Anka / Niyazi-i Mısri

“Ten gözüyle Mısrî’yi görsem deme kim
Zira biz ol suret içre anka olmuşuz”

Sadık Yalsızuçanlar’dan nefsin katmanlarına hâkim olmayı ders veren bir kitap daha. Niyazi-i Mısri üzerine bir doktora tezi hazırlayan bir çift gözün ve tek ruhun penceresinden baktıran güzel bir eser. Niyazi-i Mısri’nin zor hayat hikayesine okuru çekmeye çalışan yazar, bilinç akışı sayesinde adeta dışardan Mısri ile konuşuyor. Gündelik hayatın karmaşık düzeni içinde bunalan bir ruhun bir nevi kaçtığı mekan oluyor bu tez çalışması. Kusurlarıyla yaşamayı özümseyen birey, günahlarından arınmayı kendine hedef kabul etse de maalesef bunu başarabilecek sağlam iradeye sahip olamadı. Hızlı dünyanın kendini bırakmak istemediği robot kişilere döndürdüğü biz insan tekleri, nedendir ki bu kalabalık içre cemaat olmayı başaramadık. Bu başarısızlık içinde kendine dost edinmeyi uzakta görenler, aslına bakılırsa düşman olarak karşılarında kimin/kimlerin durduğunun da farkında olmadılar/olamadılar. Olabilecekler mi peki?

“Ben sanırdım âlem içre hiç bana yâr kalmadı
Ben beni terk eyledim gördüm ki ağyâr kalmadı”

Niyazi-i Mısri’nin bu terkindeki dost ve yâr bulvarına girebilecek babayiğitler var mıdır? Çok fazla da ümitsiz olmayalım, elbette var. Yalsızuçanlar, o dostlardan birinin terennümünü dile getirmiş. Rus esaretindeki Bediüzzaman’ı Volga nehri kenarındaki Tatar camiinde Niyazi Mısri’nin diliyle konuşturup kalabalıklar içindeki yalnızları dünya gamından şevk iklimine çağırma davetiyle bizi onunla hemhal ediyor.

“Dünya gamından geçip yokluğa kanat açıp
Şevk ile her dem uçup, çağırırım dost, dost!”

Hüzün, ayrılık, gurbet ve dahi aslına dönüş yolunda geçen zulmetli hayat günleri.

“Acılar ne büsbütün yeryüzünden kaldırılıyor, ne de insan büsbütün acıya boğuluyor; bıktırmamak için acıların yüzüne biraz tebessüm sürülüyor, o kadar...” diyor Yalsızuçanlar. Ya da dedirtiliyor onun diliyle.

Evet, bu seyir sürecinde dikkatinizi çeken o kadar çok güzel ifadeler var ki bu kısımları ezberlemek geliyor içinizden.

“Sabah ne yapacağınızı düşünerek değil, Allah’ın size ne yapacağını düşünerek uyuyun.” İşte Anka’da böyle yüksekten uçan cümleler var.

Eserin bütününü özet formatında buraya dercetmek münasip olmasa gerek. Ne var ki Yalsızuçanlar’ın kitabı “Mısri’ye gelince... Onun kendisi gitti, haberleri kaldı. Bu hikâyenin sonunda vardığımız şey ise, sadece hiçbir şey oldu.” mütevazı perdesiyle kapanıyor. Yazar, ismine “Sadık” kalıp kendine ve nefsine pay çıkarmamak adına bunları söyledi kabul ediyoruz tabii. Ve ben acizane fikrimi beyan edip yazıya noktayı koymak istiyorum artık.

Yazar, böyle bitirmiş; çünkü cevheri dövmeden müstahak olanlara vermek istememiş.

Timaş yayınları “iyi ki kitaplar var” dedirtmeye devam ediyor.

Kategori:

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

anka

bir kaç yerde sadık yalsızuçanların bu kitap hakkındaki konuşmalarını dinlemiş ve kitabı merak etmiştim. bu güzel yazınızı da okuduktan sonra inşallah okunacaklar listeme aldım.

selamlar.
"eddai"

Ayşegül Genç | Çar, 08/10/2008 - 10:27

Anka (Tuhaf Ornek)

Kitabında “Zülfikar ise iniyor sürekli inkarın boynuna.” ifadesini kullanan biri, bu ifadeden tam 20 sayfa sonra, “Salman Rüşdi’ye bile, Öyküler Denizi’nı yazdıran Harun Resid döneminde Bağdat, bag’larıyla dad’lanmış bir düş ülkesiydi.” şeklinde bir cümle yazma ihtiyacını neden duyar? Bir bilen var mı acaba? Ehli Beyt üzerine kalem oynatan birinin, kitabinda s.r.’nin adını anmasına -ne şekilde olursa olsun- bir anlam veremiyorum dogrusu!

Zeyd Zabyeh | Çar, 05/11/2008 - 11:14

Anka üzerine

Kitabı ben de okudum. Sanıyorum o kısımdaki "bile" kelimesi yeterli kırılmayı sağlıyor. Adı geçen kişinin methi söz konusu değil.
Ancak böylesine, duyguların ön planda olduğu ve nakış nakış tasavvuf işlenen bir kitapta bu ismi kaba bulmuş olabilirsiniz.
Peygamberimiz amcasının katili tevbe ettiği halde onu görmek istememişti. Çünkü zihnindeki imaj kendisini rahatsız ediyordu şüphesiz.
Allah yâr ve yardımcımız olsun.

Sakine Akça | Çar, 05/11/2008 - 12:24

Salman Rüşdi (bile)..

Merhaba,

Gerçi, Sakine abla bir açıklamada bulunmuş mevcut kısım hakkında ama fazlası, zihinlerdeki karmaşaya "tiryak" olur umuduyla, ziyan değildir inanıyorum. Anka'da, eğer bu kadar ince ayrıntılara takılınacaksa, anlatılanın (Niyazi-i Mısri) mevzu bahis edildiği yerde çok da uygun düşmeyen anekdotlar bulunabilir. Ayrıca, hatırladığım kadarıyla Cam ve Elmas da, daha karmaşık bir anlatım vardı. Neyse, konumuz bu değil tam olarak. Salman Rüşdi'ye bile derken (kendisinin -islam'ın kaynağı olan- Doğu'ya yaklaşımı bellidir), onu da etkilemiş olan Harun Reşid'in Bağdat'ını yüceltme var. Ve Rüşdi bile kayıtsız kalamadı bu duruma demeye getiriyor sözü Yalsızuçanlar, anladığım kadarıyla. Bir de "Öyküler Denizi"ni de okumak, içeriğini de bilmek gerek zannediyorum. O kitabı okuyanlar daha sağlıklı yorum yaparlar mutlaka.

Selam ile.

Düşünüşler, düşüşlerden evvel olmalı...

Burak CEM | Çar, 05/11/2008 - 13:06