renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

-ân'ım Redifli Gazel (5)

Sadi

Hükm-i Bûstâna giriftârsın ‘Ârifâ
Bir derde mübtelâ kim sormayın cânım

(Ey Arif; Bostan’ın hükmüne tutkunsun,
Canım, bir derde düşmüştür ki sormayın.)

Hükm ‘arabî bir kelime. Hüküm, emir, fermân, komuta, güç, kânûn anlamlarına geliyor güzel türkçemizde. Yaygın bir kullanım sahası var dil denizimizde. Hükm- âdil Sâsânî soyundan İrân hükümdârı Nûşirevân’ın sıfatı. Hükm-i ‘âlî, hükm-i cihân-mutâ’, hükm-i sultânî, hükm-i hâkânî, hükm-i hümâyûn, hükm-i münîf, hükm-i pâdşâhî, hükm-i ref’î tüm bu tamlamalar zengin içerikleriyle tek bir anlama işaret ediyor; padişahın emri yada fermânı demek. Hükm-i kazâ Allâh’ın tekelinde.

Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîm de bu kavrama fazlasıyla değinmiştir. El-hükmü lillâh (Hâkimiyet Allâh’ındır.) (Sebe’-26; Mümtehine 10) meşhûr ilâhî bir söylem. Yüce Allâh’ın sıfatlarından biri de hüküm sahibi oluşudur. (Bakara-260; İbrâhîm-4; Neml-6; Câsiye-37; Feth-4,7 vd...) Mü’minlerin karakteristik en büyük özelliklerinden biri de ‘adâletle hükmetmeleridir. (Mâ’ide-8; Sâd-26)

Bûstân; bağ, bağçe, sebze bahçesi anlamlarında fârsça bir sözcük. Osmânlı Devleti’nde sarayın korunmasından sorumlu olan kişilere de bûstânciyân ve bûstâniyân denirdi.

Divan şiirinde bûstân lafzı nâdiren kullanılır. Daha ziyâde müterâdifleri olan bâğ, ravza, riyâz şekilleri tercîh edilir. Beytimizde bûstân kalıp-sözü bilinçli olarak kullanılmıştır. Nedenini biraz sonra açıklayacağız. Ama daha önce klâsik şiirimizde yer alan bûstân ve çağrışımları hakkında kısa değerlendirmelerde bulunacağız.

Divan şiirinde bûstân cennet bahçeleriyle birlikte anılır. Sevgilinin yüzü ve yanağı yerine kullanılır. Şâ’irin göz yaşları bu bahçenin akarsuyu, sevgilinin gül yanağı ve gonca dudağı çiçekleri, bülbül olan ‘âşık da bûstânın kuşu olur. bahçede bahâr hiç eksik olmaz. İçki eğlenceleri sıkça tertîb edilir. Serviler, güller, bülbüller, menevşeler, nergîsler, bahçeyi bir seyrân havâsına dönüştürür. Tam bir coşku ve huzur hâkimdir bâğımıza. Eski tarz şiirimizde bûstân; ba’zen de dünya, söz, ömür, cân, güzellik ve huzur giysilerine bürünür.

Bâğ-ı ‘İrem klâsik şiirimizin önde gelen mazmûnlarından biri. Mitolojiye göre; Hûd (A.S.) zamânında yaşayan Yemen Âd kavminin kralı Şeddâd san’at ve mi’mârîye düşkün biridir. Vakt ü zamânında bir çok yapılar ve bendler inşâ ettirir. Bir gece rü’yâsında kendisine cennet gösterilir. Cennet’in vasıflarını Hûd (A.S.)’dan dinlediği de rivâyet edilir. Kibirlik taslayıp bir zamân sonra ilâhlık iddi’âsına giren Şeddâd, bu fikrini isbât için bir bahçe ve içinde saray yaptırmaya karar verir. Bahçeyi oluşturan rengârenk çiçekleri, bin bir çeşit börtü böceği dünyânın çeşitli yerlerinden getirttirir. Sarayında da kıymetli taşlar kullanır. Sarayın ve bahçenin iç ve dış dizaynı bittikten sonra halkını yanına çağırtır. Yaptırmış olduğu bu bahçe ve sarayın cennettekilerden çok daha güzel olduğuyla böbürlenir, durur. Şâm’da inşası biten bahçesini ve sarayını görmek ve göstermek üzere ordusunu ve halkını yanına alarak yola koyulur. Yolculuk esnâsında ilâhî gazap tûfân olup; Şeddâd’ı, ordusunu ve halkından şirke düşenleri helâk eder. ‘irem bâğı da tûfândan nasibini alır, kaybolur.

Şeyh Sa’dî-i Şirâzî’nin hikemî-didaktik küçük hikâyelerden mürekkep mesnevîsinin ismi Bûstân’dır. Eski şiirimizde bu eserle râbıtalı kelime oyunları yapılır. Nitekim beytimizde de böylesine bir durum söz konusudur. Bûstân kelimesi hem gerçek anlamında, hem de büyük üstâz Şirâzî’nin mesnevîsine telmîhen tevriyeli kullanılmıştır.

Bûstân ismi mesnevînin hiçbir yerinde geçmemektedir. Ancak eserin istinsâhı bu adla yapılmıştır. Dört bin beyti muhtevî eser, ‘arûzun fe’ûlün-fe’ûlün-fe’ûl formatında kaleme alınmış olup, giriş artı on bölümden müteşekkildir. Girişte münâcât, na’t, sebeb-i te’lîf aksamı bulunur. Atabeg Ebûbikr’e ithâf edilen eserin birinci bölümünde ‘adâlet ve hükümdarlık temaları işlenir. Diğer bölümlerde işlenen konular ise sırasıyla şu şekildedir: Cömertlik ve kıymeti- ‘Aşk- Erenlerin yolları ve mehabbetleri- Gönülsüzlük- Gönül rızâsı- Kanâ’at ve fâ’ideleri- Terbiye ve önemi- Münâcât- Hâtime ya’nî sonuç kısmı.

Bölümler kısa hikâye ve konuşmalarla çerçevelendirilmiştir. Ba’zı bölümlerde hikâye içinde hikâyelerle (parabol) karşılaşırız. Daha önce de dile getirdiğimiz gibi hikâyeler ve konuşmalar didaktik özellikler gösterir. Eser -alegorik bir hava verilmiş olsa da- otobiyografiktir. Çünkü Üstâz Şirâzî; siyâsî ve ‘askerî, ictimâ’î ve ferdî ahlâk ve terbiye normlarını, birey-dünya ve birey-ilâh ilişkilerini kendi düşünsel çabalarıyla dile getirmiştir Bûstân’da. Bu vesîleyle Bûstân’a Sa’dî’nin tahkiyeli fikirleridir demekle her hâlde hata’ yapmış sayılmayız.

Şairimizin girif-târlığı yani düşkünlüğü hükm-i Bûstân’dan kaynaklanmaktadır. Bir kelime oyunuyla karşı karşıya kaldığımızı daha önce de dile getirmiştik. Bu bağlamda şairimizin; hem bağın tasvîrine, hem de Sa’dî’nin ahlâkî öğütler içeren felsefesine hayran olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, her iki ihtimâl de beytimizin anlam bütünlüğüne uygun düşmektedir.

Peki o hâlde nedir şairimizi derde düşüren ve neden şairimiz bu derdin sorulmasından rahatsızlık duymaktadır? Bir tecâhül-i ‘ârif bu. Herkesçe ma’lûm olan bir şeyi bilmezlikten geliyor şairimiz. Bağı tefsîr ve tahlîl ederken bûstân kelimesinin dünyâ anlamı da taşıdığını söylemiştik. Dünyâ; divân şiirinde ve tasavvufta bir çile-hânedir, geçici güzellikler diyârıdır. İnsân ise çoğu zamân bu hayâlî ve fânî değerlerin tuzağına düşüyor me’alesef. İşte bu menfî manzara derinden etkiliyor şâ’irimizi.

Öte yandan Bûstân nâmıyla meşhûr eser, dillerden düşmüyor. Osmanlı’da bile Farsça derslerinin ta’lîmi bu eserle sağlanırmış. Herkese nasip olmayan bir şöhret bu. Dolayısıyla şairimiz ‘acz içinde. Çünkü böyle bir eser yazamıyor. Tabi’î olarak da gıpta ediyor Şirâzî’ye.

Cânım kelimesi de tevriyelidir. Birinci anlamda şair, derde düşüşünü bir sevgiliye hitâb ederek söylemektedir. İkinci anlamda ise cânı yani şairin kendisi bir derde düşmüştür. Her iki anlamda beytimizce münâsibdir.

Sormayın emir kipindeki fiil, beytin her iki mısra’ını da ma’nâ yönünden etkilemek- tedir. Şairimiz hem düşkünlüğünün, hem de bir derde mübtelâ kalışının nedenlerinin sorulmasını istememektedir. Dolayısıyla sormayın filinde sihr-i halâl san’atı var.

Giriftâr, mübtelâ ve derd sözcüklerinde tenâsüb söz konusu. Ortak paydaları tutkunluk ve mecâzî anlamda esâret.

Ârifâ şairimizin mahlası ve sondaki uzun “a” vokali nidâ san’atının habercisi.