renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Benim Zarifoğlu'm!

spesifik.comO sesi ilk kez ne zaman ve nerede duydum hatırlayamıyorum. Hatırlayabildiğim tek şey uzunca zamandan beri onun söylediklerine dikkat kesilmeye çalışıyorum. Yaşamanın zorlaştığı anlarda ya da hayatın bir kısrak gibi coşku ve gürültüyle ayaklarını yere vurduğunda onun sözleri yankılanıyor zihnimde.

Acının ve coşkunun birbirine bu kadar yakışarak yanyana gelebildiği cümleleri kurabilen fazla insan yok.

Müslüman bir şairin mütevekkil, acılı, müşfik, coşkun, lirik sesi hala açılmamış nice anlam ve duygu kapısının önümüzde durduğunu hatırlatıyor. Benim dünyamda Zarifoğlu, kısacık bir ömürde vahiy, tanrı, evren, şehir, çocuk, kadın, erkek ve daha nice varlık tasavvuruna özgün kapılar açabilmek demektir.

Zarifoğlu’nun sesi çağının öncesine ve sonrasına uzanan yankıya sahiptir. Yaratılış başladığından bu yana varoluşun her anına şahitlik edebilmenin güvenini taşıyan bir yankı.

Benim Zarifoğlu’m bir anda zihnime dolan cümlelerdir. Bir cümle, bir dize, bir iç çekiş, bir haykırıştır.

“ne çok acı var.”
Yaşamak böyle başlamıştı. Bizim için de böyle başladı yaşamak. Böyle sürüyor çok zaman. Biz biliyoruz ki acı bizim için varedilmiş ve her an varlığımızın anlamını güçlendiren bir yazgıya dönüşmüş incecik hayatlarımızda. Bizi kabalaştırmıyor bu acı. İsyan da etmiyoruz haşa! Tanrısal bir dokunuş gibi bedenimizi zarifleştiren bir acı bu. Hayata, eşyaya, varlığa dikkat kesildiğimizde fark ediyoruz; sahi ne çok acı var. Aşk acı oluyor, ekmek, ev, ülke, çocuklar, ağaç, serçe hep acı oluyor. Biz acıdan oluyoruz.

“yedi adam biri bir gün
bir aşk gördü
gereğini belledi”

Aşk, kan, yar, bela, dağ gördük gereğini belledik. Sen söylediğin, hatırlattığın günden beri buna hazır olmaya çalışıyoruz. Kaçmadan, ayaklarımızı sıkı sıkıya aşkın, kanın, yarin, belanın, dağın karşısında yere basıp, yutkunmadan, söylenmesi gereken ne varsa bir çırpıda söylemeye çalışıyoruz. Artistliğimizi, erkekliğimizi, gururumuzu ve imanımızı elden bırakmadan, senin gibi apaçık ve estetik cümlelerle söylemeye çalışıyoruz. Anlamayanlar sözün hakkını yarım bırakanlardır deyip, evlerimize dönüyoruz gece vakti.

“ve bunları elbette çabucak geçelim sevgilim”
Bunları geçelim. Yaşanacak, söylenecek, susulacak çok şey var daha. Daha bu şehri paramparça edip, karşısına geçip seyredeceğiz yıkıntıların. Sen ve ben kalacağız sadece. Acıları, kötülükleri, ihanetleri, korkuları, belaları uykuya daldıkları bir anda, günahsız kadınlarla birlikte paramparça edip başka şehirlere gideceğiz. Bu sözleri, yarım kalmışlıkları, hevesleri geçelim. Bu şehri, bu dünyayı geçelim.

“her nasib için ayrı ayrı
rahmet şekillenir”

Bizim nasibimiz bu aralar yokluktan yana. Vahyi kesilmiş bir ümmet olduk biz. Mürşidi, velileri, sıddıkları, şahitleri terk etmiş yoksul bir ümmetiz. Ne yana dönsek nasibimiz yokluğu söylüyor. Buna da eyvallah. Ne ki mütecellidir iyidir. Duamız rahmete dönük. Allah ellerimizi tutar mı? Şimdilerde sorduğumuz hep bu.

“ah şu yalnızlık
kemik gibi
ne yana dönsen batar”

Bu yalnızlığı tanıyorum. Öylesine tanıdık ki. Benim gecelerim çok zaman aynı yalnızlıktan doğdu. Sızısından tanıdım bu yalnızlığı. Senin fotoğraflarında gördüm birkaç kez. Gözlerinde asılı duruyordu. Ben bu yalnızlığı nerede görsem tanırım. Senin yaşamak dediğin bu değil mi Cahit Bey?

“saat oniki. Saat onüç. Saat ondört onbeş onaltı saat onyedi onsekiz saat ondokuz saat yirmi saat yirmibir saat kaç.
Saat yirmiüç saat yirmidört bir iki saat üç dört
Saat beş altı
Saat yedi”

Nasıl da birbirine benziyor değil mi saatler? Birbirinden ayırt edilmeyecek saatteyiz. Hiçbir şey değişmedi senden sonra. Sanki saat aynı kurgusallığın boyunduruğunda salınıp duruyor. Saat kadın, saat hama, saat bağdat, saat acı.
Saat hiç geçmedi o gün bu gündür. Yüzümüze çarpıp gidiyor, kalbimize çarpıp gidiyor. Bir aydınlık, bir karanlık. Gerçekte hep karanlık epeyce bir zamandır.
Saat kaç?
Bilmiyorum sahiden.

“Ah İstanbul benimsin!”
Bu şehir erkeğine sadece onun olduğunu hissettiren ve fakat başka erkeklere de aynı aşkı tattıran bir kadına benziyor.
İstanbul gerçekte benim!
Bu şehir kimin?
Acaba herkesin bir İstanbul’u mu var?
İçiçe geçmiş bir şehri mi yaşıyoruz?
Herkesin bir şehri, herkesin bir ACZ’i var bu alemde...

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

ADA

Yol...Yok! “Buraya kadarmış” diyerekten söze başlamak gibi bir şey oldu yaşamak...

Kurtarılmış bölgelerde nefes alıp-verebiliyoruz artık. Belki bir biz değiliz ama gece herkes için gece midir, çok merak etmişimdir! Geceyi görmemek için uyuyanları affetmemiz mümkün mü?!
Çıplak bir korkudur gözlerimizle baktığımız karanlıklar, ikincil anlamlarını bilmediğimiz kelimelerle konuşmak hoşumuza gitmiyor nedense. Kozmopolit bir yanılsamayla açtık artık gözlerimizi; sözlerimizi kaybettik.

Irmak kenarlarında yalın bir yaklaşımla su içen ceylanları seyredebilmek bir ütopya olmuşsa artık dünyanın yaşanabilir bir yanı kalmamış demektir aynı zamanda...

Aynı zamanda doğmuş insanların ayrı mekânlarda olması, ayrı boyutlarda olmasını da gerektirir mi!

Soğuk ve yapışkan bir kış gündüzü gibi istenmeyen bir unutkanlık sendromu yaşanıyorsa gündüzleri, insan geceyi neden sevmesin!

Ve bilirim ki sen de geceyi seversin...
İnşallah böyle devam edersin.
vesSELAM"Yazı"dan anlamayanın "yaz"ı da kıştır!

geceye sığınmak

Gece vakti ayakta kalabilmek tüm totaliter kurguların dışına çıkabilme potansiyelini diri tutabilmek demektir.

Uyu/ya/mayanlar statüko için tehlikeli tiplerdir. Bir gün uykusuzuluğun acısını fena halde çıkarabilecek tiplerdir. Hoş karşılanmazlar bu yüzden de.

Biz gecenin bereketini umalım. Rabbimiz karanlığın ve sessizliğin içinden bize bir rahmet indirsin. Belki bir ayet nazil olur ve ayağa kalkabilecek derman dolar dizlerimize...

Ben hatırlıyorum galiba

Ben hatırlıyorum galiba ilk nerede duyduğumu bu sesi…Evet, Hatırlıyorum...
Zaman geceydi…Radyodan bir ses yayılıyordu odama…Hayır, ‘nihavent şarkı’değildi çalan. Bir adam ‘sizler’ diye haykırıyordu. Sizler:Optimistler,dualistler,sensualistler…cenneti etiketleyenler,cehennem reklamcıları!.. Sizler!… Duymuyorlardı…Zaten duymak istemez gibi bir halleri vardı… radyodan düşen kelimeler,gecede savrulan hayatlarının, karanlığa karışan sahte kahkahalarına çarpıp odama saçılıyorlardı sanki. Ve hepsi benim oluyordu…Hepsi ben oluyordum...
Ve belki bir yerlerde nihavent şarkılar da çalıyordu…ama odama düşen Cahit Zarifoğlu’nun dizeleriydi… Hayır, gecemizde hayat bulmuyordu Zarifoğlu bilakis ‘ölü gece’ye hayat veriyordu.