
Rûzân-ı perîşândan hâric-i dünyâ velûd olur
Ol fenâdır terk-i mâ-sivâya bâ’is-i cenâhım
(Dünya dışı (yaşantılar) perişan günlerden doğar,
Ahiret isteğimin vesilesi, beni manevî aleme yönelten o yokluk yoludur.)
Dünyâ, insan için geçici bir konaktır. Bu konakta mutlu olmak da, mutsuzluk da onun tekelindedir. Divan şâ’irlerimizden Şeyh Gâlib ve İbn-i Kemâl dünyayı bir acûzeye yani kocakarıya benzetmişlerdir. İyilik ve kötülük sınırlarıyla ayrılan bu sahada insanlar kendi konumlarını kendileri seçerler.
Dünyanın Rûzân-ı perîşân’lığı ise insânî değerlerden mahrum kalmasıdır. Bu mahrûmiyetin yaygınlığı velûd sıfat-i müşebbehesi ile dile getirilmiştir. Peki bundan kaçış nasıl sağlanır? İşte şâ’irimiz bu sorunun cevabını beytin ikinci dizesinde ifade eder. Dünya fenâ ise, bu fanilikten kurtuluş ancak terk-i mâ-sivâyla mümkündür. Mâ-sivâ; Allah’tan başka her şeydir. Terk-i mâ-sivâ ise dünyadan geçmek, Allah dışında her şeyle bağlantısını kesmek demektir. Tasavvufta gönül Allah’ın iltifat makamıdır. Bu nedenle sûfînin kalbi Allah dışında bir sevgi taşımamalıdır; aksi takdirde kesretten kurtulamaz.
Fenâ kesrete işarettir. Yokluk anlamında kullanılan bu kalıp-söz aynı zamanda ölümü de ifade eder. Tasavvufta fenâ bir makamdır. Bu disipline intisâb eden kişi yani mürîdin ilk algı ve sezgi merkezi bu kavram üzerinde yoğunlaştırılır. Mürîd istidâdına göre fenâ makamlarında aşama kaydetmeye başlar. Bu aşamalar sırasıyla; fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-rasûl, fenâ fi’llâh ve bekâ-billâhtır. Bunları müte’akib usûl-i ‘aşere (tevbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, zikir, teveccüh, sabır, murakabe, rıza) ve etvâr-ı seb’adan (makâm-ı nefs, makâm-ı sadr, makâm-ı rûh, makâm-ı sırr, makâm-ı sırru’s-sırr, makâm-ı havf, makâm-ı mutlak) sonra sâlik, artık mürşid-i kâmil seviyesine geçerek bekâ-bi’llâh’a ulaşmış olur.
Şimdi tasavvufî bu kavramları kısaca îzâh edelim:
Fenâ-fi’ş-şeyh: Tasavvufî dâ’ireye yeni katılmış olan müridin belirli prensipler eşiliğinde şeyhini tahayyül ve tasavvur etmesidir.
Fenâ- fi’r-rasûl: Mürid için ikinci yokluk makâmıdır. Bu makamda mürîd, Hazreti Muhammed (S.A.S.) Efendimiz’in ‘aşkıyla hem-hâl olur.
Fenâ-fillâh: Mürid, üçüncü aşamada Allâh’ı tefekkür ve tezekkürle inzivâya çekilir. Kesretten yani Allâh dışındaki tüm mevcûdâttan sıyrılmaya gayret gösterir.
Bekâ-billâh: Artık bu makamda mürîd mürşid olmuş, terk-i mâ-sivâ etmiş, vahdete ulaşmıştır. Ya’nî Yüce Allâh’ın sevgisi mürşidin gönlüne ve beynine tamâmen sirâyet etmiş, iltifâtıyla mürşidi ihyâ eylemiştir.
Usûl-i ‘Aşere: On yol anlamına gelen tasavvufun temel ilkelerdir. Bunlar:
a) Tevbe: Sâlikin günâhtan kendi irâdesiyle ‘avdet etmesi, dönmesidir.
b) Zühd: Dünya ni’metlerinden, şehvetten terk-i dünyâ etmek, nefsini kesmektir.
c) Tevekkül: Allâh’tan başkasına dayanmamaktır.
d) Kanâ’at: Dünyevî alışkanlıkları terk etmek, aza rıza göstermektir.
e) ‘Uzlet: İnsânlarla teması kesmek, inzivâya ve i’tikâfa çekilmektir.
f) Zikir: Her dâ’im Allâh’ı hatırlamak ve düşünmektir.
g) Teveccüh: Zâhirî ve bâtınî ilimleri terk ederek Allâh’a yönelmektir.
h) Sabır: Nefisten sıyrılmak, mücâhede etmektir.
i) Murâkabe: Allâh’ı iştiyâkla anmak, ağlamak, cezbeye kapılmaktır.
j) Rızâ: Kendi nefsini terk ile Allah’ın murâdına teslim olmaktır.
Etvâr-ı Seb’a: Yedi mertebe anlamında olup, seyr-i sülûku gösterir. Bunlar:
1) Tavr-ı evvel: Makâm-ı nefstir. Nefis emmâre boyutundadır, günâhkârdır.
2) Tavr-ı sânî: Makâm-ı sadrdır. Makam-ı kalb de denir. Nefis levvâme derecesine gelmiştir. Sâlik, dünyevî uğraşlarla mücâdele etmektedir.
3) Tavr-ı sâlis: Makam-ı rûhtur. Makam-ı ‘aşk adı da verilir. Nefis mülhime mertebesindedir. Sâlik cezbe hâlindedir.
4) Tavr-ı râbi’: Makam-ı sırrdır. Makam-ı hallâc da denir. Nefis mutma’inne kademesine ulaşmıştır. Sâlik vahdetin farkına varmıştır.
5) Tavr-ı hâmis: Makam-ı sıru’s-sırrdır. Makam-ı hafî ve makam-ı cem’î de denir. Nefis râziye merhalesindedir. Sâlik vahdete ulaşmış, ağyârdan ya da kesretten tamâmen sıyrılmıştır.
6) Tavr-ı sâdis: Makam-ı ahfâdır. Bu makama makam-ı kürsî adı da verilir. Nefis mardiyye aşamasındadır. ‘Âlemin tüm sırları sâlike âşikârdır.
7) Tavr-ı sâbi’: Makam-ı hakâ’ık-ı mutlaktır. Makam-ı ilâhî nâmıyla da bilinir. Nefis zirveye ya’nî sâfiye basamağına nihâyet varabilmiştir. Artık sâlik, bekâ-billâh’a ulaşarak mürşid-i kâmil olmuştur.
Şâ’irimiz fenâ kelimesini hem yokluk, ölüm hem de kötülük, fenalık anlamlarında tevriyeli kullanmıştır. Dünyâ ile mâ-sivâ mütenâsibdir.
Yorumlar
Ehl-i Tevhid Olmak İsteyen
Salı, 14/11/2006 - 18:22 — Nihan İkbal"Ehl-i tevhid olmak isteyen sivâ'ya meyli kes
Aç gözün merdâne bak: Allah bes bâki heves!"
Selam ve saygılarımla...
Âh'ım Redifli Gazel Serisini Takip Ediyorum
Çar, 15/11/2006 - 21:18 — Oğuzhan TANRIVERYazdığınız yazıları takip ediyorum. Son yazdığınız yazınız gerçekten insanın hayatına bir yön çizmesinde benim kana'atimce büyük rol oynayabilir. Sanatkar'a ve Zana'atkar Beyefendiye Saygılar. Yazdığınız yazılarınızla bir sanatkar olduğunuzu gösteriyor, harcadığınız emeklerle bir zana'atkar olduğunuzu teşhir ediyorsunuz.
İlginç Kavramlar
Per, 16/11/2006 - 12:18 — rüştü hacıoğluZannımca bu yazı bize, dünyevileşme tehtidine karşı korunabilme önerisidir. Dolayısıyla, kullandığı kavramlar ve yazıda tanımlandıkları biçim itibari ile, dünyevi çağrılardan farklı olarak maneviyatımıza ilişkin bazı gaybi unsurları içermektedirler. Yazıda geçen ''tevbe'' , ''zikir'' , ''sabır'' kavramları hariç tutulursa, diğerlerinin arapça olmaları dışında Kuran'la nasıl bir irtibatı bulunmaktadır?
Beni böyle bir soru sormaya yönelten saik, kullanılan kavramların tanımlanmış içeriklerine yüzeysel olarak bakılınca bile ''gaybi'' olduklarını görebiliyoruz. Müslümanlar, gaybın bilgisine Kuran dışından da ulaşabiliyorlar mı demek oluyor; konu edilen kavramlar Kurani değilse?
Selamünaleyküm
Kavramların Kur'an'la İrtibatı
Cts, 25/11/2006 - 20:40 — Nihan İkbalYorumunuz zihnimde bir takım soruların şekillenmesine sebep oldu. Bunları paylaşmak istedim;
Gayb; Bizim için dünya da akıl, ilim ve duyularla idrak edilemeyen, ancak vahiy yoluyla bilinen varlık ve hadiselerdir. Allah, melekler ve ahiret gibi… Bu bağlamda ruhi bir takım halleri bu gayb tanımlaması içinde mi değerlendireceğiz?
Yukarıdaki kavramların Kur’anla irtibatı meselesine gelince; Bir kavramın,düşüncenin,eylemin Kur’anla irtibatlı olması için (değindiğiniz şekliyle,“zikir” ,”şükür”, “sabır” gibi... Ki zikrettiğiniz kavramların dışında da Kur’an’da direk geçen kavramlar var; benim yüzeysel bir araştırmayla karşılaştıklarım; nefs-i emmare için bkz. Yusuf Suresi 53.ayet, Nefs-i mutmainne, merdıyye ve radıyye için bakz. Fecr Suresi, 27-30, Tevekkül; takriben 35 yerde geçiyor) direk Kur’an’da geçmesi mi gerekiyor? Tamamen vahyi ve vahyin gereklerini yaşayarak örnekleme diye tanımlayabileceğimiz Sünnet'i kendine araştırma alanı olarak seçen İslami ilimlerdeki ıstılahları da mı Kur’anla irtibatsız addedeceğiz?
Selam ve saygılarımla...
Kendimizi aldatma özgürlüğümüz
Pzt, 27/11/2006 - 12:00 — rüştü hacıoğluYok demedim ki Nihan kardeşim! Doğru diye bir derdimiz var mı; yoksa ne söylense kaldırır bu mevzu biçimindemidir ed-din? Anladığım kadarıyla söylediğimi iyi anlamışsınız. Yalnız cevabi yazınız konuyla alakasız olmuş. Hele bana soracak olursanız: '' özrü kabahatinden büyük olmuş '' a iyide bir örnek olmuş cevabınız. Kişinin gayb aleminde yaptığı bir yolculuğun aşamalarını anlatacaksınız ve bunuda müslümanlık adına yapacaksınız ve müslümanlar: '' bunları neye dayanarak söylüyorsunuz? Çünkü ıspatı ve müşahadesi mümkün olmayan bir alandan bahsediyorsunuz ki itikadımızca bu bilgileri ( gaybın ilmi ) Rasuller bildirir ki onuda Rahmanın izni kaydıyla, dolayısıyla Kitabın neresinde mevcuttur bu bilgi diye sormayalımmı kardeşim? Önüne gelen canının istediğini din adına söylesin ve bunada nefs tezkiyesi desin olacak iş mi? Nefs tezkiyesi öncelikle ondan (nefsinin kibrinden) arınabilmek için Rasullerin getirdiğine tevazu ile teslim olmayı gerektirir; tevilini asla bilemeyeceklerini tevil etmeye kalkmakla başarılabilecek bi iş değildir. Hoş, teslim olmak ta öyle iki dudak arasından çıkma kolaylığında başarılabilecek bir iş değildir ama denemek lazım; sanıyorum yeni bir peygamber gelinceye (!) kadar şimdilik başka bir yöntem mümkün değil.
Ben başka nelerin kitapta olmadığını sormadım. Yukarıdaki yazıda bahsi geçenlerin nereden geldiğini sordum. Tevekkülü yazmayı unutmadım; birkaç örnek kavram seçtim sadece, çünkü yazı içinde neyin kitabi neyin kitap dışı olduğu sırıtıyor zaten; kalbinizi kırmak istemediğim için ''neden ukalalık yapmayı tercih ettiniz'' demiyorum ama buraya yazınca demiş oluyormuyum acaba? Yani bir mantık yanlışı örneği sunduğunuzu anlayın diye, bir mantık yanlışını bende yapmış olarak asıl soruya dönelim: Yukarıdaki kavramlar kitabi değilse nedir, neyi amaçlamaktadır, yeni bir kulluk biçimimidir, yeni bir dinmidir?... Dürüst olmak bana karşı olan bir sorumluluğunuz değil kardeşim; doğrudan kendi öz saygınızla alakalıdır. Anladığınızın aşikar olduğu bir soruya vermeye çalışmadığınız cevap zekanızın yüksek seviyesini gösteriyor elbetteki ama bu yüksek zekadan fayda bulacağımız bir doğru sadır olmadı henüz...
Selamünaleyküm
Bir yazının konuyla...
Pzt, 27/11/2006 - 22:46 — Nihan İkbalBir yazının konuyla alakasız oluşu söylenenlerin anlaşılmış olduğunun göstergesi olamaz gibi geliyor bana. Soru sorarak soruları anlamaya çalışmak bir ukalalık göstergesiyse eyvallah… Ancak kimsenin birilerini, niyeti, dürüstlüğü hususunda yargılama hakkına sahip olduğunu düşünmüyorum. Zira bu zandan öteye geçmiyor.
Yukarıda geçenlerin nereden geldiğini size açıklayarak ukalalığıma ukalalık eklemek istemem. Bunların İslam Tasavvufu'na ait ıstılahlar olduğu malum. Ve ilgili eserlerde bunlar ayet ve hadislerle irtibatlandırılarak anlatılmıştır. Dolayısıyla benim burada yazacaklarım yeni bir doğru sadır etmeyecektir...
Selam ve saygılarımla…
Fenâ ve Fânî..
Per, 16/11/2006 - 13:46 — Tuba Nur ArıcanYazıyı okuyunca zihnimde belirip akıverdi şu dizeler:
Faniyim, fani olanı istemem
Acizim, aciz olanı istemem
Ruhumu Rahmâna teslim eyledim
Gayr istemem..
İsterim fakat bir yar-ı bakî isterim
Zerreyim fakat bir şems-i Sermed isterim
Hiç ender hiçim fakat
şu mevcudâtı umumen isterim..
..
Eşyaya vurulan fânîlik mührü, her şeyin gelip geçiciliğini hatırlatıyor bize. Ruhumuzun ebediyet arzusuna, eşyadaki fânîlik mührü zıt geliyor. İçini kanatıyor insanın. Kırılma noktalarının çoğu da burada yaşanıyor. İnsan hiçbir şeyin elinin altından çekip gitmesine dayanamıyor çünkü. Hele ki, bu gidenler onun en sevdiği, üzerine hayaller kurup, umutlar beslediği şeyler ise..
..
Fânîlikte kilitledi yazınız beni; fenâ bir nefsin sahibi olarak...