Birçoğumuz Ruanda diye bir ülkenin varlığından haberdar değildik ta ki 1994 yılında yaşanan büyük katliama kadar. Yaşı benim gibi küçük olanlarsa 2004 yılında vizyona giren Hotel-Rwanda filmiyle tanıdı o ülkeyi. Yine de bu ülke hakkında çok şey bildiğimiz söylenemez diye düşünüyorum. Aslında bu çok normal. Batı kesimin çoğu yerini karış karış bilen insanlarımız, Afrika’daki bir ülkeyle ilgilenmekten çok uzaklar. Tabi, belgesellerle vs. oradaki bir kısım yerleri tanıyoruz. Yüzölçümü Sivas’tan daha küçük (26.338 km²) olmasına rağmen 2005 yılı sayımına göre nüfusu 8.2 milyon. Yani kilometrekareye 315 kişi olmak üzere nüfus yoğunluğu bakımından Afrika’nın en kalabalık ülkelerinden biridir.
1890 Brüksel Konferansında Ruanda, Almanya idaresine verildi. Başka zengin ülkeler varken, bu ufak ve fakir ülkeden bir çıkarının olamayacağını düşünen Almanlar, 1907 yılına kadar, ülkeye bir idareci bile göndermediler. 1.dünya savaşının ardından Ruanda, tekrar Belçikalılara verildi. Almanların aksine, Belçikalılar yönetimle daha çok ilgilendiler. Hatta çalışmayla pek alakası olmayan halka, kahve tarlalarında çalışma zorunluluğu; çalışmayanlara da kırbaç cezası gibi yeni kurallar getirdiler.
Ülkede o zaman yaşayanların %90’ı Hutu, %9’u Tutsi, %1’i ise Pigmeydi. Pigmeler yaşam alanı ve kültür olarak diğerlerinden farklı olsa da, Hutu ve Tutsiler arasında pek bir fark görülmüyordu. Afrika siyasetinde yönetici ve yöneten unsurlarını birbirinden ayrı tutan bir politika izleyen Belçikalılar, bunun Ruanda için ileride iyi olacağını düşündüler ve Tutsilere bazı ırkçı ayrıcalıklar verdiler. Herkese ırklarını gösteren kimlikler dağıtıldı. Hutu ve Tutsilerin tüm geçmişleri, örf ve ananeleri yok sayılarak yapay bir ırkçılığa başlandı.
Belçikalı yöneticiler ayrımcılığı körüklemek amacıyla işe alımlardan, hastane kabullerine kadar her kararı ırksal farklılıklara göre aldılar. Bu dönemde Tutsiler, Hutulara göre çok daha iyi yaşam şartlarına ve çok daha iyi işlere kavuştu. İnsanların hangi ırktan olduğuna karar verilirken bazı akıl dışı kriterler kullanılmıştır. Etiyopya kökenli olduğuna inanılan Nuh'un soyuna dayandırılan Tutsilerin daha ince yapılı ve narin bir görünüşe sahip olduğu iddia edilmiş ve fiziki üstünlükleri olanlar (uzun boyluluk, güzel görünüm gibi) Tutsi sayılmıştır. Bunun yanında zengin olanlar da (Örneğin: 10 inekten daha fazlasına sahip olanlar) Tutsi olarak kaydedilmiştir. Bundan sonra üniversiteler, eğitim ve sosyal olanaklar Hutulara tamamen kapanmıştır. Fakat Belçika, 1950’den sonra Hutuların üzerindeki baskıyı hafifletmiş, hatta bir süre sonra sayıca üstünlüklerinden dolayı onları korumaya başlamıştır.
2.dünya savaşından sonra Ruanda yönetimi Birleşmiş Milletlere verildi. Seçimlerde de PARMEHUTU hareketi (Hutu Özgürlük Hareketi) iktidara geldi ve ülkenin hemen her yerinde Tutsilere yaptırımlar uygulanmaya başlandı. Bunun sonucunda 20 bin ya da 100 bin Tutsi öldürüldü, 160 bin kadarı da komşu ülkelere sığındı.
Bağımsızlık kazanılmasıyla PARMEHUTU yönetimi Hutu milliyetçisi bir politika izledi. Pogrom adı verilen olaylarda birçok Tutsi öldürüldü ya da sürüldü. Bu olaylar esnasında Tutsi öldüren Hutular devlet tarafından korundu. Tutsiler işten çıkarıldı ve sürgüne zorlandı. 1980 yılına kadar komşu ülkelerdeki Tutsi sayısı 500 binlere kadar ulaştı. Tutsiler, çok iyi yerlere geldiler ve kendi ülkelerine dönüş izni çıkarmaya çalıştılar ama sonuç alamadılar.
Tüm şehirlerde en ücra köşelere kadar İnterahamwe adı verilen yerel yarı askeri örgütler kurularak Tutsiler ve ılımlı Hutular fişlendi. Ekonomisi silah almaya pek müsait olmayan bir ülke olduğundan Çin’e yüz binlerce satır siparişi verildi. Satır alamayanlara ise ucu sivri sopalar verildi ve bunları yakında yapılacak olan ‘böcek’ avında kullanması söylendi. Ve devlet olan bitene sadece seyirci kaldı.
6 Nisan 1994 yılında dünyada görülen en kanlı katliam radyodaki anonslarla başladı. Hutu olan devlet başkanının uçağı düşürülmüştü. İş böyle olunca İnterahamwe üyeleri listelerine göre eğitimli Tutsiler ve ılımlı Hutular olmak üzere kıyıma başladılar.Katliamlara şahit olan bir komutan bizzat Kofi Annan’ı arayarak müdahale izni istemiş fakat müdahale etmemesi emrini almıştır.
Somali başarısızlığı sebebiyle bölgeden uzak durmak isteyen ABD, öldürülen 10 BM askerini sebep göstererek, BM askerlerinin geri çekilmesini sağladı. Bunun üzerine katliamlar daha da şiddetlendi. Hutular ellerine geçen her aletle (satır, taş, balta, bıçak) Tutsileri öldürmeye başladılar. Parası olan Tutsiler kurşun parası veriyor ve en acısız ölümü seçiyorlar, fakat öbür Tutsiler en feci şekillerde öldürülüyorlardı. Öldürmekten yorulan Hutular, Tutsilerin kaçmasını önlemek maksadıyla aşil tendonlarını kesiyor, dinlendikten sonra katliamlarına devam ediyorlardı. Kilisede rahipler, hastanede doktorlar bizzat kendileri ellerindeki Tutsileri cellatlarına teslim ediyorlardı.
Ceset saklanabilecek her yer cesetlerle dolmuş, cesetlere saldıran köpeklere sinirlenen Hutular o yıl neredeyse ülkedeki tüm köpekleri öldürerek yok etmişlerdir.
Katliam haberini alan RYB üyeleri doğudan girerek, katliamcılarla savaşıp ülkenin yarısını ele geçirdiler. O ana kadar katliama karışmayan, sadece seyirci kalan Fransa, kararını değiştirerek, katliamı engellemek yerine Hutu milliyetçilerine askeri destek verdi. Bölgede hızla ilerleyen Fransız askerleri, Kigali’den Kongo’ya kadar olan bölgenin yönetimini ele geçirdi ve o bölgeye RYB askerlerinin girmesini engelleyip katliamlara müdahale etmedi. O ana kadar 600 bin kişi ölmüşken, kendi bölgelerinde 200 bin kişinin daha öldürülmesine seyirci kaldılar.
100 gün içinde bölgede 800.000, bazı tahminlere göre de 1.000.000’a yakın insan öldürülmüş, 2.000.000 Hutu, Tutsilerin ve RYB askerlerinin öç almasından çekindiği için komşu ülkelere mülteci olarak sığınmıştır. Tüm devlet kurumları çökmüş, ekili alan kalmamıştır.
Katliam sırasında, ülkedeki Müslümanları belli bir semte toplamış, onları katliamın dışında saymışlardır. Başka bir semte taşınmak isteyenlerin özel bir izin almaları gerekiyormuş. Dışarıda kıyametler koparken ve kendileri bu katliamın dışında bırakılmışken, kendilerine bir zarar gelmemesi dışında bir şey isteyeceklerini sanmıyorum. Bu bağlamda ayrı bir semte taşınma konusu biraz saf dışı kalıyor kanaatindeyim.
Katliam sırasında bazı Tutsiler Müslümanlara sığınmış, Hutu Müslümanlar da Tutsileri orada aylarca saklamışlardır. Nitekim, Associated Press muhabiri Rodrique Ngowi, “Soykırım esnasında, Müslümanlar, komşularını ve yabancılarını koruyan az sayıda Ruandalılar arasındaydılar” diye yazıyor.
Katliam esnasında rahiplerin ve turistlerin onca insanı ölüme terk ederek canlarını düşünmeleri, ve Müslümanların onları bir bakıma koruma altına almaları Ruandalıların Hıristiyanlığa olan inançlarını yitirmelerine yol açmıştır.
Hıristiyanlığa olan inancını yitirmiş bu insanların yarım milyondan fazlası, katliamı takip eden on yıl içinde, kendisini İslâm inancının kapsama alanı içinde bulmuş. 1994 öncesinde toplam nüfus içinde yüzde 6-8 civarı bir oranı teşkil eden Müslümanlar, bugün sayıca bir milyonu aşmış, oran olarak da yüzde 15’e ulaşmış durumdalar.
Edindiğim bilgilere göre İslâm, 1994’ten bugüne, hem Hutular, hem de Tutsiler arasında hızlı bir yayılma gösteriyor. Bu durum Müslümanları sevindirdiği derecede Katolik kilisesini de endişelendiriyor. Washington Post’un dediğine göre, Ruandalı Katolik rahipler Müslüman sayısındaki artışa nasıl karşı koyacakları konusunda Roma’daki kilise liderlerine danışıyorlarmış.
Sadece Ruanda’da, değil Kongo, Mozambik, Tanzanya, Angola hemen hemen tüm Afrika’da iç savaşlar, sınır çatışmaları süregelmektedir. Bir yanda açlık ve sefalet diğer yanda çatışma ve katliamlar. Yaşadığımız modern çağda en ilkel koşullarda, adeta sefalete, köleliğe gelişmiş ülkeler tarafından mahkum edilen Afrika içimizde kanayan bir yaradır. Afrikalıların dramı insanlığın büyük bir ayıbıdır.
Dualarım tüm Afrikalı kardeşlerim için, Dualarım tüm insanlığın kurtuluşu için. (amin)
--------
Yararlanılan Kaynaklar:
-- www.uzaklar.com
-- www.karakalem.net
-- www.ulkeler.net
-- http://tr.wikipedia.org
Yorumlar
Kanayan Afrika !...
Pzt, 06/03/2006 - 12:57 — Abdullah Birokur"Kara Nisan" isimli filmde Ruanda'da yaşanan o kanlı günler, çatışmalar bütün gerçekliğiyle anlatılır.
Afrika hep yıkımlarla, acılarla, yokluklarla ve bizler seyirciyiz hep seyirci ah...
O günlerde olanlar, kavmiyetçiliğin, mikro milliyetçiliğin korkunç yüzünü göstermektedir.
Tarih, tekerrürden ibarettir derler.Dün Ruanda'da iki kabileyi birbirine düşman edenler, bugünlerde Irak'ta Allah'ı bir, peygamberi bir, kitabı bir müslümanların içine fitne tohumları ekmektedirler.
Evet, "Afrika içimizde kanayan bir yaradır.Afrikalıların dramı insanlığın büyük ayıbıdır".Yaşanan o günlerin hatırlanması, gündeme taşınması isabetli olmuş.Duyarlılığınız ve emeğiniz için teşekkürler.
Afrika, İslam'ın kurtacı aydınlığında yeniden var olacaktır.Bunun işaretleri de görülmektedir.
Selam ve dua ile...
Kim daha zalim?
Cum, 10/03/2006 - 18:09 — Ercan Hüseyinoğlu"Orta ve Güney Afrika’da bazılarının henüz 7-8 yaşında olduğu 120 bin çocuk asker fiilen çatışmalara katılıyor. Çocuk askerlerin yoğun olduğu yerler Angola, Sierra Leone, Burundi, Kongo, KDC, Etiyopya, Liberya, Ruanda, Sudan, Uganda. Burundi’de askere alınma yaşı 15, Ruanda’da ise 16, Sierra Leone’de hükümet destekli “Yurttaş Savunma Birlikleri”nin yüzde 30’a yakını 7-14 yaş arası çocuklardan oluşuyor. Angola’nın sınır ötesinden getirdiği iki bin Namibyalı çocuğu asker yaptığı yönünde raporlar var. Kenyalı sokak çocukları Burundili Hutu milisleri tarafından askere alınıyorlar. Ruanda kuvvetleri de komşu ülkelerdeki çocukları Burundi ve KDC’ye karşı savaşmak üzere asker yapıyor."
(Risk Altındaki Dünya Çocukları Raporu - Çocuk vakfı. 2001)
Kadın, çoluk çocuk demeden Afrika'yı kana bulayan gözü dönmüş vahşiler mi daha zalim yoksa bu katliamları hazırlayan, çatışmaları körükleyen, silah ve mühimmat sağlayan, katliamlara göz yuman Çağdaş (!) (Demokrat, İnsan Hakları Savunucusu, Dünya Barışının Teminatı... (!) ) Dünya Devletleri mi ?
Tek tesellim hiç kimsenin kimseden bir zerre alacağının kalmayacağı bir güne inanıyor olmamdır.
"Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah onları ancak, gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor."(İbrahim, 42)
bir arkadaş tutuşturdu
Cum, 10/03/2006 - 18:35 — Kâni Çınarbir arkadaş tutuşturdu elime: "Amerika'nın soykırım tarihi"... okurken şiddetli öfke nöbetlerine gark olduğum bir kitaptı. bitiremedim. ne midem ne yüreğim kaldırdı. günlerce gözlerimin önünde "yerli"lerin acısı çaktı, durdu. tıpkı ırak'ta, afganistan'da, somali'de, bosna'da, dünyanın başka mekanlarında mazlumların düştüğü durum gibi, feryadlar gibi çınladı durdu. ne kadar galesiz, ne kadar vurdumduymaz, ne kadar "egoist" olduğumuz suratıma haykırıldı, vuruldu.
hayvanların belgeselleri kadar olsun ilgi çekmiyor afrika. ölenler, açlıktan kırılanlar, birbirini yakanlar, kesenler haberlerin gündemine otursa bile bizi pek alakadar etmiyor. ne acı? haritalarda dahi küçük gösterilen afrika, yüreğimizde santim yer işgal etmiyor. bana vah. vahlar bana.
kardeşim, dikkatimizi bir eksikliğimize çektiğin ve küçüklüğünle biz büyüklere adab dairesinde ve unutulmaz bir ders verdiğin için şükranlarımı sunuyorum. şahsım adına söz veriyorum, afrika'yı daha çok ufkumda tutacağım.
Sayha
Kendi halinde, kendince
Sierra Leone
Paz, 12/03/2006 - 02:18 — Ahmet InamBugün TRT1'de Sierra Leone ile ilgi yapilmis bir program izledim. Bazen belgesel diyebilecegin türden biseyler cikiyor Türk-TV'lerinde:
Elmas icin katliamlar. BM'in yine gözü önünde. Disariya dogru siritmasalar bile icinden ediyorlardir bu hainler. Nitekim paralarini veren yine bu elmas sahibleri/sahiblenmek istiyenler.
"Ya savasacaksin bizim icin ya da elin veya kolunu keseriz" tehditi altinda nice insanlar katil olmuslar, lakin bir kat fazla insanlar ise sakat kalmislar. Yürekleri en azindan temiz kaldi desem de, adamin umurunda mi bilemiyorum. Nitekim ailesi ac kalmamasi icin calismasi gerek. Bir el veya bir ayak ile zor.
Bu belgesel'den ilginc buldugum bir husus'da, zorla Guerillalar'a katilanlardan bircogu okuma, yazma ve saymasini bilmediklerinden 9'a kadar sayamayip sakat kalmis veya ölmüsler.
El Bombasi 9 saniye sonra patlar!!
Butür belgesellerin cogalmasi dilegiyle TürkTV'lerinde.
BatiTV'de yeterince izliyorum. Ve nefretim artiyor her defasinda.
Hem katledin, hemide temize cikarin kendinizi! Ikiyüzlüler desim geliyor!
Ebu Leheb'ler kitalar dolasiyor, üstadin dedigi gibi. Biz ise yerimizde sayikliyoruz suan.
Umarim Mut'im bin Adiyy'leri* coktur.
Diger katilimcilarinda belirttikleri gibi Afrika'yi anca butür katliamlarin sayesinde anlamaya calisiriz. Oysa hep tanidigimizi iddia ederiz. Bedevi yasantilarini, muziklerini, saka zuluyu, Hayvanlari, Tarzan ve Jane'i, Yamyamlari vs. taniriz. Filimler, Clipler sayesinde. Sagolsunlar!!!
Ruanda yazisi icin tesekkür ederim.
Daima yüreginiz saglikli ve kaleminiz kuvvetli ola!
selam ile...
*Bu kisi müsriktir. Taif'den yara alan Peygamberimiz (sav)'i himayesine alan ve yardim eden zat.
Umutsuzluga kapilanlar, lügatte IBLIS kelimesine baksinlar!
Hotel Rwanda
Per, 16/03/2006 - 10:47 — Şadan ErcanÜç dalda Oscar’a aday gösterilen (En İyi Özgün Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu) ‘Hotel Rwanda’, İngiliz yönetmen Terry George tarafından beyazperdeye aktarıldı. Don Cheadle filmdeki rolüyle "En iyi Erkek Oyuncu ödülünü kazandı. Ayrıca 2004 Afi En İyi Film ödülü, Toronto Film Festivali’nde Seyirci Ödülü’nü kazanmış, National Board of Review tarafından ‘yılın en iyi on filminden biri’ olarak seçilmişti.
Afrika'nın çok küçük bir bölümünde yaşanan insanlık dramını anlatan izlenilesi, ibret alınası bir film. Konunun çarpıcılığından istifade etmeye çalışmayan, duygu sömürüsü ve ajitasyon yapmayan mütevazi fakat etkileyici bir film. Filmi seyrederken adeta olayların içine giriyor ve O insanların acılarına ortak oluyorsunuz.
Ben filmi seyrettikten sonra insan olmaktan, insanlığın sefilliğin zirvelerine tırmandığı bir çağda yaşıyor olmaktan utanç duydum.
Filmle ilgili izleyici yorumlarını okuduğunuzda eminim ki ilk fırsatta gözlerden çok gönüllere seslenen bu filmi izleyeceksiniz.
http://www.beyazperde.com/filmyorumlari/2291
"Eşrefi mahlukatız lakin hamurumuz çamurdan !"