‘Acele etmem gerek’ dedi belki de 20. kez… Dedikçe daha da kısıtlanıyordu sanki hareketleri... Kaseti aldı, kağıt? Biraz ilerde… Saate baktı… Hep aynı, hep aynı… Hayat tarzı bu olmuştu sanki. ‘‘ 'Acele Etmem Gerek’ artık asla kullanmamam gereken bir cümle olmalı" diye düşündü: ‘Bir şeyler olmalı, artık bazı şeyler de yolunda gitmeli, bazı şeyler hayata yetişmeli…’
Koşarak diğer odaya gitti, evet, herkes onu bekliyordu. Gözlerine bakamadı insanların, çünkü gözlerinde görmekten korktuğu şey, o an gözlerinde olabilirdi. O zaman nasıl değişirdi, nasıl burada olmaya devam edebilirdi? Kinayeli bir ‘Allaha şükür’ bozdu her şeyi… ‘Keşke kulaklarımı da tıkasaydım’ diye düşündü, ‘Tebdili kıyafet yapsaydım, ya da başkasıyla gönderseydim…’
Hemen çıktı odadan, daha bitmemişti… Bir önceki odaya geri döndü. Olamaz! Odada biri vardı. Bu, onunla sohbet etme zorunluluğu, bir yandan işi yetiştirmeye çalışırken, bir yandan sorularına mantıklı cevaplar verme mecburiyeti ve bu olayın sonunda, ‘dinlemiyorsun ama’ dokundurmalarını geçiştirebilme dirayeti gerektiriyordu ve bunların hepsi zaman kaybıydı. Kararını verdi, bu kez yapacaktı:
- aaa şey pardon… Bana izin verir misin?… Yani, şey anlamında… Yani, çıkar mısın bu odadan… İşim bitene kadar… Sonra sana kahve…
Evet, kesinlikle küsmüştü, kesinlikle hem de… Kahve halledemeyebilirdi. Ama, bak, bu bile zaman kaybettirmişti. ‘Acele etmeliyim’ diye düşündü. Oturdu sandalyesine, mausu aldı, bir tık, ‘ama nereye’ diye bakındı ve kapının deli gibi açılmasıyla sıçradı… Gelen soluk soluğa:
- Sesinde sorun var, bir kez daha bak!
- Yok, olamaz, dinledim, duydum.
- Bir kez daha bak, saniyeler var!
- Yok diyorum, bakmaya gerek yok.
- Sorumluluk senin!
Kapı kapanmıştı ama o bir kez daha itti. Çünkü sorumluluk onundu. Bu odadaki eşyaların da sorumluluğu ondaydı. Mause bozulsaydı, ya bir şey olsaydı, ya bir gün açtığında bilgisayar çalışmıyor olsaydı? Ama biliyordu, dinlemişti, duymuştu: ‘seste sorun yoktu’ bak işte yine zaman kaybetmişti.
Döndü, mausu aldı, tıklayacaktı ama nereyi? Tüm alet ve edevat huzurunda ‘acele etmem gerek’ nakaratına biri daha ekleniyordu: ‘seste sorun yok, dinledim, duydum’… Artık ne de güzel yetişirdi işler, artık seste asla sorun olmazdı.
Bir tık, ikinci tıkı daha kolaylaştırdı, en son okuduğu kitabı hatırladı, şu dünyaca ünlü olan, ‘olsun ya da olmasın deme, sadece ne istiyorsan onu hayal et!...’ Hayal etmesi için gözlerini kapaması gerekiyordu, ama bu sefer de, kesin görüntüde sorun çıkardı. ‘bu sefer de’ ne demekti? Seste sorun yoktu ki… ‘de’ bağlacı ve ‘bu sefer’ kelimeleri o cümle içinde olmamalıydı, çıkartılmalıydı, ‘yazarla kesinlikle bu mevzuyu konuşmalıyım’ diye düşündü. Klavyenin altındaki ‘unutma’ listesinin 108. maddesine bunu ekledi, döndü, bir tık daha, ikinci, üçüncü tık… İşler nasıl da yolunda gidiyordu, seste de sorun yoktu, olsaydı, şimdiye kadar çoktan gelirlerdi…
Birden dışarıdan koşuşturmalar duydu. İnsanlar birbirlerine bağırıyordu. Bu acele muhakkak ki, muhakkak ki, onunla ilgiliydi. Yoksa bu böyle olmazdı yani kalbi bu kadar hızlı çarpmazdı. Sesler yaklaşıyordu, evet evet, kesin seste sorun vardı… Ne dinlemesi? Duymamıştı bile sesi… Çünkü o süre içinde başka bir şey yapması gerekiyordu. Ama hiçbir gün sorun çıkmaz, bugün mü sorun çıkmıştı? Bağrışmalar şimdi kapıdaydı, kapıya doğru döndü o da… Diğerleri içeri girerken onun aklında sadece, ‘asla ağlamamalıyım’ düşüncesi vardı.
Hayret kapı bu kez biraz daha yavaş açılmıştı. Ama bu giren kişi, hayır, hayır, asla o olmamalıydı. O içlerinden en sinirli olanıydı, başkası olsaydı, bir başkası… Şimdi o çıksaydı, dışarıdan biri onu çağırsaydı, deprem olsaydı? Olabilirdi yani, şöyle ufak tefek… Ama bu an o kişiyle yaşanmamalıydı, psikolojisi buna uygun değildi, belki beraber bir çay içtiği biri, belki bir derdini anlattığı biri, belki, ‘tamam seni anlıyorum…’ diye konuşmasına başlayabilecek ve böyle devam edecek birisi… Bayılsa mıydı yoksa? Zorlasa kendini bayılabilir miydi?
Ve şimdi Amerikan filmlerindeki şu fırtınadan önceki sessizlik sahnelerindeki gibi bir an yaşanıyordu. Taraflar sadece birbirlerine bakıyordu. İkisi de ayakta, ikisi de hayattan çok çekmiş belli… İkisi de karşısındakinden nefret ediyor, ama, yok, bu nefret değildi, sadece ikisi de bu anı yaşamak istemiyordu ama kabul etmek gerekirdi ki, biri, diğerinden çok daha fazla sinirliydi. Diğeriyse zaten bayılmak üzereydi…
Hayır bayılmayacaktı, son bir kez olsun dik durmaya çalıştı… Konuşacaktı… Her şeyi kabul ediyordu, gerekirse topuğuna sıkılmasını kabul edecekti, bunu hak ediyorsa, bu, hemen olmalıydı.
- Evet, ne var, neden geldin?
Sesi titremiş miydi? Hayır! Kitap işe yarıyordu işte... Arkadaşı da öyle demişti, onda da işe yaramıştı. ‘O kitaptan bir tane daha almalıyım’ diye düşündü. ‘Yazara destek olmalıyım, kitap beni değiştiriyor baksanıza…’ Ama karşısındaki neden cevap vermiyordu? Bakmaya devam etmesi? Acaba bunu da mı hayal etmişti? Kitap gerçekten işe yarıyordu. Üzerine üzerine gitmeliydi, bitirmeliydi bu işi… Kaç senesini bu şirkete vermişti, sonuna kadar mücadele etmeliydi. Asla asla kendini ezdirmemeliydi.
- Seste mi sorun var?
Vay beee… Böyle sert bir adamın karşısında nasıl da bir çıkıştı bu? Artık hayal etmemeliydi. Çünkü karşısında duran bu adam bu kadarını da hak etmiyordu. Onu daha fazla incitmesi, üstelik büyü müdür nedir bir şeyle bu kadar…
- Görüntünün 35. saniyesinde sağdan yarım dırop!*
Elleriyle yüzünü kapadı, her şey bitmişti. Her şey! Şimdi karşısındaki dünyayı kurtaran adamın torununun sessizliğini daha iyi anlayabiliyordu. Demek ses değil görüntüydü… Halbuki görüntüde hiç sorun çıkmazdı, bu kadar hazırlıksız yakalanması… Bu kadar da acı bir durum… Kafasını hafif hafif kaldırabilir miydi? Bu oda neden böyle dönüyordu, dönmemeliydi, tüm bunlar onun sorumluluğundaydı çünkü. Dönen şeyler düşebilirdi de… (Ya mausa bir şey olsaydı?) Bir nefes alış duydu karşısında bir yerlerden… Evet, o, tekrar konuşacaktı, kafa kaldırılacak vakit değildi, biraz daha eğik durmalıydı…
- Ya tam olsaydı?
Tam olsaydı? Tam dırop? ‘En azından tazminatım kesinleşirdi’ diye içinden geçirdi. Kafasını kaldırmalıydı artık. Kitap işe yaramamıştı, eve gidince hemen yazara hakaret içeren bir mail atmalıydı. Ona ‘dırop’ diye hitap edecekti. Çünkü o, insanların hayatlarında belli belirsiz, bir anlık umut ışıltısını, gök gürültüsü sanmalarını sağlıyordu. Hayır, ‘sağlıyordu’ burada yanlış bir kelimeydi: ‘neden oluyordu’. Bunu da yazara söylemeliydi. Artık karşısındakine de bir şeyler söylemeliydi, ağzını açtı, kafasını hafifçe kaldırdı, gözlerindeki yaşlar asla damlamamalıydı. Ama nasıl olur! Karşısındakinin de gözleri nemliydi. Artık asla bir şey söyleyemezdi… Gözlerini kapadı, birkaç saniye sonra hafif bir gıcırtıyla açtı gözlerini… Oda boştu, ışıklar hala kapalıydı, karşısında ise sadece bir siluet… Çünkü o, bulunduğu her yerde iz bırakan bir insandı. O gözyaşları yalandı, asla bu odaya bir daha girmemeliydi. O... asla... bu odaya... bir daha adımını atmamalıydı... o yalandı, o bir halisinas…
Yapması gerekenleri hatırladı… Olamaz… Daha yetiştirmesi gerekenler vardı… Artık ağlamaması imkansızdı…
Bir tık, bir tık daha, üçüncü tık… Birden uyansaydı ya… Saat çalsa ya artık… Sekizinci tık, dokuz, on… Masada uyumuş olsaydı ya… On ikinci tık, on üç… İçeri girseydiler ya tekrar, ‘Şakaaaaa’ diye bağırsalar ya… On altıncı tık, yanlış oldu control+z, on altıncı tık, on yedi, on sekiz… Telefon çalsa, rakip kurumdan arasalar, ‘sizi takip etmekteydik uzun süre, sizin gibi birini ekibimizde görmek…’ Yirminci tık, yirmi bir, yirmi iki… Müdür çağırsa, ‘sanırım bir asistana ihtiyacın var, seni böyle mutsuz görmek…’ Yirmi beşinci tık… Olmadı, olmadı.. İki kez control+z, yirmi dördüncü tık, yirmi beşinci… Saatlere bir şey olsa ya, uzasalar felan… yirmi sekiz… E artık uyansaydı ya...
*dırop: kasetteki pislikten veya kameradan kaynaklanan, görüntüde saniyeden daha kısa bir süreliğine beliren ve bazen anlaşılamayacak kadar ince çizgi.
Yorumlar
dırop var... sıtop!
Pzt, 23/07/2007 - 19:46 — Ümit Demirkeyifli bir hikaye olmuş. masa tenisi seyreder gibi oldum bi ara. bazen -olamazlarla mesela- biraz tadı kaçar gibi olduysa da yine de zincirlemelerle sonuna kadar okutuyor kendisini. gerçi bendeniz de radyo tv mezunuyum ama bu mesleği yapmayalı nerdeyse on yıl oldu. dıropu filan ne bilelim yani. ama artık biri bize dırop diye hitab ederse ona "dırop senin; kasetindeki pislikten veya kamerandan kaynaklanan, görüntüde saniyeden daha kısa bir süreliğine beliren ve bazen anlaşılamayacak kadar ince çizgindir" diyebiliriz:)
kişileri karşılıklı atıştırmayı aynı üslubla denediğiniz hikaye denemelerinizi de görmek isteriz...
muhabbetle,
Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...
:)
Salı, 24/07/2007 - 00:43 — zehra girayteşekkür ederim. ilk defa hikaye yazıyorum ve yazarken gerçekten zorlandım:)
bunun dışında bu bölüm mezunu olup bu bölümde çalışmamanız dolayısıyla sizi tebrik ediyorum. eminim siz benden daha gençsinizdir. yani görünüşten bahsediyorum. bir insan haftada bir kaç gün yukarıdaki gibi bir mesai harcayınca çok çabuk yaşlanıyor.
dırop konusunaysa hiç değinmiyorum, o kendini biliyor:)
!'_'!