı vermiş: “Ne yani İsmet Paşa türbedar mı olsun.” Bu bir bakışı göstermesi bakımından ilginç ve dikkate değer.
Anıtkabir’in yapılma ve tamamlanma aşaması da İnönü’nü Atatürk’e bakışı hakkında ipuçları veriyor. Yapımına 1944’te başlanmış ve 1953’te bitirilmiş. Yani bitirmek Demokrat Parti iktidarına nasip olmuş. 6 yıllık Tek Parti iktidarında nedense Anıtkabir’in inşaatı tamamlanamamış.
İhtilallerin evlatları birbirlerini yemiş. Bu onların doğaları gereğidir. Ve son derece de normaldir. Anormal olan bunun üstünün örtülmek istenmesidir.
Şu unutulmamalı; sağlıklı bir gelecek ancak doğru bilinen bir geçmişin üzerine inşa edilebilir.
Yorumlar
İnönü-Bayar farkı
Cum, 02/05/2008 - 16:19 — Mehmet Demirciİsmet İnönü ile Mustafa Kemal arasındaki çekişme sadece İsmet İnönü'nün kişisel ihtirası ile açıklanamaz.Bunun ötesinde ikili arasında ekonomiye bakış konusunda önemli farklar bulunuyordu.Atatürk devletçi ekonomik anlayışla hareket İnönü'yü görevden uzaklaştırırken Serbest piyasa ekonomisinden yana olan Celal Bayar'ı işbaşına getirmiştir.Temel farkta bu noktadan kaynaklanıyor.
http://www.karakalem.net
Mesele o kadar da karmaşık değil.
Cts, 03/05/2008 - 10:59 — seckin denizKadr bilmezlik içerikli yorumları yersiz buluyorum. Esasen İnönü'nün Paralardaki resim meselesinde söyledikleri ve yaptıkları kurumsallaşma adına bir yenilik falan değildir,osmanlı ve diğer muadil devletlerdeki sıradan bir taht devri olayıdır.Cumhuriyet, dürüstçe analiz edilirse;Osmanlı'nın tıpatıp devamıdır. Padişahın yerini daha güçlü bir cumhurbaşkanı almış, sadrazam'nın yerini de o güçlü cumhurbaşkanı'nın emirlerini yerine getiren bir başbakan. İnönü Cumhurbaşkanı olunca da alışılageldik Osmanlı kurumsallığını sürdürmek istiyor. Aslında bu düzeni ,kurumsallaşmayı bozan Bayar'dır. Devlet geleneğine uyarak kendi resmini basması gerekiyordu. O Ülkeyi uzunca sürecek olan bir polemiğe ve kısırlaşmaya soktu;başka birşey yapmadı.
Atatürk-İnönü ilişkisi de gerçekten tarihe bırakılacak bir mevzu. Her iki tarafın yakınları bu hususta ketum olduklarına göre,dedikodu yapmak fayda sağlamaz.Bir devlet yerine yeni bir devlet kurmak oturup yazı yazmak kadar kolay bir iş değildir. Ahlaki-gayri ahlaki herşey bu süreçte yaşanır. Bunları bilmek tarih tecessüsüne dayandırılamaz ki.Herhalde;kişilere özel olan ahlakı, sorgulayacak olanlar bizler değiliz.Biz o ahlaki kodlardan tarihe yansıyanları ve insanları etkileyen yönleri inceleriz. Sonradan gelenler olarak bize düşen budur.
Ayrıca;İnönü hayatı müddetince Atatürk'ü öne çıkararak iş yapmamıştır. Bu sebeple tarihteki CHP yi şu anki formunda kabul etmek ve tarihteki olaylarla şu andaki CHP yi yıpratmaya çalışmak hatadır. Şu andaki CHP, sosyalizm sosu ve siyonist çerçevesiyle hareket etmekte,Atatürk'ü amaçlarına alet etmektedir. Ve çalıştığı esas alan da Din(İslam) Düşmanlığı'dır. Ona göre belirlenmiş yıpratma modları uyarlanabilir,ama nedense bu hususta çalışan yok.
Özet için teşekkürler.
Selam ve sevgiyle
Seçkin Deniz