renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Aşk Üzerine Birkaç Not

Aşk zor sanat. Söylemesi zor. Anlatması zor. Aşkın tarifi yok. Tarifleri var. Aşk denen amorfik şeyin sadece kıyısına erişen tanımlamalar bunlar. Aşkın tarifi yok.

Gözlemlerim ve içgüdülerim, aşkın bir tür delilik hali olduğunu söylüyor; mantık fakultelerinin durduğu, aklın duygu tufanı altında boğulduğu zamanların, iç taraflarda ferahlıktan daha çok sıkışmaların zuhur etmesiyle, bir şekil aşk sanatına girişin başladığını söylüyor. Ama aşk değil.

Nasıl Eflatun, yeryüzüne odaklanarak derin tefekküre daldığında, bu alemin "imatation of imitation" -kopyanın kopyası- olduğuna kanaat getirerek bir "idealar alemi" yargısına vardıysa, bende insanların bir şeyleri kopyalayarak, buna his giydirip, acı ve mutluluk giydirip, ve sonra ona ruh üfleyip bütün bu yaşadıklarına aşk demesiyle aşkın kotarıldığına inanmayanlardanım. Aşk yok burada. Yani bu alemde aşkın kopyaları var ama ideleri yok.

Schopenhauer, "Aşkın Metafiziği"nde "Acılar ve mutluluklar olmasaydı, insan bu dünyada can sıkıntısından yaşayamazdı!" der. Doğrudur. Böylece kendini dengeleyen sistemler doğuyor. Ama aşk doğmuyor işte.

Çoğu zaman ideallerimizle kısmen örtüşen, bize iyi gelen, acısından bile haz aldığımız ıstırapların, tatlı ve latif sözlerin, kısa süren yumuşak buselerin, dünyanın en güzel sesidir dediğimiz sevgilinin iki dudağı arasından bir ezgi gibi çıkan kelimelerin, etimize battıkça kahrı ve hazzı bir arada tükürten delici bakışların, ve dahi aşık olduğumuz yalanların adına aşk diyorlar şimdi. Ama aşk değil.

Aşk hikâyeleri var. Bize sahici gelenleri hep doğulu, Leyla-Mecnun, Kerem-Aslı, Ferhat ile Şirin dinlerken bize bir haller oluyor, ya da bana bir haller oluyor ama Romeo-Juliet, Joseph-Fanny vs dinlerken bana bir haller olmuyor. Erotizmi ve plastiği geçemiyor bu hikâyeler. Hep kendi hikâyemi kurmak istiyorum sonra; hikâyelere özenip, filmlere filan. Ama kurgu işte. Adı üstünde hayal gücü, martaval, yalan...

Yalanlardan bir dünya kuruyoruz; adına aşk diyoruz. Olmadı. Biz babadan böyle görmedik. Ya da gördük, başımızı kuma gömdük.

Eskiden birisi tarikatta, seyri sülük yapmak istediği zaman, bir mürşide vardığında, şeyh efendi evvela sorarmış: "Evladım sen hiç aşık oldun mu?" diye; cevap hayır ise, "Git bir aşık ol, öyle gel" derlermiş. Buda tasavvufi aşka, ya da ilahi aşka giriş bir tür. Böyle diyebiliriz belki.

Aşk sanki, arzulanana karşı bir kalp çarpıntısından ibarettir! Ona kavuşma isteği, onun adı zikredildiğinde, kokusu geldiğinde, ya da nazara değdiğinde çırpınan fiziki ve metafizik organların ve bilumum damarların ille de sen diye çığlık atmasıdır. Ama ona değer değmez, arzulanan şeye erişir erişmez biten bir şeydir bu!

Öyleyse aşk vuslattır. Allah bize şah damarından daha yakındır. Ama biz ona uzağız. Onun adını duyduğunda tir tir titreyen, isminin harflerinden oluşan bir orduyu izlediğinde şevkten cezbeye gelen aşk adamları var birde. Belki de gerçek aşkı, mutlak aşkı yaşayan tek onlar.

Ama aşk olmalı bir yerlerde, gizlenen, daha başka formları, daha başka tanımları da olmalı aşkın. "Aramakla bulunmaz, ama bulanlar arayanlardır" sözüne ilhak olmalı aşkın saliki.

Ama gezegende aşk olmuyor, benzin fiyatlarına zam gelince. Aşk ta ekonomiye ve borsaya endeksli. Yalan bunlar, gönüller bir olunca samanlıkların seyran, saray olacağı. Genç kız fantazileri, beyaz Mersedesli prens hikâyeleri. Kopyaların kopyası aşklar var ama ideal aşk yok. Yalanla doldurulmuş, kaskaslanmış adamlar var, tatlı fantaziler var ama aşk yok. Belki çok pessimistçe ama aşkı kim görmüş, tutmuş, ellemiş, öpmüş? Kent efsaneleri bunlar. Grek mitoslarında, gece çocuklara hikâye edilen, saray soytarılarından arta kalan ve efsaneleşen pembe imgeler.

Umuyorum ki Mevla bütün bu sözlerim karşılığında burnumu iyice sürter ve ben denizi, deniz görmüş ama içmemiş aciz kulunu, dehşetengiz, fenomenik, transandantal, her zerremi kıvrandıran fevkalade bir aşkla imtihan eder; böylece gökten başımıza aşk düşer, bizde görmüş oluruz. Vay be, hakketen böyle birşey varmış deriz. Evreka oluruz.

Aşkın sanatsal tarifini arıyorum. Aşkın estetik izahatını, kisvelerini, cezbelerini... Mesela aşkın elleri, gözleri, dudakları var mıdır? Varsa nasıl olur?

Aşkın özünde ne vardır? Aşk soyut bir şey mi, somut bir şey mi, yoksa kavramlara sığmayan, fenomenik bir şey midir? Aşk, Orhan Veli gibi kelimeleri kifayetsiz bıraktırır mı? Aşk nasıl başlar? İlk görüşte aşk var mıdır? Zamanla mı aşık olunur? İki kişi ilk görüşte aşık olursa, bunu literatürde nasıl anlatırız? Kader ve metafizik boyutları var mıdır? Aşk şehveti öldürür mü? Aşkın yaşı olur mu? Aşk ölür mü, yani belli bir zaman sonra kinetik enerjisini yitirerek infilak eder mi?

Allah'ın, kainatı aşk özüyle yarattığını söyleyen mistikler (sufiler) ile, Hint literatüründe aşkın evrene tıpkı insan gibi bir şekl ile geldiğini ve kendini ifade etmek için kelimeleri seçtiğini söylersek, aşk nedir, nasıl bir şeydir?

Aşk bütün sorunların yanıtı mıdır? Aşk evrensel kardeşlik ve barış gibi kavramlara kökten çözüm üretebilecek asil kudreti damarlarında gezdirir mi? Aşk bebeklerin ağzına hayat tüküren melekler gibi, birdenbire kalbe tükürülen bir bakış, bir ses, bir tını, bir gülüş, zarif bir el, zarif bir endam, tatlı bir dil midir? Aşk çiğneyemediğini gerisin geriye tükürür mü?

Bir şair, bir ressam, bir yazar, bir sanatçı aşkı nasıl tanımlar? İnsan aşık olduğunu nasıl, ne zaman anlar? Bir insanın aşık olduğunu ötekiler nasıl anlar? Alametleri, hastalığın semptomları nelerdir?

Ve aşkın atomları var mıdır? Bir gün patlar mı? Patlarsa aşıklara ne olur.

Aşıklar ölünce nereye gider?

Aşk neden var?

Kaç türlü aşk var?

İyi aşk nedir, kötü aşk nedir?

Klas aşk ve kalas aşk diye kavramlar üretebilir miyiz?

Aşıkları kıskanırlar mı? Neden? Sebep? Sonuç? İlişki?

Aşk bütün hayatı tıkar ve başka bir hayat açar mı? Paralel evrenlere sürükler mi mesela? Burada ölüyüz ama orda canlı olabilir miyiz aşkın kuvantlarında? Aşkın süpernovaları, kara delikleri var mıdır?

Aşık olmak için bir mektebe gitmek gerekir mi? İcazetle mi alınır? Biz babadan böyle gördük, diyerek mi aşık olunur? Aşıklar da şairler ve müzisyenler gibi doğaçlama yapan birer sanatçı değil midir?

Öyleyse aşkın sanatsal tarifi nedir?

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Rahatı kaçıran aşk...

Bu soruların cevabını bulursanız bize de haber verir misiniz?Hoş bulan olmamış ama...Bulduklarını sananlar olmuş sadece.Gerçi ne önemi var!Ya yaşayacaksınız ya da hiç sorgulamayacaksınız.İkisini de aynı anda yaşamak yorar insanı.

Bu arada "Allah'ın sizi aşkla sınamasını istemişsiniz.Ama beşeri ama ilahi...Valla ne diyim aklıma şu şiir geldi birden...

Rahatı Kaçan Ağaç...

Tanıdığım bir ağaç var
Etlik bağlarına yakın
Saadetin adını bile duymamış
Tanrı'nın işine bakın.

Geceyi gündüzü biliyor
Dört mevsimi,rüzgarı,karı
Ay ışığına bayılıyor
Ama kötülemiyor karanlığı

Ona bir kitap vereceğim
Rahatını kaçırmak için
Bir öğrenegörsün aşkı
Ağacı o zaman seyredin.

Melih Cevdet Anday
(Rahatı Kaçan Ağaç'tan)

aşk için

meryem karagöz

bir şiir de benden olsun bu konuda uzun uzadıya anlatmak yerine bu konuyu şairler daha iyi anlatıyor sanki...

Ormanda bir kuş hızla dönüyordu/aşık olduğumuz zaman/yürek denen ormanda/ya da orman boşluğunda/bir kuş anormal bir hızla döner/ve kaçmamız gerektiğini söyler bize/çünkü herşey çok fazladır/kendi etrafında nefes kesici bir biçimde/dönen bir kuş kendini ve etrafındakileri/yaralar; tehlikedir onun adı/bunun için aşkı hiç kimse/insanın kendi arkadaşları bile/istemez/kumrular sakindir bir tek/ben kumru değilim/sen de/bunun için birbirimize yaklaşamayız.”(lale müldür)

A.Ş.K.

Aşk...
"sen bana bakma,
ben senin baktığın yönde olurum..."

Aşk...
"lambada titreyen alev üşüyor..."

Aşk...
başımda...

Aşk...
vesaire, vesaire...

Ah minel Ask

Askin tarifini yapmak bana düsmez de,düsüncelerimi paylasayim az da olsa.Askin tarifi yoktur ask anlatilmaz yasanir diyenler var elbette,fakat anlatilamayan bir nesne, olgu nasil yasanabilir?Yasanmis olan anlatilir fikrimce,anlatilamiyorsa yasanmamis demektir ,bana göre.Öyle ki ask ile sevgi terimi carpismistir birbiri ile,dillere dolanmistir ask sözcügü,basitlesmistir,suan icin en aktüel hitab askim demektir günümüz de,kötümü diyeceksiniz simdi,o yorumu tabiki herkesin kendi arzusuna birakiyoruz,üstümüze vazife degil:)Lakin Ask kimine göre paradir, kimine söhret,marka ,moda,,."bana göre "askin diger adi tapmaktir,asiri bagimlilik,hedefi vardir asik olanin,hedefine ulasabilmek icin tüm faaliyetleri göze almistir asik olan,örnegin emperyalistler kapitalistler bunlarda asiktir paraya tapanlardir,ve basarili olmak icin hedeflerine ulasabilmek icin tüm caba ve gayretlerini ön plana almislardir.Kisi ne ile mesgul ise ve neye deger veriyor gündüzünü gecesini ne ile kimin ile paylasiyor ise ve bunu "kimin icin yapiyorum" ?bu soru sorulmuyor ise ,bu kisi de asiktir taptigi maddeler vardir,fakat farkina varmamistir ,ölcüsünü bilmemistir.Bir insanin bir insana asik olmasi gibi,kim kalacak ki ebedi?Hz.Muhammed ,kisi sevdigi ile beraberdir demedi mi? Biz ask ile sevgi terimine ayni libasi giydirdik.Sevecegiz ,fakat sevgi faktörleri farkl farklidir zira sevgi insanin ruhunda vardir ,sevgi olmasa yasamak hüsrandir insana,örnegin Anne Baba sevgisi,Cocuk sevgisi,Evlad sevgisi,Dost Arkadas Es sevgisi,sevgi ile yasamak bunun ölcüsünü bilmek gerekir,sevgi dozunu astigimiz da bu ask olur,ve aski ben tapmak ile sinirliyorum,ve tapmamiz gereken nedir? yahut kimdir? bu yorumu da size birakiyorum...

a...ş...k... sevginin sebepsiz hali...

Söylenmemiş hiçbir söz kalmayan hakkında, ve yazılmayan belki de tekbir cümle dahi olmayan; birkaç konu varsa biridir muhakkak aşk.

Aşkı tarif ederken, Rasim Özdenören'in "yumurtayı hangi ucundan kırmalı" cümlesi (bir kitabına verdiği isim) geliyor aklıma. Mesele yumurtanın kırılmasıdır ve milyonlarca yıldır insanlar 'hangi ucundan kırmalı'yı tartışıp durmaktadırlar. Oysa hangi tarafından kırılırsa kırılsın, size vereceği şey değişmez yumurtanın. Aşkta da daha az ıstırap çekme adına formüller aramak, onu yok etmeye çalışmaktır. Sevginin 'makul'ü vardır, onu sınırlayabilir, gerektiğinde sırtınızı dönebilirsiniz. Oysa aşk öyle değildir.

Burada aşkı; 'sevginin abartılmış hali' şeklinde tasvir etmenin de doğru olmayacağını düşünüyorum. Zira sevginin -formu ne olursa olsun- bağlayıcı bir sebebi vardır. Aile sevgisi, vatan sevgisi, arkadaş sevgisi, okul sevgisi ve hatta müslüman sevgisi... Bunların tümünde 'sevgi beslenen' ile 'sevgi besleyen' arasında ortak bir bağ, bir payda vardır. Aşkı sevgiden ayıran zannımca tam da buradaki farktır; zira aşık maşukunu 'sebepsiz' sever. Onunki de sevgidir belki... Ama hiç bir kayda bağlı olmaksızın, hiç bir şart öne sürmeden ve dolayısıyla hiç bir şeyden etkilenmeyecek bir sevgi... Annenizi seversiniz; fakat sınırı vardır(size dininizi değiştirmeniz yönünde baskı yaparsa bağ kopar), vatanınızı seversiniz; fakat değişkendir(bir başka ülkeye hayran olup ihanet edebilirsiniz), arkadaşınızı seversiniz; fakat bu sevgi sınırlıdır(örneğe gerek var mı? :-) ), bir suriyeliyi, ıraklıyı, güney afrikalıyı sırf müslüman olduğu için seversiniz; fakat bu sevgi de müslümanlığın bağıyla bağlıdır, din aradan çıkınca sevgi de bitebilir. Aşk öyle midir? O bu örneklemelerin hiç birisinden etkilenmez, bağımsızdır, kayıtsızdır. Hal böyleyken aşka çerçeve çizmeye çalışmak beyhudedir. O acılı da olabilir, acısız da... Zor da olabilir, kolay da... Eğlenceli de olabilir, sıkıntı verici de... Zaman ne getirirse getirsin etkilenmeyendir aşk. Yoksa Leyla'ya ulaşmaya çalışırken çektiği sıkıntılardan şikayet eden bir mecnun bu gün yazımıza konu olmazdı.

Aşkı koruyalım. Birilerini, -bizi ona bağlayan hiç bir bağ yokken- sevebiliyorsak, bu duygumuza sahip çıkalım.(Her duyguyu olduğu gibi bu duyguyu da müslümanca yaşamanın elzemliğini belirtmeme gerek yok sanırım) Aşıksak tadını çıkaralım.Herkese yetecek kadar sevgimiz olsun. Ama aşık olduğumuzu hissettiğimiz 'bir' kişimiz varsa onu da yok saymayalım. Unutmayalım;

AŞK SEVGİNİN SEBEPSİZ HALİDİR!...

neymiş aşk???

herkesin kendine göre bir aşk tanımı vardır. bu da demektir ki aşk tanımı insan sayısı kadar çoktur.

normal olarak herkes kendi aşk tanımına uygun bir his yoğunluğu yaşıyorsa ben aşığım diyecektir. bu böyledir. davranışlarının ve yaşadıklarının başka birinin aşk tanımlamasına uymaması o kişiyi aşıklıktan çıkarır mı?

bir nevi algı gibi. zaman algısının kişiden kişiye değişmesi gibi mesela. aşk da algılayana bağlıdır. görecelidir. sana göre hiç bir şeye değmeyen sıradan bir his bir başkası için mükemmeldir gibi.

"eddai"

Ayrıca Ayşenur Demirel'e

Ayrıca Ayşenur Demirel'e teşekkür! Çok hoş ve tam yerinde bir şiir gönderdiği için...

Tabi Emre Şimşek kardeşime de.

Aranızda olmak güzel...

Anlatamıyorum

ya da,

Anlatamıyorum / Orhan Veli

(moro romantico)

Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epiyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

Bilinmeyen

Kimseler bilmez…

Birden fazla yaşamak birden fazla ölmekle anlamını buluyor…

Hayatlar dürülüdür hayat içre ve ölümler…

Karşılıklar… Hayat boyu yaptığımız şey biraz da karşılık bulmayı öğrenmekten ibaret aslında… Bir şeye karşı olduğumuzda görürüz o şeyin ne olduğunu, o şeyse bize karşı olduğunda kendimiz olduğumuzu anlarız… Ne garip… Garip olan yalnızca bunun garip olmadığı...

Mesafeler var… Şairin dediği hakikat, ölümlerin ölümlere ulanmakta usta olduğudur, hayatın da bir başka hayata karşı…

Bu anlamlandırılışlar içinde süregelen varoluşlar adınadır mücadelemiz. Kaybettiğimiz bir şeyler vardır, adını koyamadığımız. Aramaya her an devam ettiğimiz, belki farkında olarak belki de olmayarak…

Arayışlar devam bulduğu müddetçe biz kendi anlamımıza daha çok yaklaşırız, anlamımızsa bir başka anlamın içindedir, saklı olduğu yerden çıkartmaya gayret ederiz onu, yasaklı olmak söz konusu olsa bile…

Kimseler bilmez…

Geçeceğimiz süzgeçler vardır, eleneceğimiz elekler… Zaman kırbacını şaklatır durur, kulaklarımız onun sesine aşinadır ve bu aşinalık bir ömür boyu devam edecektir. Gidişlerimiz vardır bazen gelişleri olmayan, keskin dönüşlerimiz. İçimizdeki seyr-ü sefer her daim bizi dışardakiyle bir şekilde irtibatlanmaya zorlar. Böylece hayatın içinde hissederiz kendimizi ve ölümü bekleriz sessizce. Bu bekleyiş bekleyişlerin özüdür desek ne kadar sapmış oluruz vuslata dair anlamlardan…

Ayrılıklarla bezelidir her yanımız, ayrılıklar aynılıkların bertaraf edilmesidir, lehimize ve aleyhimize. Vasıl olmaktır vaki olacak olan. Sılanın tadı gurbette gizlidir…

Hayat heybesinden ölümler çıkarır insan bazen, serer onu varoluşların üzerine. Örtüleri kaldırmaksa yalnızca sessiz şarkılar söylemekle mümkündür...

Kimseler bilmez…

... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...

öbür kıta...

aşk tüm zıtlıkları içinde mi barındırır?
yoksa zıtlıkları tek bir noktada buluşturabilir mi?
sorularınıza sorular eklemek istiyorum, yapamıyorum kendim için bir aşk tanımı...

"Uzaklardaydın, oracıkta, öbür kıtada,
Keşke yalnız bunun için sevseydim seni."

ask derken

aşk derken...
bence ask diye birşey yok
bence sevgi ve saygı var sadece
tabi bu fanilerin aşkı...

Aşk ve Tanrı

Merheba

Sevgi ve saygı aşktan geriye kalan şeylerdir daha çok. Yani aşkın taraflar arasında sona ermesinin akabinde başlayan katı hallerdir. Zira saygı ve sevgi fiziksel yaşanan bir aşk sonrası şeyler için kullanılabilir diye düşünüyorum. Soyut şeyler içinde kullanılabilir belki!

Hani insanlar evlenir, aşk evliliği yaparlar, sonra bir gün ansızın büyü bozulur, tılsımı ortaya çıkarır birisi, etkisi kaybolur, sonra taraflar arasında aşktan geriye sevgi ve saygı kalır! Bir evliliği de ayakta tutan budur. Bu da kalmadığında infilak başlar.

Aşksızlık kişinin sonu değildir ama dünyanın sonudur. Aşkın olmadığı yer de merhamet yoktur mesela. Sezai Karakoç sevgiyle değil aşkla şiir yazar mesala. Bu yüzden Büyük Şairdir.

Aşk diye bir şey olmasaydı şayet, aşk diye bir kelime olmazdı! Olabilir miydi? Neden olsun? Ki biz duyardık bazen büyüklerimizden evreninin mayasının aşkla yoğrulduğunu! Belki bir kent efsanesidir bu, belki kendini gizleyen bir hakikat! Doğrusunu Mevla bilir. Bizler bilgileri, algıları limitli varlıklarız.

Atinanın ensesi kalınları, bir gün Delphi'ye gidip, kahinlere "Yunan'ın en bilge kişisi kimdir?" diye bir soru yöneltmişler. Kahinler "Sokrates!" demiş hep bir ağızdan. "Nasıl olur? Sokrates bir taş kesim ustası. Bir işçi! Nasıl böyle bir adam Grek'in en bilge kişisi olabilir?" diye gevelemeye başlamışlar.

Dayanamayıp Sokrates'in yanına varmışlar. İçlerinden birisi "Sokrates, kahinler senin için Grek'in en bilge kişisidir dedi. Merak ediyoruz neden başkaları değil, asiller, parlamenterler değil de sen? Söyle Sokrates neyi biliyorsun?"

Sokrat, "Baylar, ben sadece bir şeyi biliyorum, oda hiç bir şeyi tam olarak bilmediğimdir!"

Ya da Hz. Ali, "Bilmediklerimi ayaklarımın altında dayasalardı başım arşa değerdi!" der.

O Ali ki Hz. Peygamber, "Ali ilimlerin kapısıdır" buyurduğu kişidir.

Yani bu durumda limitli bir düşünce sistemine sahip olan bizler, aşkın varlığından ve yokluğundan tam olarak emin olamayız! Sadece klasik mantıkta olduğu gibi önce bunu tasavvur eder sonra inandıysak tastik ederiz. Tanrı ile aşk düşüncesi birbirine parareldir. Ben böyle inanıyorum. İkisi de soyuttur insan düşüncesinde. Gözle görülmezler, ama işaretleri, ayetleri görülür; önemli olan ikisine ya iman edersin ya da mahrum kalırsın. Budur.

muhabbetle

"Before my pen has glean'd my teeming brain"
-Önce kalemim kaynayan beynimi topladı.-
-John Keats / Adamım-

Kafam karıştı...

Mustafa Burak Sezer Bey'in yazısını hem gülerek hem de düşünerek okudum. Ve sadece tarifi imkansız bir hal olarak tanımlamakla karmaşıklıktan sıyrılmak istiyorum.

Aşkı koruyalım. Birilerini, -bizi ona bağlayan hiç bir bağ yokken- sevebiliyorsak, bu duygumuza sahip çıkalım. (Her duyguyu olduğu gibi bu duyguyu da müslümanca yaşamanın elzemliğini belirtmeme gerek yok sanırım) Aşıksak tadını çıkaralım. Herkese yetecek kadar sevgimiz olsun. Ama aşık olduğumuzu hissettiğimiz 'bir' kişimiz varsa onu da yok saymayalım. Unutmayalım;

AŞK SEVGİNİN SEBEPSİZ HALİDİR!...

Mustafa Silvanlı Bey'in yorumu aklıma şu soruyu getirdi ve sormaktan kendimi alı koyamadım. Eğer sahip çıkılacak bir aşk varsa yürekte ve aşk duyulan kişi bu aşka sahip çıkmıyorsa sizin kadar, bu duyduğunuz aşk gerçekten aşk mıdır?Yoksa paylaşımı olmayan bir aşk ne kadar faydalıdır ?

Ve bu aşk gerçek değilse çektiğiniz acılar gidene duyulan alışkanlıklardan mı ibarettir?

Aşk Islatılmış Bir Kül Artık

KAÇAR GİBİ BİR ÇOCUKTAN

Ne oldu bulduk da sevinç adlı meleği
Sinsi yanaşmalar gibi girdiler evimize
Yeminleri unuttuk, o konuşkan anıları
Kızlar hep bizden önce baktı denize

Hayata değdikçe kanadı gözlerimiz
Bir tutuldu çarmıhla altındaki her adam
Şiirlerde özenle biriktirdik de aşkı
Kaçtık ondan kaçar gibi günahkâr bir adamdan

( Ali Emre - Milyon Sesli Mızıka )

"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/

İslam'da Allah aşkı var mı?

esselamualeykum;
muhabbetimiz hayra gebe olsun.

Kur'an'da "Allah aşkı,işq'ı,aşkullah,işqullah" diye bir lafız var mı?
Resulullah sav efendimizin herhangi bir sahih hadisinde bu terim mevcut mu ?

Ben bulamadım.bulunamıyor da. dipsiz kuyu değil zahiri Furkan'ın,malum...yoksa yok diyeceğiz...
e ama yoksa...
yani arapça inzal olan Kuran'da arapça bir kelime olan işq=aşk yoksa...
yani var da "işqullah=Allah aşkı" formuyla yoksa...
o zaman bu kadar dilimize yapışmış Allah aşkı ne zaman nereden çıkmıştır...
biraz üzerinde düşünülmeye değer mi...
ben hala düşünüyorum...

aşk yerine muhabbet'in kullanıldığını görüyoruz.
hub kökünden...tohum'dan yani...
"içinden bir şeyler çıkaracak potansiyelde olan hissiyat-ilişki"

kendi adıma ifade edebilirim ki 1.Allah aşkı ve 2.Allah ehli.
bu iki kavrama hep şöle bi çekingenlikle hem de bayağı bir tereddütle bakmışımdır...

siz ne düşünürsünüz merak ettim ...

not: çok guzel bir konu. tüketmeden bilakis üreterek konuşanlarla beraber olmak da ayrıca güven verici :)

Aşk Hakkında

Buyrun...

http://www.cemaat.com/node/2925#comment-10350

Selam ve muhabbetlerimle...

... Mutluluk anlamaktır, anlam aktır...

Aşk Sen Nereden Geldin Allah Aşkına!

Fatih Tezcan Bey haklı bu sorgulamasında. Kurani bir kavram değil aşk. Bunun kesinlikle altının çizilmesi gerekir. Ki Kuran'ın yazım dili olan Arapça'da da aşk kelimesinin karşılığı olmadığına şahidiz. Farsça'da yer alan bir kelime. Mutasavvıflar ve sufi mektebin önde gelenleri Kuran'da sadece Ahsenü-l Kasas'da aşkın anlatıldığını savunur Züleyha'nın Hz.Yusuf'a duyduğu yoğun sevgiden ötürü. Oysa o surede de "aşk" ya da "ışk" kelimeleri kullanılmamıştır. Kuran'da sevgiden bahseden surelerde genellikle "hubb" fiili kullanılır. Muhabbet, meveddet ve sevgi manasında. Ki bunlar Esmaü-l Hüsna'da da geçer. El Muhib/muhabbet duyan/ ve El Vedud/seven/. Aşk kelimesinin mutasavvıflar ve İslam alimleri tarafından sevginin en yüce boyutu yada üst merhaleleri olarak kullanılması tabiki sağlıksız bir durum teşkil etmez. Velakin Aşk ya da Allah Aşkı ibaresinin çıkış noktasının "nass" değil de "nâs" olması üzerinde düşünülmesi gereken bir boyut. Allah'ın kelamından damlayan "sevgi" mi yoksa beşer kelamından damlayan "aşk" mı daha yüce sizce?

Saygılarımla.

"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/

nasıl arapça değil

selam ve dua ile;
"Ki Kuran'ın yazım dili olan Arapça'da da aşk kelimesinin karşılığı olmadığına şahidiz. Farsça'da yer alan bir kelime. "
muhterem Taha Mansur şahadetinizin kaynağı nedir? ki elimdeki sözlüklerin -arapça, farsça, osmanlıca- hepsinde "aşk" sözcüğünün arapça kökenli olduğu yazılı. arapçada "ışk" diye teleffuz edilen, hem türkçeye ve hem de farsçaya "aşk" diye geçen sözcük "ayn+şın+kaf" harflerinin izdivacından doğmuş Kur'an'ın yazım dili olan arapça bir kelimedir. hal böyleyken farsçada yer alan bir kelime olduğunu nasıl söylüyorsunuz? kaldı ki farsça olsa bile anınçün zul müdür?
Aşk sözcüğünün "hub-sevgi" sözcüğünden farkı: pek sevme, çok koyu ve şiddetli isteme, tam dostluk, mutlak muhabbet, ilgi, alaka, zevk, şevk, saik, dürtü anlamlarını içerdiğinden şairlerin pek severek kullandığı bunun yanında pek şiirsel bir sözcük saydıklarından olsa gerek şiirlerini onsuz yazmadıklarını sanıyoruz.
bugün aşk sözcüğüne kuşkuyla yaklaşanların kuşkularının kaynağında mezkur sözcüğün günümüzde başına gelenler olduğunu düşünüyorum. tıpkı artık hiç bir müslümanın göğsünü gere gere oğlunun adını "Şaban" koyamayışları gibi. ya da "Zühtü". bizi biz yapan kavramlardan utanır hale geldik. "para karşılığı aşk yaparken yakalanan feşmekanlar" haberini duyup da fuzulinin, şeyh galibin ve daha nicelerinin kullandığı bir kavrama göğsünü gere gere sahip çıkacak yiğitler gerek!

cemal çalık

Işgullah! mı Dedin ? :)

Aleykumselam
ve tekrar
esselamualeykum :)

Efendim ""ışgullah hoş bir kelime olmuş.:) Evet bende böyle bir kelime okuduğumu hatırlamıyorum.
Peki Allah aşkına sölermisiniz nerdne çıktı bu "Allah aşkı" derken bile yine onun aşkını kullanıyoruz :)

AŞK kelimesini ele aldığımızda, yoğunlaşmış birşeylerden bahsediyoruz. karşılıklı oluncada sanırım süper olyordur...

Neden Allah aşkı yakıştırması var peki. Malum insanlar arasında en yoğun yaşanabilecek bir duygudur aşk. kimi zamanda tek taraflı, hesapsız ,sorgusuz... Rabbimizin bize olan sevgisi,rahmeti, merhameti biz aciz kulları arasında "AŞK" diye adlandırdığımız, ayaklarımızı yerden kesen o duygudan çok çok üst seviyededir. Biz bu duyguyu tarif ederken ancak elimizde var olan en üst düzey kelime ile anlamlandırabiliriz diye düşünüyorum. Ve bu yüzden "Allah Aşkı" tabiri çıkmıştır.

Bir soru da benden. :) Peki "Allah Dostu" nasıl bir şey olmakta ? Allah ile dost nasıl olunur ?

selam ve dua ile...

Allah'ım harflerimizdeki zerafeti, Ruhlarımıza taşıyabilme gücü ve aşkı ver...

Kuran'da Aşk ve Dost Kavramları

Muhterem Cemal Çalık

Benim elimdeki sözlükte de aşkın Farsça olan "ışk" kelimesinden türediği yazılı. Ki bu kelime çevirip sarmalayan, hükmeden, onu tüm benliğiyle saran "sarmaşık" manasına geldiği için Türkçe'ye "aşk" diye çevrilmiştir. Aynı harfler Farsça'da da mevcut çünkü. Bazı mutasavvıfların Şura Süresi'nin ilk ayetlerinde geçen "ayn sin kaf" huruf-u mukatta'sını "ayn şın kaf" olarak değerlendirip bu harf öbeklerinin baş harflerinden aşk kelimesini çıkarmaları sözlüklere böyle yansıtılmıştır sanırım. Yine de konunun daha iyi araştırılması kanısındayım. Nitekim "ışık" sözcüğünden dahi geldiğini söyleyen kaynaklar mevcut.

Ve ayrıca aşk kelimesinin sevgi sözcüğü yanında bu kadar yüce durmasını savunuyorsunuz. Ama neden Allah o halde salt bir "sevgi" kelimesi yerine Kuran'da sesleniş kelamı olarak "aşk" ı kullanmamış merak ediyorum. Ya da neden bahsettiğiniz manaya göre değer derecesi daha düşük olan El- Muhib ve El- Vedûd sıfatlarının yerine El- Maşûk ya da benzeri sıfatlar getirmemiştir?

Ben kelimenin yanlışlığından ya da ona karşı duyduğum rahatsızlıktan bahsetmiyorum efendim. Modern dünyada kirletilmeye ve dejenere edilmeye çalışılan kavramlar, kavramın kendisine değil kullananına ve eyleyenine dair bir kirlilik taşır çünkü. Örtü kavramının böylesi manipüle edildiği bir dünyada, çıkıpta Nur ya da Ahzab sürelerini yok saymak gibi birşeydir bu. Bu kadar mesnedsiz değiliz efendim, müsterih olun. Sadece Kurani bir teaatti yapılmak istenen. Bir nevi etimolojik münakaşa diyelim.

Muhterem Adnan Menderes Çelik

Farkındaysanız ben az önceki yorumumun başlığı olarak "Aşk Sen Nereden Geldin Allah Aşkına" ibaresini seçerken bunu bir ironi olarak kullandım. Yani dilimize bu denli pelesenk olan bir ifadenin çıkış noktası konusundaki merağımın hicivsel bir sorgulanışıydı.

Ayrıca Allah dostu kavramını sormuşsunuz. Kuran'da "evliyaullah" kelimesi geçer. (Araf 196, Yunus 62). Evliya kelimesi Arapça olan "veli" kelimesinin çoğuludur. Veli kelimesinin arapçadaki karşılığı ise "yâren, dost" demektir. Kelimenin aslı "vela" dır. Bu kelime "birşeyi izlemek, arkasından gelmek, yanında olmak" manasındadır. Ve insanların yanyana olması, birbirine yardımcı olması manasıyla "veli" olarak adlandırılmıştır. Nitekim Allah'ın 99 isminden bir tanesi olan El-Veli "Kuluna yardım eden, onu seven ve kollayan" manasındadır. Ama Türkçe'de evliya denilince çoğul değil tekil bir anlam akla gelir hemen. Birtakım kerametler ve olağanüstü haller gösteren kişiye "evliya" denir. Sanki "evliya" olmak için böyle hallerin gösterilmesi gerekiyor gibi. Oysa ki durum böyle değildir. Evliya olabilmek için bu şartlar gerekli değildir çünkü. Zira Allah Kuran'da şöyle buyuruyor : "Veliler o kimselerdir ki; Allah'a iman eder ve O'na karşı takvalı olurlar. Yani O'nun emirlerine aykırı hareketlerden sakınırlar". Demekki evliyalardan olabilmek kısıtlandığı gibi olağanüstü haller ve kerametler göstermek değil, Allah'tan korkmak ve kalbi manada O'na iman etmekle de mümkündür.

"Dost" kelimesi, harf yansıması itibariyle Kuran'da yok ama Arapça manası olan "veli" kelimesiyle Kuran'da yer alır. Ama Kuran'da yer alan "hubb" kelimesinin desteklediğiniz üzre türkçemizde boyutsal manada fark taşısa da; karşılığı olan "aşk"' ın Türkçe yada Arapça ibareyle Kuran'da yer almaması benim bahsettiğim husus. Yoksa Kuran'da olmayıpta sonradan türetilen kavramların menfi olduğuna dair bir düşüncem yok.

Aşkın doğruluğunu, yüceliğini, alçaklığını, yanlışlığını değil etimolojisini tartışıyoruz burada. İnsanlar lütfen buna göre değerlendirmeler yapsın. Mevlana'dan, Yunus Emre'den, Fuzuli'den bahsedip de konuyu farklı yönlere çekip manipüle etmek pek şık bir duruş değil kanısındayım.

Yanlış bir kelam etmekten Rahman'a sığınırım.

Saygılarımla.

"Cinayete tarafsız kalmak katilin tarafını tutmaktır."
/No Man's Land/

bir katkı

selam ve dua ile;
Sevgili Taha Mansur kardeşim; elinizdeki sözlüğün kime ait olmadığını bilmemekle beraber "ayn" sessiz harfleriyle başlayan sözcüklerin arapçadan farsçya geçtiğini bilmenizi isterim. zira farsçda "peltek s -üç noktalı se-, h -biz kara he derdik- ayn vb.- sessiz harflerle başlayan sözcükler bizdeki "j" sesine benzer durumdadır. denildiği gibi "ayn" sessiz harfiyle başlayan sözcüklerin farsçaya sonradan girdiğini bütün farsça gramer kitaplarında bulmak mümkün. "aşk" sözcüğünün hangi harflerin izdivacından vücut bulduğunu söylememdeki maksat bu idi. yani farisilerin hangi alfabeyi kullandıklarını az biraz bilebileceğimi tahmin edebilirsiniz. hürmetler.

cemal çalık

Dua

Aşk nedir bunun cevabını ben de bilemiyorum. Bu cevabını da tam olarak verebilecek biri olduğunu zannetmiyorum.
Sadece sizlerinde karşılaşmış olabilceğiniz bir duayı yazmak istiyorum buraya:

Rabbim
Bir insan koy kalbime
Ama o insan senin de
sevdigin olsun

Ve bana öyle bir insan sevdir ki
O insanin kalbi (Sen)inle dolu bir mabed olsun.
Beni öyle bir insanla bulustur ki benden önce
Onunla bulusmus olan sen olasin

Onunla el ele tutustugumuzda
Ikimizin uzerinde (Sen)in elin olsun

Bana öyle gözler göster ki
Ben o gözlerden sana bakayim

Bana öyle bir sevgili ver ki
O gözler cennete acilan iki pencere olsun

Onunla oyle bir yolda yürüyelim ki
Kilavuzumuz Sen olasin ey Rabbim

Oyle bir sevgili ver ki bana
Ona sarildigimda kainat bize baksin
Birbirine sarilsin

Sevgimiz kurtla kuzulari baristirsin
Bize bakip seytan Adem'e secde etsin
Günah sevap ugruna kendini feda etsin
Olüler birer birer uyansin sevgimizle

Bize öyle bir sevgili ver ki Rabbim!
Sevgimiz de Hz. Muhammed sevilsin

Oyle sevelim ki birbirimizi
Hz. Hatice göklerden bize seslensin
Ve desin ki;

"Bak ya (Hz) Muhammed (sav)bak su sevgililere onlar bizde... biz de onlardayiz.

Bak Askimiz bir kez daha yasaniyor yer yüzünde..
Allah Askimizi öyLe cok seviyorki binlerce insana yasatiyor...

Birkaç Soru

Selamün Aleyküm,
Yorumlar sonrasında zihnimde şekillenen bir kaç soruyu buraya yazmak istiyorum. Böyle bir kavramın varolması İslam'a ne kaybettirmiştir? "Aşk" kavramıyla neredeyse özdeşleşmiş olan, Yunus, Eşrofoğlu Rumi ve Mevlana gibi değerler Kurani ve Peygamberi duruşun dışında mı değerlendirilecekler? Bir kavramın doğrudan Kur'an'da geçmemesi o kavramın müslümanlar tarafından kabul edilmesine engel teşkil edip itikatlarında bir pürüz oluşturur mu? Belki de tüm bu soruların cevabını kendinde saklayan şu soru sorulabilir; Allah aşkı, Allah ehli gibi kavramlara tereddütlü bir bakışla bakılmasına sebep olan etken; bu kavramların tasavvufi gelenek içinde doğup bu gelenekten beslenmiş olması gerçeği , dolayısıyla kişilerin Taasavvufa bakış açılarıyla ne kadar ilgilidir? Ve son olarak "aşk " realitesi karşısında Kur'an'da doğrudan geçmemesini gözönünde bulundurarak, bir müslümanın duruşu ne olmalıdır?

Rabbimizin kalplerimizi kendi rızası ve samimiyet üzerinde sabitlemesi duasıyla...

Aşk İstişaresi ve Ayn,Şın ve Kaf

bir aşk istişaresidir başlamış maşallah :)

aşık olan aşkı nasıl anlatabilir? aşk bize ait bir kavram mıdır? veya islam literatüründe karşılığı nedir? siz görüş alış verişinde bulunadurun, ben bir şiirimi paylaşıp seyirci kalmak üzere sizleri takip edeceğim inşaAllah...


Ayn, Şın ve Kaf

Şafakta ağlaşan umutlar
Avuçlarında beslediği korlarla nutuk çeker
Ölünesi düşlerle örselenmiş toprakta
Şakaklara dayanmış rüveyda hançerin sancısı,
Mehtapta yakamozun meramını anlatır
Ayn, Şın ve Kaf…

Kurşuni sözlerden arındırılmış
Firak zincirlerin ölüme tahammülünde
Üşüyen çiğ tanelerinin nedâmetidir
Ayn, Şın ve Kaf…

Zindanın buhranına aldanmayıp
Boşluksuz kuyulara atılan
Serçe yüreğinin titremesidir
Ayn, Şın ve Kaf…

Sedef sedef açılan
Nazlı kelebeklerin kanat çırpması
Sükûta bulanmış nefeslerle
Soluk soluğa kaldığı bir muştudur
Ayn, Şın ve Kaf…

Müebbet özlemlerin mahzun yazgısı
Hasretle bekleşen kumruların şarkıları
Ateşin ortasında gülistanı sulayan yaşların
Neşteri kanlanmış acıların isyanlarına
Vefa gösteren darağaçların çığlıklarıdır
Ayn, Şın ve Kaf…

Yılgın akışların tortularında birikmiş lavlarla
Mezarları utandırma pahasına
Yağmur damlalarında yeşermiş umuttur
Ayn, Şın ve Kaf…

Kanlanmış gözyaşların aforizmasıdır
Ayn, Şın ve Kaf…

selamlar/sevgiler

ulvî ukdenin câm nedâmeti

-- http://tenkafesi.com --

ayn+şın+kaf

selam ve dua ile;
işte bir yiğit..
cemal çalık

Bir dakika !

Sevgili Fatih Tezcan evet, çok iyi niyetlisin, eyvallah ! Ama...Yani nasıl olur...Şaşırdım ! İslam'da Allah aşkı var mı ? !! Azizim eğer bu soruyu Küçük İskender sorsaydı ayıplamazdım ama cemaat.com'dayız ve bir müslüman kardeşim soruyor !

Yani ne desem bilmiyorum. İlmel Yakin, Aynel Yakin, Hakkel Yakin diyeceğiz, sonra kavramların izini süreceğiz. Neden ?

Soru sordun, ben de sorayım !

Aşk tanımlanabilir bir şey midir ? Senin sorduğun soruyu şimdiye dek hiç bir hak ehli sormuş mudur ? Geylani hazretleri ? Mevlana ? Şems ? Emrem Yunus ?

Aşk üzerine bırakınız kelam etmeyi, yazılan şiir bile çene yormaktır. Ancak sevgiliye, veya sev(me)diğinize şiir yazabilirsiniz. Şiirde aşk anlatılmaz, sadece ima edilir. Güzel olanı da budur. Değil mi ki “Aşk nedir ?” diye sorana “Ben ol ki bilesin” denmiştir.
Aşkın anlatılmayacağı sadece ve sadece yaşanabileceğini nasıl unuturuz ?

Onlar hak ehli, biz kimiz'i dile getirmek bence bu sorunun saçmalığının üstünü örmez kusura kalmayasın. Daha fazla yazmak soruyu ciddiye almaktır. Lütfen...Bence ateşle oynuyoruz. Bu soru cemaat.com'da kalsın. Zira ehlullahtan birisinin kulağına giderse iyi niyet dinlemez desturunu çeker !

Aşk’ın en yakın karşılığı muhabbet olsa gerektir. Kanıma daha sıcak geliyor bu ifade : Muhabbet ! Ama nasıl bir muhabbet ? Biraz dil ile, çokça gönül ile. Değil mi ki:
“Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl
Muhammed’siz muhabbetten ne hâsıl…”

Hele ki sevgi'den bahsedeceğiz de aşk'tan bahsetmeyeceğiz. Düz mantıkla bile gidildiğinde bu yanlışa düşülmez can kardeşim. Kaldı ki Kuran'da "ALLAH AŞKI"nın geçmemesi en makbulüdür. Yazılmaz, bulunur ! Çıplak gözle okunmaz, kalp gözüyle okunur ! Bence aramayasın !!

“Allah'ın kelamından damlayan "sevgi" mi yoksa beşer kelamından damlayan "aşk" mı daha yüce sizce…”
gibi bir sorunun muhatabı kimdir Mansur dost ? Kime soruyorsunuz bunu ? Muhatab, yaratılan mı, yaratan mıdır ? Elbette yaratan ! Yani her şey tamam; aşığız, maşuğuz da orasını sorgulamak mı kaldı ? Ne kadar da rahatız yazarken. Geliniz sadece aşık olalım. Hangisi değerlidir, hangi üstündür onun takdirini Rabbimiz versin. Varsın cehennemlik olalım; bizler aşık olalım da…
Sahi, aşık olan zaten yanmaz mıdır ?

Akılla her şey anlaşılmaz. Bir bardağı bilebilirsiniz. Yere hızlıca atılınca kırılacağını da…Ama o bardağın o hale gelmesindeki süreci akıl izah edemez. Akıl bir ömür hakikati ararken, kalp hakikati ezelden bulmuştur. Mantık ile değil, aşk ile arayanların meclisi kalptir, akıl değil. Evet, bu iş ne akılla olur, ne de akılsız. Ama önce deli olmalı…

Tam bu noktada bir misal vermek ister gönül:
Hz. Mevlânâ’nın da bulunduğu bir mecliste hadis, ayet, kelâm-ı kibar konuşulurken yâni “Allah Kitabında şöyle buyurdu, Resulullah şu mevzûda şöyle buyurdu” şeklinde sohbet yapılmakta iken âniden kapı açılıp içeri Şems-i Tebrîzî girer. Der ki; “Bırakın bu dedikoduları ‘Allah şunu dedi, Resulullah bunu dedi!” Sen ne diyorsun sen?” Demek istiyor ki Hz. Şems, “Allah’ın buyurduklarından, Resulullah’ın tavsiyelerinden sen ne anlıyorsun?” Zîra, Resulullah’ın buyurduğu bu ilim rütbesine erişmek; bu büyük sözleri, Allah ve Resulü’nün sözleri dâhil bütün sözleri nakledecek derecede bilmek demek değildir. O sözleri aşk ile yoğurup, oluş hâline getirebilmektir. İşte o zaman, yükselme hâsıl olur. Sözün özü ;
Vasıl-ı hak olmaya eylersen heves
Aşka ulaş gayriden gönlünü kes.

İlla “aşk”a dair bir bilgi isteniyorsa yazayım. Aşk bir Arapça kelimedir (TDK sayfa 153) ve kökeni aşaka kökünden gelir. Aşaka sarmaşık demektir. Bir nesnenin bir nesneyi sarmasıdır. Sarmaşığın ağacı sarması gibidir. Aşkta aynen bunun gibi, maşuk aşıkını sarmaya başlar, sevgisiyle hem ruhani alemde, hem iç aleminde sarmaya başlar. Ve aslında saran maşuk değil, saran yine aşığın kendisidir. Çünkü aşık olandır aşkı başlatan; sürdüren veya sürdürmeyen.

Takdir edersiniz ki sadece insanlar mı; tüm canlılar “hak” der. Beşer olarak bizler önce “beşer” diyoruz. Hak’lı olmak için hak demelidir. Zaten ALLAH AŞKI lafzı bile haddi aşmaktır. Aşk, sadece bizi yaradana sunulur. Gayrısı sadece sevgidir. Yani “aşk” dediğimiz ân aklımıza Rabbimiz gelir, gelmeli. Beşere duyulan, aşk’ın kıvılcımıdır. Bir andır. Sonrası bir ömür sevgidir. Aşk ulaşamamaktır. Mecnun’un Leyla’ya “Sen Leyla isen içimdeki kim ?” sorusu tüm yaşananların dibacesidir. Soruyu düzeltiyor ve şöyle soruyorum: BEŞERİ AŞK VAR MIDIR ?

Fuzuli’nin şu beytini kaç kez okuduk bilmiyorum:

İlm kesbi ile paye-i rifat arzu-i muhâl imiş ancak
Aşk imiş her ne var âlemde ilm bir kıyl u kâl imiş ancak

Yunus lafzen “Allah aşkı” demese ne olacak ki;
Cennet dedikleri bir köşkle birkaç huri
İsteyene sen ver onu
Bana seni gerek seni…demiş ya yeter bize.
Ne anlamalıyız ? Ama Allah aşkı’ndan bahsetmiyor mu demeli ?

Ama illa ki “Allah aşkı” diyorsan Mevlana hazretleri ile sonlandıralım:

“Diyorlar aşk deli.
Ama biz zırdeliyiz.
Diyorlar kötülüğe götürür insanı insanın içi.
Ama biz o iç'e emrederiz

Tek bir aşka tutulmuşuz yani,
yani senin aşkına tutulmuşuz.
Sen bir kez daha şu yolculuktan dön gel,
gel ALLAH AŞKI’na bir gör halimizi.”

Bunca sarfettiğim sözün tarafınca bir anlamı olmayabilir; zira bildiğin şeylerdir. Ama inan bana senin sorduğun anlamsız sorunun yanında masum kalır.
Unutmadan, konuşmalarımızda demez miyiz : “Allah aşkı”na ne diyorsun, anlamıyorum ?
Ben de sorayım: Sahi “Allah aşkı”na ne diyorsun sevgili Tezcan ?

Tüm cemaate Hayırlı Ramazanlar olsun…

Tüketmeden Lütfen...

Allah'ın Selamı, Rahmeti, Bereketi, Mağfireti hiçbir bağlamda Allah'ın yanına ilahcıklar serpiştirmeyenlerin üzerine olsun.

Kardeşlerim,
Hayatta özellikle de önemli kararlar ve tercihler yaparken, işin tedbir ve hikmet boyutunu göz ardı etmenin büyük hata oldugunun farkındalığıyla hareket ederim...Etmek zorundayım ve en az bir mutasavvıf kadar hikmet'in peşinde olmalıyım zira ben Hikmetli İşlerin Rabbi'nin kuluyum.
Yoksa siz daha önce herhangi bir yazımın altına o soruyu sorduğum ve bu konuyu açtığım yazının sonundaki not gibi bir ibare koyduğumu görebildiniz mi, hayır, göremezsiniz...
Peki ben neden üretenlerden müteşekkil bir topluluk oldugumuza vurgu yaptım?
Neden?
Neden tüketmeden konuşmanın duasıdır o not?

Konuyu tüketmeden...
Konuşmayı tüketmeden...
Soruyu tüketmeden...
Sorunu tüketmeden...
Samimiyeti tüketmeden...
Sabrı tüketmeden...
Eleştiriyi tüketmeden...
Edebi tüketmeden...
Dakika'nın dakikliğini tüketmeden...
Eyvallah'tan sonraki ünlemin ününü tüketmeden...
Küçük İskender kıyasını tüketmeden...
Çene yorduğunu yeni öğrenen şairi tüketmeden...
Denilmemiş kelimeyi(onlar hak ehli-biz kimiz) denilmiş gibi hayaller kurup üstünden edilen "saçmalama" hakaretini tüketmeden...
Soru soranı "bunu yalnız burada sor, Allah'ın ehli var, onlar duyarsa fena olur" tehdidiyle aşikare ettiği şizofrenisini tüketmeden...
Ateşin de oyunun da aşkın da sorunun da kühnüne vakıf olunmuşluk taklidiyle yapılan uyarıcılık libaslı uyuşturuculuğu tüketmeden...
"Muhammed aşk'tan hasıl oldu da ben prototipten başka bir şey değil miydim" diye ağlayan Adem Aleyhisselam'ın gözyaşını tüketmeden...
NeoPlatonizm'i İslam sanan salakların saçmalamalarından sıkılanların sabrını tüketmeden...
"Ne kadar rahatız yazarken" derkenki haddi aşmışlığın haddini tüketmeden...
Nassı aktarmaya dedikoduculuk diyenin ne zaman nerede nasıl dediğini bilmeden kalkıp da burada aktarmanın abesliğini tüketmeden...
"Fazla yazmaya gerek yok, bu soruyu ciddiye almak olur" dedikten sonra 52 (yazıyla elli iki) satır daha yazmaktaki tenakuzu tüketmeden...
Bir mutasavvıfın kelimelerinde olmasını hüsnüzan ettiğim o edebten fersah fersah uzak olduğuna şahid olduğum her taarruz güdümlü satırında aşikare ettiğin üzere hiç tanımadığın, bilmediğin, anlamadığın ve bunlardan da bir ömür boyu mahrum bırakılacağın Fatih Tezcan'ı tüketmeden...

"Tüketmeden lütfen kardeşler ne olur tüketmeden" demek istemiştim ben "Kur'an'da Allah Aşkı" nı şuurlarınıza ve şiirlerinize, kelimelerinize ve edeblerinize emanet ederken...

her harf Rabb'ça değil midir?

kuyuya taş atan acaba bu zat-ı muhterem midir bilmiyorum. gerçi burada âşk kelimesi için arabî deniyor. mazide yaşamış velî kullar/âlim zâtlar da en az bu hanım yazarımız kadar neyin ne olduğunu bilecek kadar arab diline hakim olsa gerektir. yani merhum süleyman çelebi gibi Tanrı diye hitab edersek mabudumuza/ilahımıza/rabbimize kimse tanrı kelimesi arabî midir değil midir diye sorma gereği duymaz yanılmıyorsam. ya da farsça peygamber demek... maksada hasıl oluyorsa çok da önemli değil hüsn-ü zannımca. madem ümmetten bahsediyoruz o halde ümmetin kullandığı yerel dillerin ifade ediş tarzını da baş göz üzerine kabullenmek gerek. ayrıca başlıkta da dediğim gibi her şeyin sahibi O ise muhabbeti/sevgiyi/sevdayı anlatmakta kullanılan değişik kelimelerin/harflerin sahibi de O'dur! yani Rabb'çadır! bu anlamdan gayrısı da çelik çomaktır...

muhabbetle,

Ey menba-ı ÂŞK! Gönlüme kıldığın nazar-ı mehabbet kadardır kıymetim...

neden o kadar

neden o kadar kafa patlatıyorsunuzki.sizde biliyorsunuz bunlar herkesin soruları.diğer vatandaşlar ne yapıyorsa sizde onu yapın.yüzyıllardır bu konu üzerine neler yazıldı söylendi.ama hani fenada olmamış.

Ancak bir kitapta, filmde

Ancak bir kitapta, filmde anlatılan şeyin kafanızda/kalbinizde bir zamanlar yahut şimdilerde oluşmuş bir imge, silüet, obje olduğunu hissettiğiniz an içiniz bilir gibi olur. Hani hayal ettiğiniz ya da düşündüğünüzü başka bir yazıda gordüğünüzde tamamlanmış hissedersiniz ya düşüncenizi... 'Evet, işte bu' dediğiniz an kaçtığını gorür üzülürsünüz... Tastamam o değildir çünkü, herkesin içinde bir değişiktir o. 'İşte, nasıl desem...' halükârıdır.

Üzülmeyin, onu cezbedici yapan da budur. Bilinseydi Hakikat'e gotürmezdi belki, kim bilir.