renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

"AB" Fetişizmi: Sancılı Bir ilişkinin Anotomisi

Bir millet olarak Türkler'in Orta Asya'dan çıkıp Batı'ya doğru yapmış olduğu göç hareketi aslında sancılı bir ilişkinin başlangıcını oluşturur. Her ne kadar Osmanlı'da Batıcılık düşüncesi 18. yüzyılla birlikte ortaya çıktı dense de, ilişkilerin kökenine baktığımızda görmemiz gereken şey sabit verili bir tarih değildir. Tanzimat dönemi ile birlikte belirginlik noktasında zirveye çıkan Avrupa ile ilişkiler Türk Dış Politikası'nın şekillenmesinde önemli bir rol oynamıştır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra meydana gelen AB oluşumu ve Türkiye'nin bu birliğe katılım süreci bu sancılı ilişkinin ironik bir şekilde temsilini de anlatmaktadır. Ve bugün gelinen nokta ister ironi olsun ister realite, bu yüzyıllar süren ilişkide önemli bir noktadır. Öyle ki artık Prodi ve Verheugen isimleri zihnimizde her şeyden daha çok yer işgal etmekte ve AB kavramı bizim için artık bir fetiş gibi algılanmaktadır. Öncelikle AB ile olan sancılı ilişkimizi gözden geçirelim daha sonra hikayenin geri kalan bölümünü hep beraber yorumlayalım.

Avrupa Birliği'nin Doğuşu: Avrupa Kömür ve Çelik Teşkilatı

İkinci dünya savaşı sonunda özellikle Pan-Avrupacı hareketlerin önderliğinde Avrupa'da bir birlik oluşturma çabalarına girişilmiştir. Tam bu sırada Marshall yardımının gelmesi bu ülkeleri birlikteliğe mecbur kılmıştır. 1950 yılında Schuman deklarasyonu ile Almanya ve Fransa arasında kömür ve çelik üretimini bir üst yönetim altında birleştirme kararı alındı. Planı hazırlayanların hedefleri uzun vadeli Almanya-Fransa rekabetini ve düşmanlığını sona erdiren, Avrupa'da gerçek bir entegrasyon ve nihayetinde de bir birliğin önündeki engelleri kaldırmaktı. Sonuçta 1951'de Paris Antlaşmasıyla Avrupa Kömür ve Çelik Teşkilatı (AKÇT) kurulmuş oldu.

Roma Antlaşmaları: AET ve EURATOM

Roma Antlaşması 1957 yılının mart ayında Roma'da bir araya gelen AKÇT üyesi altı ülke tarafından imzalanmıştır. İmza atan ülkelerin hazırladıkları anlaşmanın 2. maddesine göre: Topluluğun amacı üye ülkeler arasındaki ekonomik faaliyetlerin uyumlu bir şekilde geliştirilmesi ve hızla yükseltilmesi hedeflenmiştir.

Batı Avrupa'da Entegrasyon Ve Türkiye

1959 yılında EFTA'nın kurulması ile Türkiye'nin önüne batı merkezli iki yeni örgüt çıkmıştı. Batı ile ilişkileri sürdürmek için Ankara bir tercihte bulunmak zorundaydı ve tercihi AET yönünde oldu. 1950'de iktidara gelen Demokrat Parti Türk Dış Politikası'nı Batı'ya daha fazla yaklaştırmaya çalışıyordu. Bu yolda elinden gelen gayreti sarf eden Menderes dış işlerinde değişmez denen Köprülü'yü görevden alıp yerine Zorlu'yu getirdi, ki kendisi bu görevden önce NATO daimi temsilcisi idi.

Politik Gerekçeler Ve Yunan Faktörü

Türkiye'nin AET başvurusundaki en önemli gerekçelerin başında politik gerekçeler gelmektedir. Dış İşleri Bakanı bir açıklamasında "kuruluşundan beri Batı camiasının ayrılmaz bir parçası olduğunu hisseden Türkiye Cumhuriyeti..." diyerek müracaatımızı zorunlu kılan sebepleri böylece açıklamaktaydı.

Karar, Müracaat ve Kamuoyu

Karar alma süreci bir anlamda Yunan başvuru haberinin Ankara'ya ulaşması ile başlar. Jet hızıyla bir başvuru mektubu hazırlanır ve 31 Temmuz 1959'da mektup Brüksel'e, AET'nin yetkili mercilerine sunulur. Bu mektuptan ise üç kişi hariç kimsenin haberi yoktur. Olay bir şekilde medyaya sızar ve hükümet hayır diyerek olayı geçiştirmeye çalışır fakat sonra kabul etmek zorunda kalır. AET iki NATO üyesi ülkeye benzer şekilde davranıp ön görüşmelerin hemen başlamasının uygun olacağına karar vermiştir.

Ortaklığın Temelleri ve Ankara Antlaşması

1959-1960 yılları arasında Türkiye'de karışıklık had safhadaydı. Bu süreci 1960 darbesi takip etti ve bu sebeple AET ile ilişkiler sürekli kesilmek zorunda kaldı. Nihayet Türkiye ile AET arasında ortaklık tesis eden Ankara Antlaşması 12 Eylül 1963 yılında Ankara'da imzalanarak 1 Aralık 1964'te yürürlüğe girdi. Bu dönem Türkiye AET ilişkilerinin yoğundur ve üyelik başvurusundan sonra yapılan antlaşma dahilinde üç aşamayı kabul etmiştir ve bu süreci beklemektedir. Fakat 1960 darbesinin yankıları çok fazla olmuştur. AET temsilcileri ile görüşmeler kesilmiştir. Aynı zamanda Türkiye'ye karşı bir kabul etmezlik politikası da söz konusudur. Bu dönemde Türkiye'nin ısrarla üyeliğe dahil edilmesini isteyen tek ülke Almanya'dır ve iki komşu ülke olan Türkiye ve Yunanistan'a karşı farklı tavır takınılmamasını savunmuştur. 27 Mayıs ihtilali sonrası yapılan uygulamalar özellikle idamlar bütün ülkelerde tepki uyandırdı. De Gaulle ilk defa Ankara'nın AET'ye ihtiyacı olmadığını çünkü Türkiye'nin Ortadoğu'nun tek gerçek ve en büyük ülkesi olduğunu ifade etmiştir.

Ortaklığın Amaçları

Ortaklık terimi ilk defa Ankara ve Atina'ya karşı kullanılmıştır. Roma Antlaşmasına göre ortaklığın birincil amacı ilgili devletlerle gümrük birliğini kurmaktır ve bu durum bir çeşit in-katılım aşamasıdır. Atina ve Ankara'nın bir çok farklı tarafı bulunmaktadır ve AET her zaman için tercihini Atina'dan yana yapmıştır. Ankara Antlaşmasına göre gümrük birliğine uzanan süreç "hazırlık, geçiş ve son dönem" olarak üç kademeden oluşturulmuştur. Ankara Antlaşması bir çok kişi tarafından Atatürk'ün hedefi olan muasır medeniyet seviyesine ulaşmanın ve nihai olarak Avrupa ile bütünleşmenin bir sembolü olarak görüldü.

Geçiş Dönemi

Tarihsel olarak bu dönem 12 Eylül ihtilaline kadar olan zamanı kapsamaktadır. Teorik olarak bu dönemin amacı ise Türkiye'yi ekonomik yönden gelecek dönemlere hazırlamaktı. Topluluk entegrasyonu giderek büyürken AET'nin Türkiye'nin arzularına cevap vermemesi Türkiye'nin Ankara Antlaşmasını gözden geçirme isteğini doğurmuştur. Türkiye'deki siyasetçilerin AET'ye bakış açıları da farklılık göstermekteydi. Bunlardan milliyetçiler, İslamcılar ve solcular Avrupa topluluğuna hayır diyorlardı ve sadece aralarında bunları ifade ediş biçimleri ve sebepleri farklıydı. 1970'li yıllara gelindiğinde katma protokol imzalandı. Bu protokole karşı çıkan bir çok kesim vardı. Kimine göre bu protokol sömürünün devamı kimileri ise COMECON'u öne çıkarmaya çalışıyorlardı. Fakat Türk Dış Politikasının hedefleri bunlar değildi. Katma protokole yakından bakıldığında ne karşısında olanların savunduğu sömürü belgesi ne de savunanların söylediği 150 yıllık hasreti dindiren belge olmadığı görülecektir. Katma protokol Ankara Antlaşmasının kötü bir kopyasından başka bir şey değildi. Adalet Partisi protokole mecliste hayır denileceğinden şüphe ediyor ve yine gözler askere çevriliyordu. Nihayet ordu 12 Mart 1971'de muhtıra yayınladı. Kurulan Erim hükümetinde Batı ile ilişkilere özel bir önem atfedildiğinin altı çizilmiştir. Katma protokol meclise geldiğinde şiddetle karşı çıkanlar yapılan oylamada evet oyu kullanmışlardır.

İlişkilerde Erozyon

Katma protokol yapılmış olmasına rağmen özellikle 70'li yılların ortasında Türkiye AT ilişkileri çok ciddi bir şekilde bozuldu. Bunun hem içsel hem de dışsal nedenleri söz konusuydu. İçsel nedenlere baktığımızda o süre zarfında 14 farklı hükümet kurulmuş ve hepside farklı görüş ve yöntemlere sahip olmuşlardır. Aynı zamanda MHP, MNP ve TİP gibi küçük partiler önem arz ediyor ve bu partiler hükümetleri yönlendirebiliyorlardı. Bu yüzden AT ile olan ilişkiler düzenli bir seyir izlemiyordu. Dışsal nedenlere gelince 60'lı yıllardan sonra Kıbrıs meselesi ortaya çıktı. Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesi NATO, AB ve ABD'den büyük tepki aldı. NATO açıkça Türkiye'yi savunmayacağını ifade etti, ABD silah ambargosu uyguladı. Batı tarzı açılımlar bitmişti ve 1923'ten sonra Türkiye ilk defa yönünü İslam ülkelerine çevirerek İKÖ'ye girdi. Batıda ise barbar Türk imajı yeniden canlanmıştı. Bazı Batılı politikacılar Türkiye'nin İslam veya Rusya ile ilişkilerine önem vermesi gerektiğini ifade ediyorlardı. Fakat Türkiye her ne olursa olsun Batı temelli politikadan vazgeçmiyordu.

İhtilalden Üyelik Başvurusuna

Dış İşleri Bakanı Erkmen'in istifasından yaklaşık bir hafta sonra Türk Silahlı Kuvvetleri iktidara el koymuştu. Böylece ordu siyasetteki etkisini bir kez daha kanıtlamış oldu. Ordu bazen statükocu, bazen ıslah edici, bazen de devrimci bir yaklaşımla hareket etmiştir. Avrupa Topluluğuna yönelik politikaların kaderinin büyük ölçüde, tesadüfen gözükse de ordu tarafından çizildiğini söylemek çokta abartılı bir ifade olmasa gerektir. 12 Eylül'de ordu iktidara geldiğinde dış politikada statükoyu sürdüreceğini açıklamıştır. Bazı ABD'li yetkililerin "bizim çocuklar en sonunda işi becerdiler" demesi Batının ihtilali desteklediğini göstermektedir. İhtilalin ardından AB ile ilişkiler büyük sekteye uğramıştır. Özellikle Yunanistan Türkiye'nin Avrupa Konseyinden çıkarılmasını istiyordu. Kenan Evren ise Türkiye'nin hedefinin Avrupa Topluluğu olduğunu fakat kabul edilmemeleri durumunda başka blokların olduğunu söylemekten kendini alamamıştır. Özal iktidara geldiği zaman Avrupa topluluğu ile ilişkiler neredeyse kesilmiş durumdaydı. Özal ilk hükümet programında toplulukla ilişkilerimizin amacı tam üyeliktir, diyordu. 1987 yılında Özal'ın yapmış olduğu başvuru sayesinde biz elimizden geleni yaptık mesajı veriliyordu. Bu dönemde ABD'de Avrupa Topluluğu ülkelerini Türkiye konusunda hassas davranmaya çağırıyordu. 1987'de yapılan tam üyelik başvurusunun ardından Avrupa Topluluğu komisyonu görüşünü 1989'da açıkladı. Bu görüşte Türkiye'yi korkutmamak için ortak bir dil kullanıldı ama sonuç açıktı. Bunu da detaylarda açıklamışlardı. Türkiye'deki farklı gruplar bunu farklı açılardan değerlendirdi. Avrupa topluluğu destekçileri umutluyken, karşıtları ise onlar bizi istemiyor diyorlardı.

Soğuk Savaş Sonrası Ara Formül Arayışları

Soğuk Savaş Sonrası beklentilerin aksine Türkiye'nin uluslar arası politikadaki yerini sarsmadı aksine daha da geliştirdi, denebilir. Bu dönemde yeni gelişmeler oldu, doğu bloğu artık yoktu ve Varşova Paktı resmen dağılmıştı. Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya'daki gelişmeler Türkiye'yi uluslar arası politikada önemli bir aktör konumuna getirmişti. Artık ABD Türkiye'yi bölge için vazgeçilmez müttefik olarak görüyordu. Körfez savaşı Türkiye için bir fırsat oldu. AB'nin Türkiye'ye aynı tavrı devam ettirmesine karşılık Özal bir Alman gazeteciye şöyle diyordu: "konu açık, siz Hıristiyansınız, bizler Müslüman". Gümrük Birliği'ne kadar geçen sürede AB'nin Türkiye'yi oyalama taktiği devam ediyordu. Bununla beraber 1 Ocak 1996'da yürürlüğe girecek olan Gümrük Birliği imzalanmıştı. Literatürde Gümrük Birliği, malların tek bir gümrük alanı içinde olduğu varsayılarak serbestçe dolaştırılabilmesi olarak ifade edilmektedir. Gümrük Birliği kimilerine göre aydınlık ve 2000'li yılların müjdecisiydi, kimilerine göre ise ikinci bir Sevr olarak görülmekteydi.

Son Dönemin Başı Luxembourg- Helsinki Hattı

Tarihsel Türkiye'de hem hükümet hem de muhalefet AB'nin niyetini iyi biliyordu. Eğer bir sessiz film olsaydı bunlar "değişen hiçbir şey yok" denebilirdi. Yapılan zirveler sonrası açıklanan raporlar birbirlerinin kopyası gibiydi. İlk olarak gelişmeler takdirle karşılanıyor ardından ise eksiklikler peş peşe sıralanıyordu. Bu durum sürekli devam etmekteydi. Luxembourg zirvesi sonrası ilişkiler gerilmişti, Ankara karardan memnun değildi ve gerekirse AB ile ilişkileri koparabileceğini düşünmüştü. 1998 ilerleme raporunun ardından Türkiye'nin tepkisi olumlu bir şekilde olmuştur. 1999 Helsinki zirvesi ile ilişkilerin önü iyice açılmıştır. Zirve raporunda Türkiye aday statüsünde ifade edilmişti. İlişkilerin düzelmesinde siyasal değişimler kadar 17 Ağustos depremi sonrası özellikle Yunanistan'la kurulan iyi ilişkiler de bunda etkili olmuştur.

Helsinki zirvesinde evet der gibi yapan AB, tam üyelik konusunda yine her zaman ki oyununu oynamıştı. Bu durumdan yine de bir çok grup ve kurum memnun gözüküyordu. Koşulsuz diye lanse edilen adaylık, iyi dizayn edilmiş diplomatik metinden başka bir şey değildi. Sonuçta, Türkiye-AB ilişkilerinde sadece tarihselliğin değil , sürekli tekrar eden ve de bitecek gibi gözükmeyen başka yönlerinin olduğunu da göz önüne almak gerekir. Islahat Fermanı'ndan Ulusal Programa kadar geçen sürede medeniyet adına yapılan onca değişikliklere ve ilan edilmiş onca programa rağmen Türkiye'nin Avrupalılığı halen netlik kazanmamıştır.

6 Ekim 2004

Avrupa Komisyonu, Türkiye'nin Kopenhag Kriterleri'ni yerine getirdiğini kabul ederek üyelik müzakerelerinin başlamasını tavsiye etti. Türkiye'nin adaylık statüsünün kabul edildiği 1999 yılından bu yana gerçekleştirdiği reformlardan övgüyle söz eden komisyon, müzakerelerin başlamasına yeşil ışık yaktı. Ancak sürece ilişkin bazı şartlar ortaya koydu. Reformlarda geri dönüş olması veya siyasi istikrarsızlık durumlarında ise müzakereler askıya alınabilecek. Ayrıca müzakerelerin ne zaman başlayacağına ilişkin kararı 17 Aralık'ta AB liderleri verecek.

SONUÇ

1959 yılında jet hızıyla hazırlanan başvuru mektubu ve 45 yıl sonra gelinen bu nokta sancılı ilişkinin trajik görüntüsünü bize özetlemektedir. Orta Asya'dan göç etmeye başlayan ve atını mahmuzlayarak Batı'ya yönelen bir milletin izlediği dış politikanın yönü çok fazla yadırganmamalıdır. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da birkaç kırılma hariç dış politikada izlenen yön hep Batı olmuştur. Bugün bulunduğumuz konum itibariyle AB'nin yanlısı olmak veya AB'ye karşı olmak çok da önemli değildir. Burada dikkate alınması gereken husus özellikle aidiyet sorunudur. Bir millet olarak Türk kimliği nereye aittir? AB'ye uyum yasaları çerçevesinde birbiri ardına çıkarılan 7 adet paket Türk milletinin kimlik arayışı, demokrasi ve değişimini mi yoksa Avrupa'nın nasıl bir üye istediğinin bir sembolü müdür? Türkiye'de meydana gelen değişimi ve bunun sonucu olan dönüşümü Avrupa'nın nasıl hazmedeceği ise ayrı bir sorundur. Dünyanın en saygın araştırma ve teori yapıtlarından Socialist Register'ın Editörü ve Toronto Üniversitesi Siyasi Bilimler Profesörü Leo Panitch geçtiğimiz aylarda İstanbul'da bir panele konuşmacı olarak katıldı. Orada Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği ile olarak Türkiye'nin AB üyeliğini isteyen çok güçlü bir kesim olduğu kadar bunun karşısında yer alan kesimler olduğunu da belirten Panitch, özelikle yabancı iş gücü gibi sorunların sosyal demokrat geleneğe sahip Hollanda gibi ülkelerde bile İslam ülkelerine karşı bir uzak duruş, hatta korku oluşturduğunu bunun da Türkiye'nin üyeliği önünde engel oluşturacağını düşünüyor. Bugün AKP'nin AB odaklı dış politikasını eleştirmek de yersiz görünmektedir. AKP hükümeti, gerek seçim söylemlerinde gerekse de hükümeti kurdukları sırada açıklamış oldukları Acil Eylem Planı'nda AB'ye girmek için hükümetin elinden geleni yapacağını açıklamıştı. Gelinen noktada ise AKP hükümetinin dış politikada görev yapan bürokratlarının izlemiş oldukları ritmik diplomasi AB sürecinde önemlidir.

Not-1: Yazının oluşumunda çok öncelerden okuduğum Ş. H. Çalış'ın "Türkiye-AB İlişkileri: Kimlik Arayışı, Politik Aktörler ve Değişim" adlı kitabın önemi büyüktür. Kitap Nobel Yayınları'ndan çıkmıştır, 433 sayfadır ve 2. baskısı Ocak 2004'te yapılmıştır.

Not-2: Fetiş kavramını bilinen anlamı çerçevesinde değil bir metafor olarak ele aldım.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Tarz...

Öncelikle bu kadar uzun bir yazıyı okuma sabrını gösterdiğin için ve bununla da kalmayıp değerlendirdiğin için teşekkür ederim. Söylemiş olduğunuz "analiz etme" noktasında size katılıyorum. Bugün insanların en büyük hataya düştükleri nokta da bu aslında. Bir şeylerin karşısında oluyorlar, neden karşısında olduklarını bilmeden; bir şeylerin yanlısı oluyorlar, neden yanlısı olduklarını bilmeden.

Varlığın Yeter...

iyi bir analiz...

Fatih Bilge cemaati dış ve iç politikada

aydınlatmaya devam ediyor...

Bir varsayım da şu , AKP AB'ye giremezse ciddi oy kaybına uğrar..

Ne kadar doğru olduğu tartışılır..

üyelik konusunda Fransa takozları devam ediyor..

Velhasılı Türkiye alınmayacak... ve AKP de bu sevdadan vazgeçecek..

''yapmacıklarla değil gerçeklerle olmalı herşey''

AB BC CD DE :)

Ab bir sevgi(!) klübüdür bizim sevilmediğimiz...

Ben AB'ye karşıyım arkadaş...ama BC , CD efendim DE '
ye pek birşey diyemem..

Aşıklar ölmez...