renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Ruhsuz "Diriliş"

Diriliş - Turgut Özakman

“Şu Çılgın Türkler”den sonra popüler bir yazar oldu Turgut Özakman. Eserin içeriği ve izlediği metod gereği, yapılan eleştirileri de nazara alarak o zaman okumamıştım. Hâlâ da okumadım. Ancak yazdığı eserin bir üçleme olduğunu öğrenip üçlemenin birinci kitabı olan “Diriliş”i okuma gereğini görünce ilk yayımlanan kitabı neden okumadığımı anlamış oldum.

Kitabı okuyan bir kişi, eserin “tez”li yazıldığını hemen anlayabiliyor. Hele hele giriş bölümü eserden bağımsız olarak algılanması gereken bir yermiş gibi duruyor. Özakman’ın okura neyi aşılamak istediği hemen buradan anlaşılıyor. Bu bölümde gerçekleri gün ışığına çıkarma çabası görünse de birilerinin kutsal atfettikleri değerlere de dil uzatılmadan uzak durulmamış. Yazar, günümüze kadar yazılan Çanakkale konulu bütün eserlere neredeyse gönderimde bulunmuş. Ama ne yazık ki bu eserden bile harika, daha doğrusu bu sahada yazılmış en güzel Çanakkale romanı olan Mehmed Niyazi’nin “Çanakkale Mahşeri”nden dem vurmamış. İyi ki Çanakkale Mahşeri var.

Yazılan bu eserin, zannımca ilerde tarih kitaplarının yerine ders kitabı olarak okutulma kaygısı kenara bırakılacak olursa giriş bölümünde dikkati çeken şeylere bir göz atalım derim.

Yazar şöyle diyor:
“Çanakkale hakkındaki ciddi, dürüst, saygıdeğer araştırmaların dışında üç tür yaklaşım var.” Bunları ben sıralayayım şimdi.
Birinci yaklaşım, Çanakkale’yi M. Kemal’siz anlatmaya azmetmekmiş ki yazar bu duruma hayli sinirlenmiş görünüyor. Bu, onun bileceği bir iş. İnsan nasıl görmek istiyorsa öyle görür. Bu gayet doğal bir durum.

İkinci yaklaşım, Çanakkale’de M. Kemal’in üstlendiği rolü küçültmeye çalışmak. Bu sahanın yazarlarını da sahte tarihçilere ve onların karanlık amaçlarına hizmet etmekle suçluyor.

Üçüncü yaklaşım, Çanakkale’yi bir mucizeler, kerametler sahası olarak anlatanların dile getirdikleri. Güya bu görüşe göre, savaşı kazananlar kimlermiş biliyor musunuz? İlahi gizli güçler, veliler, erenler, dervişler... Peki bunların olmadığını kim iddia edebilir? Biz, müslüman bir milletiz. Diriler olarak bile ölülerimizle, şehitlerimizle, dervişlerimizle, evliyamızla birlikte yaşarız. Bunların inkarı söz konusu dahi edilemez. Ne var ki bu durum, kitabın yazarına göre resmî tarih yazıcılığı anlayışı ile örtüşemezmiş. Menkıbevî anlatımlara küçümseme cümleleri göndererek bu tarzda yazan yazarlara da taş atılıyor. Sayfa 9’da okuyacağınız ifadeler buna örnek teşkil edecektir. Nusrat mayın gemisinin bizim hafızamızdaki yeri bellidir. O olayın arkasındaki hakikat ne olursa olsun benim zihnime kazınan değişmez. Çünkü ben öyle görmek istiyorum. Tıpkı yazarın M. Kemal’i bu savaşta görmek istediği gibi. Peki sorarım şimdi? Böyle bir durumun Türk Milletinin şehametini, cesaretini, dini inancını arttırmaktan başka hangi gayesi olabilir? Kaldı ki bu, haydi kurmaca olsun. Okuduğumuz roman da kağıt üzerinde kurmaca değil mi ki zaten!

Yazar, son günlerin klişeleşmiş meşhur ifadesini söylemekten de kendini beri kılamamış. “Dev Osmanlı Devleti’ni ilkelleştiren, çağdışı hale getiren, ölümüne yol açan, akla ve gerçeğe saygısız Ortaçağ kafası(vurgu bana ait.) işte bu.”(Sayfa 10) Bu ifadeyi söyleme sebebi de Kültür Bakanlığının 1990’da Mehmet Gençcan’ın “Çanakkale Savaşı’ndan Menkıbeler” kitabını yayımlatması.

Burada yine sormak istediğim şu: Nedir bu Ortaçağ kafası? Bu nasıl bir kafadır ki tüm dünya, insanlık bu kafa sahiplerinin nurundan, ışığından faydalanmış? Bilmek isterdim doğrusu.

Yazar, bu menkıbelerin hiçbirinin doğru olmadığını iddia ettiği cümlesini sayfa 11’de dile getiriyor.

“Bu ve benzeri hikayelerin bir teki bile savaş sırasında, savaş ertesinde, yakın zamanlara kadar herhangi bir anıda, araştırmada, belgede, raporda, makalede, mektupta, haberde, söylentide yer almıyor. Hiçbirinin tanığı, duyanı yok. Yani hiçbiri gerçek değil. Apaçık uydurma.”

Evet, aynen böyle deniliyor. Bu pencereden bakarsanız yazar haklıdır. Neden? Çünkü resmî tarih yazıcılığında bunların yeri yoktur. Bu gibi şeylere onlar prim vermez. Resmî tarih, gördüğüne iman eder, görmediğine inanmaz. Ancak şunu da unutmamak gerek. Bu millet buralara kadar resmi tarih anlayışıyla gelmedi. Her şeyi maddede ararsanız manevî şeyleri göremezsiniz; çünkü bu maddî gözümüz manevî şeyleri göremez, kördür. Yazar, bunları unuttu galiba. Hem bir de şu cihetten bakalım. Bütün bunların olmadığını iddia etmek, hatta yalanlamak ne derece doğrudur? Güya bunları görenler yokmuş. İyi de bunları gören gözlerin şehit olanlar olmadığı ne malum? Hem Çanakkale savaşına katılmış, yüz yaşını geçkin bir pir-i fâniye bunların böyle olmadığını, resmî tarih dilinin bunları inkar ettiğini söyleseniz size ne der acaba? Bunları böyle anlatan bir kitap, bu milletin “Diriliş”ini anlatıyor deseniz size ne der acaba? Emin olun, o kitap benim dirilişim değil der.

Yazar, peygamberimiz Hz. Muhammed(sav)in savaşa dahil edilmesine de imkan vermiyor.

Böyle bir peygamberin ümmetini yalnız bırakması olur mu? Manen ve ruhen bu savaşa iştirak etmesini resmî tarih anlayışıyla bağdaştıramazsınız, doğru. Peki, o gözümüzün nuru Zat’ı bunda yok saymak hangi babayiğidin işine gelir? Acaba yazar, Bedir Savaşı’nda 300 kişinin 900’den fazla müşriği yenmesini nasıl açıklar? Hurafe kelimesiyle mi, manevî dinamiklerle mi, yoksa resmî tarih anlayışıyla mı? Yazar, bunu da kendi fehmince açıklamaya çalışmış. “Neden yalnız Çanakkale Savaşı’nda ordumuza yardımcı oldular, mucizeler, harikalıklar yarattılar, öbür cephelerde hiç yardımcı olmadılar?” (Sayfa 13)

Alın buradan yakın. Eğer her savaşı kazanacak isek imtihan sırrı ne olacak? Dünyaya gönderilme gayemiz neydi bizim? Elbette ki Allah’ın bize yardım etmediğini kimse iddia edemez. Ama şunu da iddia etmiyoruz: Allah, müslümanlara her savaşta yardım edecek. Bu, armut piş ağzıma düş, sapı da yukarı olsun demeye gelir ki hafazanallah. Evet;

Takdir-i Huda kuvvet-i bâzu ile dönmez
Öyle bir şem’a ki Mevla yaka üflemekle sönmez

O zaman iş yazarın fikrî anlayışına incirar eder ki sonuç şöyle olur: Allah, (haşa) İngilizlere yenildi.

Yine Çanakkale konulu bir kitapta Diyanet İşleri Başkanlığı’nın göreve çağrılması da ilginç durumlardan birisi kanımca.

“Bu hurafeleri üreten kafa hiçbir çağda çağdaş değildir. Görkemli Osmanlı Devleti’ni yiyip bitiren, acınacak duruma düşüren bu kafadır. Şimdi Cumhuriyet aydınlığını karartmaya çalışıyor. Bu hurafelere ve bu hurafeci kafalara, bu akla, sağduyuya, gerçeklere aykırı anlayışa, tarihçilerden, bilim adamlarından önce gerçek dindarlar, özellikle de Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı karşı çıkmalı.” (Sayfa 13)

Gülmemek için kendimi zor tuttum. Bu ne yahu? Ülke elden gidiyor. Hurafeci Çanakkale zihniyeti, Çanakkale’yi dinî değerlerle bağdaştırmaya çalışan çağdaş olmayan kafalar, ülkeyi ortaçağ karanlığına götürüyor. Bu, çığırtkanlık değil de ne? Ben açıkça ifade edeyim. 78 yaşındaki bir yazara bunları hiç yakıştıramadım. Yine tekrar ediyorum: Eğer, Çanakkale konulu bir roman okuyacaksam bu, değerli Mehmed Niyazi’nin “ÇANAKKALE MAHŞERİ” olacak.

Osmanlı’yı yıkanlara gelince... Bunlar köyden kalkıp gelerek devletin başına oturan köylü vatandaş mıydı? Bunların hepsi okumuş, mürekkep yalamış, Avrupa görmüş insanlardı. Enver Paşa, çağdaş olmayan, ortaçağ karanlığına sahip bir değer miydi? Hem her devletin bir tabii ömrü yok muydu? Roma’yı ve Bizans’ı yıkan zihniyet, acınacak duruma düşürenler de bizim ve benim gibi “çağdışı” kafaya mı sahiptiler?

Çanakkale’yi anlatan bir kitabın önsözü olmaya hiç de layık değil bu ifadeler.

Sayfa 14’te şu ifade var: “ Uyduruk tarihle uyduruk gençlik yetişir.” Hangi uyduruk tarih? Tarihî olayların, sonra yazılanlarla birebir örtüştüğünü kim ispat edebilir ki? O doğru tarih, ancak her şeyi bilen ve gören Allah’ın ilminde saklı. Hangi tarih, tarafsız bir gözle yazılabilir ki? Sanki bizim yakın tarih hakkında bildiklerimizin hepsi doğru mu? O zaman niye hâlâ açılmayan arşivler var? O zaman niye arşivlerimizi kağıt fiyatına sattık? Birileri kendilerine göre tarih yazıyor biz de okuyoruz. Bunun için son günlerde hayli popüler kitaplar çıkaran Mustafa Armağan’ın eserlerine bir bakmanızı öneririm. Bizim ülkemizde bilindiği gibi iki tip tarih yazıcılığı var.
Sağ/muhafazakar tarih yazıcılığı
Sol tarih yazıcılığı

İsteyen de kendine yakın olanı okuyor. Bunlardan ikincisi, eserlerinde hiçbir zaman dinî değerleri dikkate almıyor. Diğeri de haklı olarak en ulvî makama oturtuyor anlatacağını. Yani demem odur ki bizim ülkemizde üzerinde ittifak edebileceğimiz bir tarih anlayışı yok. Olacağını da zannetmiyorum. Çünkü hak ve batıl her zaman karşı karşıya olacaktır.

Henüz romanın içine giremedik gördüğünüz gibi. Hâlâ önsözdeyiz. Romanın içerisine girince de yazar yine tezli ifadeleri romana özümsetmeye çalışmış. Kadınların “özgürlük” faaliyetlerini Çanakkale konulu bir romana neden soktuğunu ben anlayamadım!? Keşke bunu başka bir romanda yazsaydı. Mesela “Kadınların Dirilişi” olabilirdi.

Her neyse bütün bunlara rağmen yazarın hakkını yemeyelim. Ortaya gerçekten resmî tarih anlayışına uygun bir eser koymuş. Dipnotlar ve kaynakçasıyla.

Haşiyeler

Haşiye 1: Kitabın 154. sayfasında bir peçe hikayesi var. Okumanızı tavsiye ederim.
Haşiye 2: Sayfa 182’de bir zafer kutlaması var. Çanakkale ruhuna çok uygun. Okuyun. Tavsiye niteliğindedir. Mezeli, rakılı bir kutlama. Tokatlıyan’da. Ne de olsa “Çanakkale Geçilmez”
Haşiye 3: Sayfa 184’te cemaatlere, tarikatlere, aşiretlere, kabilelere... de bir gönderimde bulunulmuş. Haddizatında özlenen birliğe engel bunlar! Aydınlık Türkiye’nin karanlık yüzü olsa gerek, sanırım, galiba!!!

Not: Kitabın sayfa numaraları Bilgi Yayınevi “Diriliş” 51. baskıya göredir.

Kitapta daha neler mi var?
Birazına da okur kendisini yorsun. Değil mi?
Çok önemli not: Çanakkale resmî tarihe sığmaz.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri

Yorumların gösteriminde tercih ettiğiniz şekli seçerek değişiklikleri etkinleştirmek için "Ayarları kaydet"i tıklayınız.

canakkale...

" su cilgin turkleri" merak edip baslamistim.Bunlar bizim turkler olamaz dedim.bitirmeye tahamullum edemedim.resmi tarih bile olsa.bu kadar tarih okuduk.bu kadar ruhsuzluk gormedim.yabanci yazarlardi bile bu kadar yabancilik hissetmedim.Tanidik birseylere rastliyordum.

Mehmet Niyazi nin " canakkale mahseri" gibi " yemen ah yemen" kitabida muthis.

Mustafa Armagan in mesala tarihimize bakisi.Ne goklere cikartiyor, ne de yerlere vuruyor.sevabi ile gunahi ile bir sahiplenme var.Yerli yazarlarimizda.

"sizin hurafeniz size,bizim hurafemiz bize." Ibrahim Pasali.

Herkesin bir tarihi var galiba...

Sevgili Medine Doğan,ifade ettiğiniz ruhsuzluk konusunda baştan ayağa kadar haklısınız. Bu yüzdendir ki zaten ben, daima o ruhu taşıyan bir eser olan Mehmed Niyazi'nin Çanakkale Mahşeri'ni tavsiye ediyorum. Galiba son ifadeniz de buna paraleldir. Onların tarihi onlara bizim tarihimiz bize.

müslümanların çanakkale savaşına bakışlarındaki bilinçsizlik

resmi tarihin sözde romancısı özakman, tartışmaya bile gerek yok. "şu çılgın türkler" okullardaki tarih öğretisinden farklı bir yöne sahip mi?

ancak asıl mesele müslümanların çanakkale savaşına bakışlarındaki bilinçsizlik halidir. bu savaşın emperyalist blokta yer alma tercihinin bir sonucu olduğu unutulmamalıdır.

meselenin en kötü tarafı da peygamberimizin savaşa müdahalesidir: turgut özakman bile şunu anlıyor da biz neden anlamıyoruz: alman generalin komuta ettiği "cihad" ordusuna yardım ediyor da güya peygamberimizin ruhaniyeti, neden başka savaşlarda yardım etmiyor? kudüste, ırakta, çeçenyada...

kur'an anlayışına dönelim ve o doğrultuda bir hayat felsefesi kazanalım inşallah.

"na to kefari,na to mermari" (İşte kafa,işte mermer)

Menkıbeler,mucizeler, kayıt dışı tarih,alternatif kanıt veya çıkarımlar Tarih dediğimiz o hareketsiz ve birilerinin güdümünde olan bilimin renkleri ve dinamiğidir.
Evet menkıbeleri kabul etmeyebilirsiniz. Peki;
-1930'lu yıllardan itibaren bilhassa 940-950 yılları arası İslam kültür dairesinden utanç içinde kaçarak Yunan tarihine öykünmek,
-İçinde Atatürk'ün bulunmadığı olaylara tarihsel objektiflik içinde bakmayı hazmedememek veya her tarihi olayın içine Zat-ı Muhterem'mi sokmak,
-"...bir gün falanca yerde bir çocuk gürdü. Çocuk ona falanca falanca dedi" yollu başlayan ve yıllarca ders kitaplarının içinde bu ülkenin genç dimağlarına yutturulan tamamı uydurma hikaye ve diyaloglar,
-herşeyi bir tarafa bırakarak sadece mevcut imkılap tarihi derslerinde okutulan "yapma tarih" anlayışı
menkıbe değil mi?
Destanın yapması var masalında aziz dostum...

Çanakkale bir diriliştir. Anın içinde olmayanlar atiden atıp tutarak tarih yaptıklarını zannederler.Tarafsız ve pozitif tarih diye birşeyin varlığından söz etmek zaten olanaksız.
Fakat "Dişliler" inadına bir tarafı öğütüyorsa ederim öyle tarihin içine...
"Çanakkale ve Kurtuluş savaşında en temel itici güç hangisidir."
a)Halkçılık b)devletçilik c)Milliyetçilik
d)Cumhuriyetçilik
diye bir soru soruluyorsa ve buna cevaben milliyetçilik veriliyorsa O tarih umumi helaya dönmüş demektir. bedelsiz içine edilmesi de insani bir görevdir.
Kaç kişiyi laiklik ya da modern cumhuriyet sloganlarıyla metrekareye 5 cansız bedenin düştüğü yere gönderebilirsiniz?
Buna inanan kafa "Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum" la olayı kestirip atabileceklerini mi zannediyorlar?
O emri veren komutan o askerlerin(türk,laz,ermeni,kürt,çerkes) ne amaç uğruna öleceklerini gayet iyi bilmese bu sözleri sarfedebilir mi?
Gelin görün ki mermer kafalı dangalaklar bir yaban domuzunun boynunu çevirmekten aciz durumuna benzer şekilde "oklava" tarihi dediğim maç skoruna benzeyen attı-oldu-aldı-kırdı tarih anlayışını bize yutturmaya çalışıyorlar.
Peki ne için şehit oldular?
Tahmin ediyorum...Ama anlatamıyorum...
Özakman anlatır. Ne de olsa tarih satrançtır.

Kimi romanın penceresidir önsöz.Bu romanın ise son sözü.
Zaten Türkçe konuşup ingilizce düşünen dinoların da başka sözleri kalmadı. Tükenmişliğin yanık kokulu bir patenajıdır "Diriliş". Bir ölünün "Ben Ölmedim" demesi zavallığı.
Selamlar...