renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Bir Mabed İşçisi, Bekçisi ve Savaşçısı Hakkında

Dücane CündioğluBiz onu “Kamus Namustur” sözü ile tanımıştık. Daha “kamus” hakkında fikrimiz yokken düşünceyle ve onun Türkiye temsilcisiyle hemhal olmaya başladık. Cemil Meriç “Bulutları Delen Kartal”dı bizim için. “Mazlum bir medeniyetin sesi ve soluğu” olarak tanıyorduk onu. “İdeolojilerin kafalara geçirilmiş birer deli gömlekleri” olduğunu da “sağ ve sol” kavramlarının tarihçesini de “kırk ambar” deyimini de hep ondan öğrenmiştik; Cemil Meriç’ten….

Dücane Cündioğlu’da zannediyorum bizimle aynı şekilde tanıdı ve aynı duygularla sevdi Meriç’i. Ama bu monologlardan sıkılmış olmalı ki peşi peşine üç kitap yayınladı. Kitapların asıl hikayesi ilk yayınlanan kitap olan “Bir Mabed Bekçisi”nin başına derk edilmişti. Sayın Cündioğlu Meriç’in Türk okuyucusu tarafından az bilinen bir özelliğini yani mütercimliğini araştırıyordu.

Bütün kitapların hikayeleri ilginçtir. Onların hangi saikler altında yazıldığı da okura kitabın çözümlenmesi adına çok güzel tüyolar vermektedir. Dücane Bey Meriç’e bu kadar övgüden rahatsızdır besbelli. Ki bu düşüncelerini “(…) Çünkü önce , 70’li, 80’li yılların Meriç’iyle ilgili kemikleşmiş snob kavrayışları silkeleyip sarsmak ve vıcık vıcık müdahane kokan yıllanmış gevezeliklerin bir an evvel son bulması amacıyla, çürüme emareleri gösteren bu yaraya hiç beklemeden neşter vurmak, bana daha sağlıklı ve daha ahlâklı bir tutum gibi görünmüştü. ” Yani dil, düşünce ve medeniyet bekçisi olarak tanımladığı Meriç’e bu kadar snobluk (ukalalık) fazladır! Dücane Bey’de bu bekçiyi genel kurmay başkanı yapanlara bekçilik etmek istediğini belirtmektedir. Nitekim daha ilk kitap olan “Bir Mabed Bekçisi” nin piyasa çıkmasından bir süre sonra cemaat.com’da sayın Nadir Marmara Dücane Bey’in de bu kitaplarda hiçte objektif olamadığını biraz da Cündioğlu’nun ilk kitabın önsözünde bahsettiği türden bir hayal kırıklığı içinde belirtmektedir. Cündioğlu’nun ilk kitabın önsözünde yazdığı “Çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir dil ve çeviri sorunlarıyla yakından ilgilenmiş, sayısız çeviri eleştirisi yazmış bir “dil sevdalısı” – söylemekten niçin utanayım – bir “dil delisi” olarak, meslektaşım genç Meriç’in adeta kutsal bir metni çevirircesine gösterdiği o muazzam titizlik ve dikkat karşısında büyülenmiş; takdir hislerimi nasıl ifade edeceğimi bilemez hale gelmiştim…” bu ifadeler gerçekten rahatsızlık vericidir ve sayın Marmara’nın bu konudaki yaklaşımı benim de şahsen desteklediğim bir duruştur.

Ama doğrusunu söylemek te gerekirse bu kitaplar çok büyük bir ihtiyacı, efsaneleştirilen Cemil Meriç’i ve fikriyatını ayakları yere basan bir konuma indirme ihtiyacını karşılamıştır. Zaten Cündioğlu’da bu kitapların salt bir Meriç monografisi sayılamayacağını kendi düşüncelerini de aktardığını belirtmiştir. Mehmet Gül’ün “Nazım Memleket mi?” başlıklı Nazım Hikmet monografisine bazı noktalardan yakın bir tarza odaklandırmak lazım bu kitabı.

Dücane Bey’in kitaplarda Cemil Meriç’in ağzından görüşlerini ifşa ettiğini bile söyleyebiliriz. Evet kitaplarda Dücane Bey’in yazdıkları alıntıların arasında çok az yer tutar ama Dücane Bey alıntıların tekrarlarından, ön plana çıkarttığı cümle ve sözcüklere kadar her şeyle kendi söylemek istediklerini çoğunlukla Cemil Meriç’in ifadeleri yoluyla bizlere aktarabilmiştir ki bu da dikkat edilmesi gereken bir yandır. Yani ön planda Dücane Bey’in “gördükleri” ve “okudukları” vardır.

İlk kitap olan “mütercim Cemil Meriç” temasının çıkış noktasından bahsedecektim. Kitapların çıkış noktalarından yani. Mütercim Cemil Meriç’in dünyasını alt üst eden adamlardan biri olan Balzac’la alakalı olarak sanırım bir anekdot duymuştum. Vadideki Zambak’ı yazmak için kıvranan Balzac’a bir kelime çıkış noktası olmuş ve romana o kelime ile başlamıştı. Kimselerin bilmediği “mütercim Cemil Meriç” ise Fransa’da bir kış günü küçük bir yere tıkılıp kalan yazarın eline aldığı Balzac’lara ilgi duyması ve neticesinde arkadaşının Cemil Meriç tercümelerini tavsiye etmesi yetmiştir.

Kitabın en önemli yetersizliği ise işte burada ortaya çıkmaktadır: Kronoloji… Meriç’te “Kronoloji aptalların tarihidir” dememekte midir zaten? –Ki bu ifade serinin ikinci kitabı olan “Bir Mabed İşçisi”nde kıyasıya eleştirir Meriç’i Cündioğlu – Ama işte bir insanın hayatı söz konusu ise her yönüyle incelenmelidir. Ancak sayın Cündioğlu maalesef Meriç’i önce mütercim, sonra münekkid en son olarak ta mütefekkir yönleriyle ele almaktadır. Ama bu bizzat kitapların seyri içinde sıkıntılı durmaktadır zira Meriç’in gözlerini kaybetmeden önceki dönemi olan mütercimlik ve münekkidlik atbaşı giderken zorunlu sebep vuku bulunca daha sonraki dönemlerde münekkidlik sayın Cündioğlu’nca asıl gösterilen mütefekkirlikten ayrılmamaktadır. Ki zaten Jurnal’ler ve hatta sayın Cündioğlu’nun sık sık başvurduğu Halil Açıkgöz’ün anıları dediğimize iyi bir örnek olarak gösterilebilir.

Ahmet Turan Alkan’ın kitaplar hakkında yazdıkları ise benim bu kitaplara ulaşmama sebep olmuştu. (bkz. Ölümünün 20. yılında yeni bir Cemil Meriç portresi Zaman, 13 Haziran 2007) Alkan kitabı okuyacaklara burada zaman zaman sarsılabileceklerini söylemeyi ihmal etmiyordu. Bunu savunuyordu bile. Ona göre –ki ben de bu ifadeye katılmaktayım- bir insanı sadece iyi yanlarıyla değil ihtirasları, hırsları, zaaf ve zayıflıklarıyla da bilmek ve tanımak gerekirdi.

Ama ne yalan söyleyeyim kitapta geçen bir cümlenin beni bu kadar sarsabileceğine ihtimal vermiyordum. Jurnal 2’de sayfa 192’de Attila İlhan’a yazdığı mektuptaki şu cümle “Solun kadirnaşinas davranışı beni ister istemez “gericilerin” kucağına değil;yanına itti” işte bunları okuduğumda altımdaki toprağın kaydığını hissetmiştim. Kendisine karşı bir zümrenin yaptığı vefasızlık ve kadirnaşinaslıktan bahseden bir adam hem de Cemil Meriç gibi bir adamın yanında bulunduğu kitleye karşı yaptığı büyük bir kadirnaşinaslık örneği değil miydi? Toparlamam birkaç günümü aldı.

Ama işte insan, zaaflarıyla, korkularıyla ve zayıflıklarıyla bir insan. Aklıma ilk gelen İslamcılıktan (ne demekse!) istifa ettiğini zehir bir dille açıklayan İsmet Özel geldi. Neden bilmiyorum ama o geldi işte. Ama insan olduğu akla gelince bu duruma da alışıyorsunuz ister istemez.

İkinci kitabın teknik sebeplerden ötürü üçüncü sırada olması gerekli olan mütefekkir Meriç’i anlattığını söyleyelim. Bir de belki de kitaplar içinde Meriç’in sadece birkaç düşüncesinin sanırım bütüne hamledilir düşüncesiyle eleştirilmesini yanlış bulduğumuza değinerek geçelim ve bunu başka bir yazıya bırakalım.

Son kitap ise münekkid Meriç’i anlatma iddiasında Ama sayın Cündioğlu özellikle ilk kitaba harcadığı enerjiden dolayı olsa gerek bu kitapta o kadar da sert eleştiriler koymamış Meriç’e hatta sadece dokunup geçmiş bile diyebiliriz.. Kitabın sonuna Meriç’in tenkidleriyle Meriç’e yöneltilen tenkidlerin epeyce bir yer tuttuğunu ve neden bu kitapların tek bir kitap altında toparlanmadığını göstermektedir.

Ancak ben tam emin olmamakla beraber sayın Cündioğlu’nun üç kitabı belki hacimce biraz kalın olsa da tek kitap planıyla ele alıp yazmasını ve bu şekilde bizlere sunmasını isterdim. Ha böyle kötü olmuş mu derseniz “hayır” derim ama üç kitabın da farklı değerlendirilmesine sebep olduğunu bunun da zaman zaman fikri bütünlüğün kaybolmasına yol açtığını da belirtmeden geçemeyeceğim.

Son söz bu kitaplar Meriç’i okumayanlar başta olmak üzere Meriç sevdalılarına ilaç mesabesindedirler düşüncesindeyim. Okunup iyice tedkik edilmeleri ve üzerinde ciddi yazıların kaleme alınması fikri bir zorunluluktur diye düşünmekteyim. Bu vesileyle sayın Cündioğlu’na fikir dünyamıza böylesine kıymetli bir eser bıraktığı için şükranlarımızı sunar kendisine başarılar dileriz.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

Cemil Meriç merhuma dâir...

Bir dostum bir gün elimde "Bu Ülke" yi gördüğünde şaşkınlıkla yüzüme bakarak:"Kolaylıkla anlıyor musun?",diye sormuştu. Ben bir edebiyat öğretmeni olan o arkadaşımın bu sorusuna çok şaşırmıştım. Cemil Meriç'i anlamak çok mu zordu?
.
Kuşkusuz merhum ilgilenmedik şey bırakmamaya azmetmişti hayatında. Ve gerçekten , onun o kısacık cümlelerinde dört boyutlu bir yapılanmaya şahit olduğunuzda hayran kalmaktan kendinizi alıkoymanız çok güçtü. Ama eserlerinde ayyuka çıkan o eski zaman ben merkezciliğine ne diyeceğiz?. "Ben varsam her şey var, yoksam yok!" diye sözcüklerin hatta harflerin sırtına binen şeyleri ne yapmalıyız? Sanatın insanı getirip bıraktığı yer neresi olmalıdır? Evrenin yaratılış mayası olan sevgiyi dış hatlar terminalinde mi bırakmalıyız, derinlere doğru ilerledikçe?. Her yurda dönüşümüzde dışarıdan alıp getirdiklerimiz buradaki bizi daha mı azaltmalı kendimize doğru?. Ya da bize yaklaşan büyük bir sevdaya mı dönüşmeliyiz? Sanat nedir ki? Sevgiden hızla uzaklaşan bir tren mi?
Selam ve sevgiyle