İkinci Dünya Savaşından büyük bir tahribatla çıkan Almanya, yeniden yapılanma için yoğun bir mücadele verdi. 1960’larda sanayi hamlesinde gerekli işçi potansiyelini karşılamakta çektiği sıkıntıyı, dış ülkelerden göçmen işçi getirerek aşmayı başardı.
1961’de Türkiye ile imzalanan anlaşmayla Türk kökenli göçmenlerin bu ülkeye olan katkısı tartışılmaz seviyededir. Türkleri o dönemlerde garlarda coşkulu törenlerle karşıladılar. Gurbetteki Türk vatandaşları dil, toplum, kültür bakımından kendi ülkelerindekinden tamamen farklı olan bu ülkede her türlü ağır ve sağlıksız işlerde çalıştırıldı.Kendilerini ‘‘yaban illerde’’ kimsesiz ve çaresiz hisseden bu insanlar sosyolojik olarak doğaldır ki kolonileştiler; aynı semti, aynı sokağı, hatta aynı apartmanı paylaşma gereği duydular. Anadolu’daki hayat biçimlerini devam ettirme çabasıyla birbirlerine sımsıkı kenetlendiler, her türlü zor şartları birlikte aşmayı becerdiler. Banliyölerde başlayan bu hayat yaşadıkları coğrafyanın tersine işledi ve ‘‘Almanya’da Türkiye’yi’’ yaşamaya çalıştılar. Bugün belki de her Türk vatandaşı ailesinden olmasa da her sülaleden mutlaka Almanya’da bir veya birkaç aile bulunmaktadır.
Türk göçmenler, her göç fenomeninde olduğu gibi şehrin belli semtlerinde gettolar kurdular. İş ve ev arasında mekik dokuyan bu halk, uzun zaman her yönden yabancı gördükleri Alman toplumunun içine girmedi, hatta sağlık, hukuk gibi hayati konularda bile sorunlarını kendi içlerinde halletmeye çalıştılar.
Senaryo ve yönetmenliğini Tunç Okan’ın yaptığı 1974 yapımı ‘‘Otobüs’’ filminde anlatılan trajedi aslında Almanya’daki göçmenlerin yaşadıkları bir çok zorluktan öte ‘kimlik sorunu’ nun anlatımının fragmanı seviyesindedir.
Fakat onca olumsuzluk ve asimilasyon politikalarına rağmen direnen göçmenler ilk başlarda belki de bahsettiğimiz getto oluşumlarıyla, yani kendilerini Alman toplumundan yalıtarak kimliklerini muhafaza etmeyi başarmışlar, Alman vatandaşı olma hakkını kazanmalarına rağmen ‘‘Almanlaşma’’mışlardır.
Başlangıçta Anadolu’da taşralardan göç alan Almanya,doğal olarak bu eğitim ve kültür düzeyi düşük olan ve zaten içe kapanık yaşamı tercih eden toplumu daha rahat kontrol altında tutabiliyor ve sindirebiliyordu.
Ancak bugünkü şartlarda artık üçüncü kuşağın temsilcileri olan nesil Almanya’da doğup büyüdü ve dünyaya bakış açıları ve algılayışları da değişti, yaşadıkları ortam da…
Yaşadıkları ve vatandaşı oldukları şehirlerde kendileri iş kurdular; ev, tarla vs. satın alarak, vatandaşlığın verdiği tüm eşit haklardan faydalandı ve kendi işlerinin patronları olarak, Almanları kendi işlerinde çalıştırmaya başladılar. Öyle ki, yaklaşık 3 milyon civarında Türk kökenli Alman vatandaşı, ülkedeki politikaların ve yönetimlerin biçimlenmesinde de potansiyel ve etkin rol alır konuma gelmişlerdir.
Yaşlılık oranının oldukça yüksek olduğu Almanya’da dinamik ve genç Türk göçmen nüfus,dönem dönem bazı siyasi yapılanmaları ciddi ölçüde korkutmuş ve rahatsız etmiştir. Yönetim politikaları ve parti programlarında ırkçı Nazi zihniyetli bazı fanatik yasa dışı örgütleri tetikleyecek şekilde politikalar üretmişlerdir. İşte bu tür yanlış politika ve ilişkiler Solingen faciası gibi oldukça vahşi ve trajik olaylara sebebiyet vermiştir.
Geçtiğimiz aylarda (4-1-2008 / Yeni Şafak) yabancı düşmanlığı göçmen karşıtlığını temel alan Cumhuriyetçi Parti (REP), Türk erkeklerinin Alman kadınları taciz ettiği temasını işleyen ‘Ali bana sulanma’ sloganlı afişler bastırdı. Ayrıca afişlerde ‘kendimi hoşgörüsüz, kadın düşmanı İslam dinine karşı koruyorum’, ‘minareler yasaklansın’ şeklinde sloganlar da yer alıyordu.
Aynı tarzda ARD kanalında yayınlanan, Almanya’daki Türklerin büyük tepkisini çeken ‘Tatort’ (olay yeri) adlı dizideki olumsuz unsurlar onbinlerce Alevi Türk tarafından Almanya sokaklarında protesto gösterilerine neden olmasına rağmen yayından kaldırılmamıştı.
Ludwigshafen kentinde meydana gelen yangın faciasının ırkçı Nazi örgütleri tarafından yapılmış olması ihtimaline karşı ve olayları tırmandırma tehlikesinden dolayı diziyi yayından kaldırmışlardır. Yangının nedeni henüz belli olmamasına rağmen, kundaklama olabileceği şüpheleri ağır basmaktadır. Umarız olay, ırkçı bir saldırı olarak karşımıza çıkmaz. Yangının sebebi ne olursa olsun, Alman hükümeti yukarıda bahsettiğimiz kışkırtma ve hedef gösterme türü organizasyonlara erken müdahale etmeyi başarabilmelidir. Alman iç istihbaratının oldukça yetkin bir yapıda olduğu bilinmekte; Alman yöneticilerinin (Merker ve Beck) Başbakan Erdoğan’la görüşmelerinde vurguladıkları hassasiyetleri asayişte de kendini göstermeli ve bu acı facia bir an evvel aydınlığa kavuşturulmalıdır.
Başbakan Erdoğan’ın 10 Şubat'ta Köln Arena stadyumunda 20 bin Türk’e yaptığı konuşmada Almanya’da yaşayan Türklerin kendilerini Almanya’nın asli unsurları olarak görmeleri gerektiğini ve asla kendilerini ‘öteki’ olarak görmemeleri gerektiğine vurgu yaptı.
Küreselleşme sonucu küçük bir köy haline gelen dünyada bugün için belki Başbakan’ın vurguladığı normlarda algılamak ve hissetmek gerekiyor. Ancak dünün dünyasında tam tersi, yani kendilerini öteki olarak algılamaları ve gör(ül)mesi, yazının başında da belirttiğimiz gibi kendi benliklerini, tarihsel kültür ve medeniyetlerini muhafaza etme noktasında,sosyolojik ve ontolojik olarak inançlarını koruma noktasında asli unsur olarak işlev görmüştür. Bu suretle muhtemeldir ki, asimilasyon politikalarının ve öznelikten nesneliğe sürüklenişin belki de farkında olmadan önüne doğal setler oluşmuştur. Elbette bu süreçte bazı marjinal sözde İslamcı cemaatler ve yasa dışı sol örgütlenmeler Alman yönetimlerinin göz yummasıyla Almanya’daki Türk toplumunu tarihi kadim medeniyetinden uzaklaştırma ve sekülerleştirme çabaları olarak görülebilir. Alman yönetimlerinin bu tür illegal faaliyetlere kucak açması, neden izin verdiğinin cevapları, amaç ve sonuç ilişkisi açısından bu perspektifle ele alınarak incelenmelidir. ‘Derin’ ilişkilerin ve derin örgütlerin sadece Türkiye’ye özel oluşumlar olmadığı bir gerçektir.
Solingen faciası benzeri eylemler sadece etnik ırkçılık olarak değerlendirilmemelidir. Sebebine gelince; çünkü Avrupa’da ‘Türk’ kimliği aynı zamanda ‘İslam’ kimliğiyle özdeş olarak değer bulduğu için, özellikle 11 Eylül’den sonra Müslüman göçmenlere yönelik olumsuz bakış açısı güçlendiği gerçeğinden hareketle saldırıların ‘İslam fobi’ düzleminde yapıldığı da dikkatlerden kaçmamalıdır.
Yorumlar
Avrupa`da Kaybolan Gençliğimiz
Cum, 22/02/2008 - 07:53 — Şadan ErcanSevgili Hüseyin Caner,
Sizden bir de "Almanya`da Kaybolan Gençliğimiz" başlıklı bir yazı istiyoruz. Müslüman ailelerin Almanlaşan çocuklarını konu alan bir yitik kuşak öyküsü. Hatta bir de belgeseli yapılsa ne güzel olurdu. Belki Norveç`e gitmek için can atanlar kendilerini nasıl bir akibetin beklediğini daha iyi görebilirlerdi.
Siz ne dersiniz Medine abla? Hollanda`da durum farklı mı?
"Tedip: Edep merkezli eğitim"
Hollanda...
Cum, 22/02/2008 - 09:48 — medine doganEvet bu yazinin her satiri Hollanda icinde okunabilir.Bu bir gurbet ve gariplik hikayesi. ilk nesil bunu cok agir odedi.Onlarin hikayesini dinledigimde,yasadiklarinin onlar uzerindeki biraktigi izlerini gordugumde cok buyuk acilar hissederdim.Cunku onlar cocuklarina zaman ayiramayacak kadar yogun calismislar.ikInci nesilde tum yititirlmisliklere ragman bir cirpinti var.Dil din icin bir mucadele var...dernekler, vakiflar ortak adresimiz yerini aliyor.Dildeki zayiflik, ruhdaki zayifligida sebeb oluyor.Dili olmayan dinini nasil ifade edebilir ki?
Burada normal bir liseyi bitiren bir genc en az uc dil konusabiliyor. Ama anadili o kadar zayif ki,dusunceler o kadar karisik ki,insan keske nadece anadilini konusabilselerdi diyesi geliyor...bunlar bizim derin yaralarimiz.
Herseye ragmen entegre konusunda en zayif millet olma gururunu unutmamak lazim:) Evet enetegre konusunda bir arastirma yapmislar bu arastirmaya gore entegrede en cok zorlanan millet turkler imis.;) En kolay uyum saglianlar ise Faslilar imis.Burada dogup buyuselerde bizim cocuklar kadar milletinebagli cocuklar yok.Turkiye denilince yerlerinde firliyorlar:)Ozellikledeerkek cocuklarinin maclardaki taskinliklari.Ve Bizim genclerin arkadas guruplari biririne cok duskun olmasi dikkatlerini cekiyor elbet.onlar arkadaslari ici nkendilerini feda etmezler.bizim cocuklar ederler.Onlarida en cok kizdiran entegre kurslarindaki basarisizliklari.Meclisde dinimize kitabimiza yonelik cirkin sozleri duymak biziancak birbirimize kenetlendirir.Akli selim insanlar sayesinde digerlerine hice sayiyoruz.
Basbakanimizin Almany ya gelmesi.bizi cok onurlandirdi duyguladirdi.Allah bizi onlarsiz birakmasin.Basbakanimizi ngencleri kiskirttigina dair gunlerce basinda yalan haberler okuduk." Entegreye degil, asimilasyona karsiyiz" diyisi cok farkli yorumlandi.Hollanda da otobuslarle Basbakanimizi karsilamaya gittiler.Belki oradak i insanlar ici nbunlar co ksiradan ama bizim icin cok onemli....
Ege herhangi bir Belgesl cekilecekse bence bunun icinde Holland da olmali.Hollanda siyasi yonden Almanyadan daha net.Ozlellikle Amsterdam.Rotterdam ve Lahey.cok onemli.
Norvec icin gitmek isteyenler, bence iyi dusunsunler.Evet ulkemizdede cok seylerin kayboldugunun farkindayim ama yinede cocuklarinin bir ezanin dinliyerek buyumeleri.sehitlerimizin bulundgu topraklarda yasamalari hicbir maddiytin veremeyecegi kadar buyuk bir zenginliktir....o topraklar kadar anlamli
birsey olamaz dunyada.Cocuklar dogan bir gunesi, mavi bir gokyuzunu ucan bir kusu ancak filmlerde gorebilrler...Bir dagin be anlama geldigini anlayamazlar...
Bir cesmede su icmeyin tadini anlayamazlar...Dunyada hersey gelir gecer.Hayatta anlamli bir izler olmadiktan sonra hepsi birer teflondur.
Selam ve dua ile.....
Belgesel....
Pzt, 25/02/2008 - 21:57 — medine doganBu yazinin yazari Almanyada mi?her hangi bir belgesel yapmay idusunuyorlarsa eger,Burada 40 yil oncesine dair gelis hikayeleri, vatandan gelen mektuplar ve fotofgraflarla ilgili baya calisma oldu.Bildigim kadari ile baya bir birikim var.Eger Ihtiyac hissediyorsaniz sizi yonlendirecek adresler verebilirim..
selam ve dua ile..
Almanya' da değilim...
Per, 28/02/2008 - 02:28 — hüseyin canersaygıdeğer hanımefendi sizin ve sevgili Şadan Bey'in yorumlarını geç farkettim;kusura bakmayın,ayrıca değerli katkılarınızdan dolayı teşekkür ederim.Sorunuzu cevaplamış olayım:Almanya'da değilim.
Şadan Bey'in ince göndermelerinden gerekli mesajı aldım.
Yani evet Avrupa'daki müslüman kökenli bizim gençliğimizin ahvali pek te iç açıcı değil,bunun farkındayım ve yazımda da toz pembe bir tablo çizerek Türkiye'den giden vatandaşların dipdiri ve özbenliklerinin gayet sağlam olduğu vurgusunu yapmamaya gayret ettim.Elbette Almanlaşan(özellikle genç nesilde)bir potansiyel var; fakat bu gerçekten de belirtiğiniz gibi daha kapsamlı sosyolojik bir araştırma ve belgesel konusu...Ben sadece meselenin ufak bir cephesini değerlendirdim ve her ne kadar idealize ettiğimiz ölçülerde olmasa da isimlerinin ahmet, ali, mustafa, ayşe, zeynep olması onların Almanlar tarafından, kimlik ve aidiyet kodlamasında yerlerini yani öteki olduklarını algılamalarına yetmektedir.Bizim burada tesellimiz ve ümitlenmemiz hiç olmazsa isimlerinin müslüman kalmış olup,Hans,Helga,vs.'ye dönüşmemiş olmasıdır.
Aklıma Fatih Terim'in İtalya macerası geldi;adamcağızı sırf isminin Fatih olması ve Türk olmasından dolayı istememiş,çekinceli bakmışlar ve sonunda Türkiye'ye dönmek zorunda bırakmışlardı.
Tam da bu noktada, İsmet Özel'in Türklüğe(müslümalıkla eşanlamlı kullanır)ve istiklal marşına ısrarla sahip çıkılması gerektiği, bunun batılılaşma ve küreselleşmenin önüne engel oluşturacağı fikrine ırkçı yaklaşım ithamları getiren dostlar aklıma geldi.Son günlerde basına yansıyan Doğu Silahçıoğlu'nun İstiklal Marşına bakış açısı İsmet Özel'in İstiklal Marşı Derneği kurma çalışmalarında ne denli haklı olduğunu bir kez daha göstermektedir. Pardon, konu nerden nereye geldi.Aslında yazdıklarımın tekrarını yapmış oldum. Hakkınızı helal edin. Selamlar,hürmetler...
not:28 şubatta tv'de siyaset meydanında konu Almanya'daki yurttaşlarımız ve sorunları...ilgilenenlerin bilgisine...