Tam da şu günlerdi işte. Temmuz sıcağı ortalığı kavuruyordu. Buğdaylar biçilmiş, harman yerine serilmeye başlanmıştı. Köylü işlerinin en yoğun olduğu günlerde, günün en verimli saatlerinde işini gücünü bırakıyor radyoların başında toplanıyordu. Heyecan o boyuttaydı ki, evlerde durulamıyor, sokaklarda bir arada dinleniyordu radyolar. Haberler harp günlerinin yakın olduğunu gösteriyordu. Anlaşılan komutanlar kararlarını vermişlerdi; Mehmetçikler namlulara mermilerini sürmüşler, tüfeklerini çapraz durumda tutuyorlardı. Olanca heyecanları ile “Hücum!” emrini bekliyorlardı.
Anadolu’nun her yanında yardım seferberliği başlamıştı. Yardım seferberliğine malını yetiremeyip, canını da ilave etmek isteyenler vardı.
Hükümetin tereddüt eden kanadı vakti uzatıyordu ama Kıbrıs’taki gelişmeler daha çok beklenmesine imkân tanımıyordu. Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanması uğrundaki çabalar, kanlı sahnelerin sergilenmesi şeklinde sürüyordu. Kıbrıs’taki din kardeşlerimiz, kan kardeşlerimiz katlediliyor, işkenceden geçiriliyorlardı. Vahşet kelimesinin içine sığdırılamayacak görüntüler yansıyordu gazete sayfalarına. Haberleri alındıkça Anadolu insanı yerinde duramıyor, Ankara’ya “Ne duruyorsun, biz mi gidelim?” işaretini veriyordu. Tabiî Mehmetçik de yerinde duramıyordu.
20 Temmuz 1974. Gece perdesini kaldırmaya başlarken haberleşme cihazlarında yankılanan bir ses, çok derin manalar ifade ediyordu.
“Ayşe tatile çıktı!”
Minarelerden sabah makamında yükselen ilahi mesajın tatlı nağmeleri sonsuzluğun derinliklerinde yankılanıyordu.
Savaş gemilerimiz Kıbrıs adasını hedeflerine almışlar, uçaklarımız kana susamış canilerin üzerine bombalarını boşaltmaya başlamışlardı. Mehmetçikler, silahlarını sıkıca kavramışlar, çıkarma gemilerinin sahile yanaşmasını bekliyorlardı. Hedeflerinde Beşparmak dağları vardı.
Sabahın o ilk saatlerinde köyün erkekleri yine sokağa dökülmüş, guruplar halinde radyolarının çevresini sarmışlardı. Haberleri gözyaşları içinde dinliyorlardı.
Yüreklerde heyecanlar zapt edilemez olmuş; göz kapakları, yanaklar, dudaklar, eller velhasıl tenler tir tir titreşiyordu.
Ak sakallı dedelerin yeri deler gibi bastonlarını sapladıklarını, yerlerinde bir oturup bir kalktıklarını, “Allahuekber!” diye haykırışlarını şimdi bile aynı heyecanı hissederek görür ve duyar gibiyim.
Artık iş güç unutulmuştu. Devlet “Gel!” dese köyde kimse kalmayacaktı. Öyle bir heyecan dalgası sarmıştı.
Kadınlar, bir anda kararlaştırılmış evlerde toplanmaya başlamışlardı. Ellerinde Kuran-ı Kerimler belirlenmiş evlere doğru koşuşturuyorlardı. Mehmetçiğin gönlüne destek çıkacak, yolunu açacak, hedefini vurmasını kolaylaştıracak manevi yardımlar sel gibi akıtılmaya başlamıştı.
Dualar, sureler ve ta gönülden gelen nur parıltılı gözyaşları…
Yürekler heyecan içinde çırpınırken gönüller duaya kilitlenmişti. Arşın nur kapıları gümbür gümbür vuruluyordu.
Kıbrıs semalarında yükselen “Allah, Allah!” nidaları, Anadolu semalarında “Allahuekber!” diye karşılık buluyordu.
Dayanamadım o gün, artık köyümde duramadım. Şehre doğru yola çıktım. Yol boyu uğradığım bütün köylerde aynı manzara, şehirde de… Sokaklar gurup gurup insanlarla dolu. Radyolarının başında heyecanlarını paylaşıyorlar. Gönül güçleriyle Mehmetçiği destekliyorlar. Sokak aralarında ellerinde Kuran-ı Kerimler, bazı evlere doğru koşuşturan kadınlar…
Doğru askerlik şubesine gittim. Engelleri dinlemedim, günün heyecanı ve telaşı içinde olan şube komutanına ulaştım.
“Komutanım, hemen yazın beni. İlk kafileyle Kıbrıs’a gitmek istiyorum.”
Gözleri dolu, zaten boşaltmak için bahane arayan komutan gözyaşlarını tutamadı. “Nerden gelirsin, kimsin sen evlat?” dedi. Kendimi tanıttım. Liseyi yeni bitirdiğimi, üniversite sınavlarına girdiğimi, sonuçların henüz gelmediğini anlattım.
“Delikanlı beni çok duygulandırdın, ağlattın ama şimdi sen yine köyüne, işinizin başına dön. Sonra da inşallah kazanırsan okuluna git. Şu anda gönüllü asker almak gibi bir emir yok, yetkimiz de yok. Askerimiz yeterli. Bizim okuyan gençlere de çok ihtiyacımız var. Tüm bu olanları düşün ve ona göre oku.”
Israr etmenin bir faydası olmayacağını anlamıştım. Köyümüze döndüm. Dönüş yolunda da aynı manzaralar vardı. Radyo başında toplanan kalabalıklar, gözyaşlarını yerlere serpenler…
Hatimler, dualar, dualar…
O günlerde Anadolu insanına bir başka ısındı yüreğim. Gönlümdeki sevgisi derinleştikçe derinleşti. Çünkü umutlarım coşmuştu. Bu milletin onca baskılara, çabalara rağmen o yüce duyguları yok edilememiş, bir tohum gibi gizlendiği yerden bir anda, filiz vermiş, dal budak sarmıştı.
Anadolu insanı; “Ben yüce bir milletim, yüceler yücesi bir dinin mensubuyum. Eşrefi mahlûkum ve bu yerin sahibi olarak bütün varlığımla buradayım.” demişti.
Anadolu’da düşen bayrak yine Anadolu’da gönderini bulacak, sevdalılarını gölgesi altında şahlandıracak.
Baş gizlerimin gördükleri acılar umutlarımı hırpalıyor ama gönül gözlerine yansıyan ışıltılar o geleceğin çok yakın olduğunu gösteriyor. Bugün yaşayan insanların, tarihin şanlı sayfalarının yeniden aralandığı o güzel günlerin şahidi olacağına şüphesiz inanıyorum.
“Doğacaktır sana va’dettiği günler Hakk’ın
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.”
Yorumlar
Ya şehit ol ya gazi
Salı, 25/07/2006 - 11:36 — Şükriye DertliO zamanlar Babaannem hayattaydı, ben ise henüz doğmamıştım. Ama bende biliyorum o günleri. Annem gözlerinde yaşlarla anlatırdı çünkü. Babaannemin, babamın diğer ev halkının sabahlara kadar radyo dinlemelerini. Sonra babaannemin yanlız kalıp ağlamak için ev halkını azarlarla nasıl yatırdığını. Uyku tutmayan babamın dayanamayıp annesinin yanına gelişini. Beraber nasıl ağladıklarını. Babaannemin hiç kıyamadığı, gözünden bile sakındığı biricik, gözbebeği oğluna " Oraya gidipte şehit olmanı çok isterdim" deyişini. Sonra kirpiklerinden süzülen yaşları ince ince nasıl yüreklerine akıttıklarını. Dualarla Kuran Kerimle devam eden gecelerin nasıl sabahlara ulaştığını. Sonra öğrenecektik o duaların melek olup nasıl askerlerin yardımına koştuğunu. Ramazanoğlu Sami Hocaların (Rabbim onlardan razı olsun) hiç bahsi bile geçmezken halkı nasıl savaşa hazırlayıp cesaretlendirdiğini öğreniyorduk sonrasında.
Evet biliyorum hala böyle annelerin olduğunu , böyle yiğitlerin olduğunu biliyorum ve ümitle bekliyorum.
Haydi yavrum haydi git
Ya şehit ol ya gazi
Annen seni bu gün için doğurdu
Hamurunu yiğitlik duygusuyla yoğurdu
Haydi yavrum haydi git
Ya şehit ol ya gazi
Rabbim razı ve memnun olsun. Yine o günleri yaşattınız . Yine yaşattınız diyorum çünkü büyüklerimiz sayesinde hissederek yaşadık o günleri.
Selam ve dua ile ...
Sağ Kanadın Aşırı Ucu
Salı, 25/07/2006 - 23:48 — Metah ÇAkkoÖncelikle alnından öpüyorum Metin kardeşim,
Cemaatte; manevi duyguları perçinleyici milli içerikli yazıların daha da artması gerektiğine inanan bir kardeşiniz olarak, cemaatin ülkücü kanadından -İsmail kardeşime ait bu tanım:)- sayılmak pahasına İsmet Özel'in ne demek istediği bu yazı örnek gösterilerek açıklanabilir diyorum.
Tebrik ediyorum.
vesSELAM
"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!
Kara Kıştan Önceydi
Çar, 26/07/2006 - 15:43 — Metin TEKİNMetah kardeşim, teşekkür ederim. Anlımda şerefle taşyacağım bir iz olacak inşallah.
Cemaat; kanatlı mı, saf saf mı? Tabiî, önemli olan bir yorumunuzda ifade ettiğiniz gibi; safların sıkı ve sağlam olması. Ve sağlam durabilenlere ne mutlu.
Yazının girişindeki "Tam da şu günlerdeydi..." ifadesi, "Tam da o günler" i çağrıştırıyor mu bilmem ama, mermiler yine namlulara sürülmüş durumda. Yıllardır, çeşitli örgütler ve fırsatlar sırasında doğmuş devletlerle muhatap edenler, şimdi o seviyenin çok aşağda kaldığını gördüler ve gelip namluların karşısına dikildiler. Hayır mı, şer mi? Hayrı diliyoruz ama yürekleri "tir tir" boyasından temizlemek gerkir. Saflar ise sımsıkı... Karakıştan önceydi toprağa tohum serptiğimiz...
Selam ve sevgilerimle.