
Urfa’yı Divan şiirinde hatırlanılır kılan şahsiyet kimdir diye sorsalar hemen şunu derim: Nâbî.
Asıl adı Yusuf olan şair, 17. asır divan şiirinin tefekkür üstadıdır. Nâbî, düşünen ve düşündüğünü yazıya döken bir şairdir. Düşündürmeyi sevdiği için olacak ki kendi adını bile bir bilmeceyle söyler olmuş:
Bende yok sabr u sükûn sende vefâdan zerre
İki yoktan ne çıkar fikr edelim bir kerre
Evet, iki yoktan şair Nâbî çıkıyor. İki olumsuzluk eki olan nâ ve bî yok anlamına gelir ki şair, tevazu ve mahviyetin adeta dersini verir bize.
Elbette ki onun hayatı bir döneme damga vurmuştur. Bu çok tabiidir. Dünya hanına her gelenin göçücü olduğunu vurgulayan kaçıncı kişi olduğuna dair bir sual sorulsa, buna cevap verecek kimse bulunmaz sanırım. Ama yine de şair, dinleyenlere masal gibi gelen o hakikati terennüm etmekten uzak durmamıştır. Gafleti izale edecek silsile-i kelamı, bir ipe dizer gibi tekellüm eylemiştir. Umulur ki gafletten azade kalanlara yol gösterici olsun.
Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bâharın görmüşüz
Biz neşâtın da gamın da rûzigârın görmüşüz
Çok da mağrûr olma kim meyhâne-i ikbâlde
Biz hezâran mest-i mağrûrın humârın görmüşüz
Top-ı âh-ı inkisâra pâydar olmaz yine
Kişver-i câhın nice sengîn hisârın görmüşüz
Bir hurûşıyle eder bin hâne-i ikbâli pest
Ehl-i derdin seyl-i eşk-i inkisârın görmüşüz
Bir hadeng-i cân-güdâz-ı âhdır sermâyesi
Biz bu meydânın nice çâbük-süvârın görmüşüz
Bir gün eyler dest-beste pâygâhı câygâh
Bî-aded mağrûr-ı sadr-ı i’tibârın görmüşüz
Kâse-i deryûzeye tebdîl olur câm-ı murâd
Biz bu bezmin Nâbîyâ çok bâde-hârın görmüşüz
Bu cihân bağının hem baharı hem de sonbaharı var. Muvakkat olma noktasında dünya böyle olur da o âlemin sakini bulunan insan, aşağı mı kalır? Evet, bu fani bahçenin bülbülü konumundaki insan, o bahçe içinde şakıyıp durur. Acaba bu şakımanın özünde ne vardır dersiniz? Ebed var ebed! Bu ten kafesinin mahkûmu olan can, ebediyet ister, başka bir şey istemez. Nasıl ki bülbül, sabahlara kadar gül için dil döker; nur cemalini görmek adına. Ama bir türlü dünya gözüyle o açılma esnasındaki tebessümü müşahede edemez. Çünkü, tam açılacağı zaman âşık uykuya dalar. Gaflete yenik düşer. Aynı bunun gibi insan dahi bir duanın terennümü ve kabulü noktasında efdaliyetin zirvesini kabir sonrası âlemde bulacaktır. Neden? Bütün o ebediyet isteği, kabul silsilesini âlem-i diğerde neşvüma bulduracak ve artık zaman ve mekân ötesini elde edip ölümsüzlüğü tadacak olan insana hediye edecektir. Bu yüzden şair, “Bâğ-ı dehrin hem bâharın hem hazânın görmüşüz / Biz neşâtın da gamın da rûzigârın görmüşüz” diyerek dünya hayatının geçiciliğine dikkat çekmektedir. Bu dünya bağında hazan olarak telakki edilen, ölümün gelip insanı yakalamasıdır. Her gelimlinin gidimli olduğu bu bağa, âhir hazanın gelmesi de insana hasat zamanını hatırlatır ki iftirak vaktidir bu. Ekin topraktan, elma ağaçtan nasıl ayrılırsa dünyanın semeresi olan insan dahi hasat’a maruz kalacaktır vesselam! Evet, ayrılık vaktidir, vakit tamam Abbas! Hangi mevsimine gelirse gelsin insan, eninde sonunda İzzet Molla’ya hak vermek zorunda kalıyor:
Bir mevsim-i bahârına geldik ki âlemin
Bülbül hamûş, havz tehî, gülsitân harâb
Böyle bir tablonun insana lezzet verdiğinden söz edilebilir mi? Elbette edilemez. Böyle bir lezzet olsa olsa bir humârı netice verir ki o dahi elemden âzâde değildir. Niye? Hatırlayalım humârın anlamını: İçkiden sonra baş ağrısı, sersemlik. Buradaki humârın illâ ki içki kaynaklı olması lazım değil. Ya? Bu dünya sarhoşluğudur, apaçık. Dünyadaki zevklenmelerin oluşturduğu baş döndürücü haller, insanda bir hayal kırıklığı husule getirir ki neticedeki âh da bir işe yaramaz artık.
Biz, bu mecliste çok bade içenleri gördük. Ellerinde murad kadehleri vardı. Ancak zaman geldi, hazan mevsiminin rüzgârı esti ve o eldeki kadehleri neye çevirdi bilir misiniz? Dilenci çanağına. Evet, böyledir işte, bu dünya denilen acuze-i şemta. (Kendini süslü gösteren kocakarı) Önce zevklendirir, sonra da gafletine bedel bir humar hediye eder.
Hulasa; Faniyim, fani olanı neyleyeyim? Acizim, aciz olanı neyleyeyim? Ceset de çürüyüp gidecekse, cesedin hoşuna giden fani şeylere niye gönül bağlayayım? Kazandığım her şey elimden çıkıp bana haydi eyvallah derken, dünyaya çakılacak kazığı neyleyeyim?
Anmaz oldun sanemâ cevr ü cefân ile beni
Böyle gözden mi savarsın seni candan seveni
beytinde Ahmet Paşa’nın yakındığı sevgililere mail olup unutulacaksam, neyleyeyim kıymet bilmeyeni? Hem bir masal âleminde yaşamıyor muyuz? Bir yokmuş “nâ”, bir daha yokmuş “bî”: Bir şair varmış: Nâbî. Şimdi o da yok(muş). Çünkü bu bir masal(dı). Masallar, idealize edilmiş bir âlemin gölgesidir. Ancak o, halihazırda gerçek âlemin müntesibi oldu.
Peki ya biz?
Biz mi?
Va esefâ!
Yazıklar olsun bizlere ki, unuttuk cedd-i evveli.
Yorumlar
Hazinelerimizin farkına varmak
Cum, 16/11/2007 - 11:07 — Büşra CahideKaleminize sağlık, ne güzel olmuş yazınız. Divan edebiyatı hakikaten ciddi bir hazine ama kapaklarını kapatmışız biz çoktan. Hazineleri yeniden görmek dileğiyle. Nabi'den bir beyit de ben eklemek isterim. İçinde yaşadığımız zamanı güzel özetleyen bir beyit.
"Olmuş o kadar halk-ı cihan mekirde üstad
Kim sabıka-i şöhret-i şeytan unutulmuş"
Halk-ı cihan içre kendini aramak
Cts, 17/11/2007 - 12:21 — mehmet akbulutGönderdiğin bu güzel beyit için teşekkürler Büşra Cahide.
Evet, asıl şöhreti kendine mal etmekle maruf ve de meşhur olan şeytan bile mücessed şeytanın ta kendisi olan "bazı insanlar"dan kaçar duruma düştü. Bu yüzdendir ki kalabalıklar arasında halk-ı cihan içre kendini arayan yitik medeni mahpuslar olduk. Bakalım bu masalda kendimize yer bulabilecek miyiz? Muhabbetle...
Ve Düşlerdesin...
Pzt, 19/11/2007 - 00:26 — Serkan SERDARDivan şairleri kelime ve vezni bir potada eriten söz ustaları olmalarının yanında;
Zen merde, cüvan pîre, keman tirine muhtac
Ecza-yı cihan cümle birbirine muhtac
diyecek kadar hayatın özüne vakıf,
Küçücüktür Fehim amma ele aldıkça hüner
Seni meydân-ı belâgatta çelik gibi çeler
diyecek kadar zeki ve hazır cevap,
Verip tezelzül-i Mansûr’u sâk-ı arş’a tamâm
Hûda Hûda diyerek pây-ı dâra dek gideriz
diyecek kadar cesur ve dürüst,
Bende Mecnûn’dan füzûn âşıklık isti’dâdı var
Âşık-ı sâdık menem Mencûn’un ancak adı var
diyecek kadar kusursuz söyleyiş yeteneğiyle donanmış,yegane anıtlarımızdır.
Onlardaki zevk ve ifade ırmağının bir küçük damlasından nasiplenmek ,modernizmin veya post-modernizmin plastik kapaklarıyla bohçalanmış ruhlarımızda yeni bir ab-ı hayat efsanesi oluşturacaktır.
Tebrikler Aziz Kardeşim