Şimdilerde kısa kesilmiş, jöleli amerikan traşlı saçlarıyla okul dışındaki meşgalelerine dershane, bilgisayar v.s gibi ek meşgaleler ekleyerek yorgun düşen genç kuşaklar,bir moda gibi kapıldıkları fantastik ve metalik okumalarından fırsat bulup M.Necati Sepetçioğlu’nu okuyorlar mı bilmem…
Eğer okuyanlar var ise; herhangi bir ön okuma düzeyi için oldukça ustaca tasarlanmış bir kurgu eşliğinde ağlayışı ‘Sarı Hoca’ tarafından pepezlenerek engellenen Türk boyunun gözbebeği ‘Alparslan’ın kaba kuvvetle açamadığı paslı ‘kilit’i ‘ Bismillah’ anahtarı ile nasılda açabildiğini görerek düşünmeye başlamışlar demektir.
‘Alparslan’ın bu ilk eğitiminden hareketle yine onun etrafında dönen bir anlatımla, kılıç hocası ‘Sav Tekin’in, bilgi ve görgüsünü sarı hoca’dan devşiren bir başka yiğit ‘Kılıçarslan’ın, uzak görüşlü bilge ‘Küpeli Hafız’ın ve daha nice kahramanın uzak ufuklarda aradıkları ‘Malazgirt’ güneşinin doğuşunu nasıl seyrettiklerini de okuya okuya uzun soluklu bir sefere çıkmaya hazırlanıyorlardır muhakkak.
Genç kuşakların çıktığı bu uzun sefer sırasında sokak aralarında bulabildiği su birikintilerinde ağaç kabuklarını yüzdürerek kalyon ve çektiriler boyunda hayaller kuran ‘Çaka Bey’in çocukluğunu da , Peçenek soyundan gelme strateji ustası ‘Köse Mihal’in yüzyılları aşan öğütlerini de; sabırla yoğurduğu hamurdan tevekkül somunları pişiren‘Somuncu Baba’nın diller destan ekmeklerin kokusunu da derin derin soluyorlar demektir.
Ve dahası…Yiğit ‘Balçar’ın, ‘Ersagun’un, ’Afşın’ın, ‘Yağmur Bey’in ve bunlar gibi daha nice Oğuz soylu, Türkmen boylu kahramanın sınırboylarından uzak illere kadar giden serüvenlerini okuyor; Kızılelma’dan Nizam-ı Alem ufuklarına yayılan bir arayışla kah yakın kah uzak beldelerde cenk ede ede ‘Yesi’den ‘Malazgirt’e oradan da ‘Konstantiniyye’ye ulaşmaya yazgılı bir milletin kuruluş hikayesini satır satır keşfediyorlar demektir.
İlk yayın tarihleri 1980 öncesine kadar geri giden çoğunlukla da üzerinde fazlaca durulmadan geçilen bir nehir roman dizisini oluşturan ‘Kilit’,‘Anahtar’,’Kapı’, Konak’, ‘Çatı’, ‘Üçler Yediler Kırklar’, ‘Bu Atlı Geçide Gider’, ‘Geçitteki Ülke’, ‘Darağacı’ dokuzlusu ile sonradan bu diziye eklenen ‘Ebemkuşağı’, ‘Sabır’, ’Gündönümü’, ‘Cevahir ile Sadık Çavuşun Buğday Kamyonu’ adlı romanları da sayacak olursak 14 ciltlik bir tarihsel serüvenin anlatıldığı bu romanlarda M.Necati Sepetçioğlu adeta koskoca bir Türk tarihini birbirine ekleyerek canlandırmak istemiştir.
Öyleki; hem yazıldıkları hemde okundukları dönem ve kuşaklar için bir yandan bir Aydınlar Ocağı Projesi olan ‘Türk İslam Sentezi’ ile daha farklı bir eksende duran Milli Görüş çizgisi diğer yandan da bu sentezci ve millici düşünceyi daha duygusal bir çizgiye ‘Türk İslam Ülküsü’ çizgisine ulaştırmaya çalışan ve S.Ahmet Arvasi ile gündeme gelen bir Milli Tarih şuurunun ilk popüler ürünleri olarak görmek bile mümkündür.
Bir yandan Selçuklu’dan Osmanlı’ya doğru akan bir yeniden kuruluş düşüncesinin çok rahat okunabilecek bir kurgu eşliğinde işlenişi diğer yandan da yazıldıkları ve okundukları dönemdeki birincil muhatap konumunda olan Milliyetçi / Muhafazakar gençlik kesiminin bu anlamdaki ‘didaktik’ ihtiyaçları bağlamında da hatırı sayılır bir boşluğu dolduran bu romanlarla gençlere tatlı bir okuma serüveni sağlaması bir yana aynı zamanda farklı bir kuruluş kurgusunun da altını çiziyordu M.Necati Sepetçioğlu.
Gerek dönemin düşünsel yapısı ve gerekse aynı dönem içerisindeki daha çok siyasal değişimlerle farklılaşan tarih ve edebiyat ilişkileri üzerindeki ayrışmalar izleğinde oldukça önemli bir çabaydı bu…
Zira daha çok sol edebiyat çevrelerinin yorum ve eleştirileri ile şekillenen ve giderek N.Atsız’ın ‘Ergenekon’cu ‘Başlangıç’ tezi bir yana Kemal Tahir ve Tarık Buğra’nın Devletçi ve ‘Osmanlıcı’
‘Başlangıç’ tezlerinin bile reddedildiği ve bütün bu Millici, Devletçi, Gelenekçi ve Mukaddesatçı tezlerin yanında bir başka tarihi roman yazarı Erol Toy’un ‘Şeyh Bedrettin’ isyanını esas alan ‘Devrimci’ başlangıç tezinin tartışılmaya başlandığı bir dönemde M. Necati Sepetçioğlu bu romanlarıyla sanki de ‘Ergenekoncu’ ve ‘Osmanlıcı’ kuruluş kurgularını ‘Malazgirt’te buluşturmaya uğraşıyordu.
Fikri kökenleri bakımından Ö.Lütfi Barkan’ın ifadesiyle ‘Kolonizatör Türk Dervişleri’ olarak tarif edilen ‘Yesevi Ocağı-Yesi Dervişleri’ kaynaklı aksiyoner Tasavvuf düşüncesi ile Sosyo politik planda S.Ahmet Arvasi’nin hatlarını çizmiş olduğu ve N.Atsız’ın savunmuş olduğu ‘Kızılelma’cı düşünceden çok Türk İslam kaynaşmasına dayalı ‘Nizam-ı Alem’ görüşüne daha yakın ve daha anlamlı bir noktada duran bu ‘Malazgirt Buluşturması’ M.Necati Sepetçioğlu’nun sanatsal çabasını bağlamış olduğu tasavvufi, aksiyoner, milliyetçi ve milletçi başlangıç arayışının da temelini teşkil ediyordu.
Bütün bu eleştiri ve yorum farklılıkları bir yana ; ister kadim ve köklü bir ‘Millet’ olarak Türk Milletinin derlenip toparlanma tarihini buluşturduğu ‘Malazgirt’ vurgusu eksenindeki tartışmalar, isterse o zamana kadar hemen hemen hiçbir tarihsel perspektif taşımayan ve daha çok ele alan yazarın beğenilerine göre şekillenen ucuz epik anlatımlara dayalı popüler edebiyatla bunlardan etkilenen çizgi romanlar ve sinema ile anlatılagelen Türk kuruluş serüvenini kavuşturmuş olduğu tezli ve anlamlı kurgusu eksenindeki tartışmalar nezdinde olsun M.Necati Sepetçioğlu bir yanında Tarih diğer yanında da kitlesel okumaları barındıran iki uçlu bir meşgaleden başarı ile çıkmanın nadir örneklerinden birini veriyordu.
Meşgalenin birinci ucunda sadece ‘Tarkan’ ve ‘Kara Murat’la çizilip A.Z.Kozanoğlu romanlarıyla ezberlenen bir yüzeysellik kapatılıyor ve 14 cilt boyunca anlatılacak çok daha derin bir tarihi olan bir milletin tarihine karınca kararınca gerekli özenin gösterildiği bir profesyonel duruş yer alıyordu.
Meşgalenin diğer ucunda ise okuması gereken ancak neyi okuyacağını ve nereden başlayacağını kestiremeyen bir gençliğe iyi bir başlangıç yapmak üzere okunabilecek bir dizi roman sunuluyor ve bu sunumla açılan yol üzerinde de daha sonra keşfedilecek olan ‘Mevlana’dan M.İkbal’e, T. Buğra’dan K. Tahir’e, P. Safa’ya, N. fazıl’a, Y. Kemal’e, A. N. Asya’ya, A.H.Tanpınar’a ve oradan da Cüneyd-i Bağdadi’den İbn-i Arabi’ye,Hoca Ahmet Yesevi’den Abdülkadir Geylani’ye ve Said-i Nursi’ye kadar ilerleyebilecek olan bir okuma güzergahı şekilleniyordu.
M.Necati Sepetçioğlu usta’nın bu iki uçlu meşgalesini görmemezlikten gelen Murat Belge’ ise onun bu Malazgirt vurgusunu ‘…yaşayan tarihten uzaklaşma…’ olarak değerlendiriyor ve bu değerlendirmesini de eğer yaşamış ve M. Necati Sepetçioğlu’nu okumuş olsaydı K.Tahir’in de böyle yorumlayacağı tahminine dayandırıyor…O’ nu milletin kuruluşunu romanlaştırırken ‘…Tarihte bir ‘Türk Özü’ bulunduğundan ve bunun yüzyıllar ve çok çeşitli olaylar arasından hemen hemen hiç ‘bozulmadan’ ve hatta ‘değişmeden’ bugüne geldiğini kabul etmekle…’ eleştiriyor…(yky.kitaplık 75 ve 76.sayılar. Sepetçioğlu’nun Pentalojisi)
Varsın eleştirsin; beklide tıpkı Murat Belge’nin eleştirdiği gibi yapıyor M.Necati Sepetçioğlu Usta…Tıpkı her zaman tarihte bir ‘İsyan Özü’ bulunduğu ve ve bunun hemen hemen hiç bozulmadan ve hatta değişmeden bu güne geldiğini kabul edenler gibi o’da bulunduğundan hiçbir zaman endişe etmediği ‘Türk Özü’nü anlatıyor bizlere ve bozulmadan ve değişmeden bu günlere ne kadarının kaldığını bilemesek te ‘…Ve Geldiler’ diye başladığı ‘Çanakkale’ üçlemesinde de bu özün nasıl saklandığını günü gelince de nasıl ortaya çıkabildiğini gösteriyor sonuçta.
Bugün için klasik M.Necati Sepetçioğlu okurları ekseninde daha çok yaşı 50’yi bulan birinci kuşakla 40’ a merdiven dayamış ikinci kuşak için sözkonusu edebileceğimiz nostaljik bir misyonu var M.Necati Sepetçioğlu romanlarının…Bu misyon ve nostalji karışımı tanışıklığı sürdürerek ve özellikle ikinci kuşağın 30’lu yaşlarına denk gelen ve 90’lı yıllardaki tavsiyeye dayalı okumalarla şekillenen bir üçüncü kuşaktan şu yada bu şekilde bahsetmek mümkünse de yeni bir M.Necati Sepetçioğlu kuşağından bahsedebilmek pek mümkün değil…
Bunun neden böyle olduğu hakkında birçok şey söylenebilir elbette. Bununla beraber özellikle sol edebiyat çevrelerinin ‘…bir kesimin romancısı…’ diye sınırlandırarak tarif ettikleri bir M. Necati Sepetçioğlu önyargısının yanında birde o ‘…bir kesim…’ olarak tarif edilegelen ve gelenekçi/ muhafazakar gençlik kesimlerinin içinde yer aldığı ortamlardaki okuma yazma ve düşünme eksikliğinin oldukça önemli bir yer tuttuğu söylenebilir.
Neden böyle olmuştur? M.Necati Sepetçioğlu’nun romanları başta da belirttiğimiz gibi en azından nitelikli bir ilk okuma düzeyi için oldukça elverişli bir kurguya sahipken nasıl olupta birbirini takip eden iki kuşaktan sonra yeni bir kuşak için okunması gereken kitaplar olmaktan çıkarılmıştır? Ve daha önemlisi bugün için M.Necati Sepetçioğlu romanlarını okumadan hemen hepsi fantastik kurgulamalarla yazılan basit ve komplo teorileri ile geçiştirilmiş kitaplarla meşgul edilen bir gençlik için gelenekçi/muhafazakar bir tarih olgusundan bahsedilebilecek midir?
Evet M.Necati Sepetçioğlu ustanın Kilit’i , Anahtar’ ı ve Kapı’ sı onları kaybeden genç kuşakların kendilerini bulmasını bekliyor… Zira bu yeri vatan kılan ve bu nesillere miras bırakan kahramanların, yitiğini arayan evlatlarının son çeyrek asır boyunca dayatılan popülasyonların etkisiyle, hayali bombardımanlardan, metalik rüzgarlardan ve uzaklarda aranan çuval’lı fantezilerden çok ‘Üçler Yediler Kırklar’a ulaşabilmek için önce Kilit’le ‘Anahtar’ı buluşturmaları sonra ‘Kapı’yı açmaları ve ‘Konak’ la tanışarak ‘Çatı’ya çıkmaları gerekiyor…
Yorumlar
M. Necati Sepetçioğlu ve Tarih Serisi Üzerine
Cts, 11/10/2008 - 14:59 — Adem YAKUTSanat adamları ancak yeryüzünü güzelleştirebilmek uğrunda, çirkinde bile mevcut olan bütün güzellikleri insanların gönül gözünde yerleştirmek için çaba sarfetmek mecburiyetindedirler. Yeryüzünün güzelleşmesi dünki, bugünki, yarınki çabaların senteziyle olur.(M.N. Sepetçioğlu)
Okul dönüşü kütüphaneye uğramak en heyecan duyduğum şeydi lise yıllarında. Okula giderken mehter takımı misali beş adım ileri üç adım geri olan gidişim, dönüşte çok farklıydı.
Bıkmıştı çocukcağız, kavga ediyorduk dönüş yolculuğunda hep aynı yerde. Bırakıp gitme tehditlerinin mekanı idi Hasan Baba türbesinin yanında ki Halk Kütüphanesi… “Hemen geliyorum bekle” yalanlarının neticesini dönüşte kızgın bir surat olarak bulduğum mekan…
O zamanlar elime geçmişti o roman “Konak”. Hey gidi günler. Tarihte seyyahlık yaptırırcasına okuturdu Sepetçioğlu romanlarını. O zamanlar kitabı içeriğine göre değil ismine göre okurduk.
Gözüm ilişti orta raflarda bir yere. Raflardan birinde görmüştüm onu. “Konak”tı ismi. Hiç çekici gelmeyen bu isme el uzatıp almak veya almamak arasında ikirciklenmiştim. “İkirciklenmek” kelimesine de sanırım ziyadesiyle yalnız onun romanlarında rastlarsınız. Hatta bu kelimeyi Türkçeye onun kazandırmaya çalıştığını bilinir.
Elimi uzatıp-çekme arasındaki tereddüdüm fazla sürmedi. Kütüphane görevlisi hanıma uzattım kayda alması için. Kayıt numarası filan derken kaşların biri aşağı biri yukarı oldu. Acep yine mi geciktirmiştim kitabı? Yağ-bağ derken her zamanki gibi gönlünü razı edip aldık çıktık.
İlk sayfasına göz atmaya başladığımda üslubunun anlaşılması epey zor cinsten olduğu belliydi. Dişe dokunuyordu hani. Âdetimdi aldığım kitaptan tek kelime dahi anlamasam da okumadan vermemek. Yolda bir yandan çukurlara dikkat edip bir yandan kitaba göz atmaya çabalamamın zorluğuna, “Bırak şunu beş dakika sohbet edeceğiz” diyenin yumruklarına siper almanın zorluğu ekleniyordu.
Böyle başladık Sepetçioğlu serisine. Daha doğrusu seri olduğundan habersiz başladık.
Ağır üslubuna karşı sinir olmanın ve bırakıp atmayı da onuruma yedirememenin verdiği hınç ile adeta boğuşuyordum romanla. Hem de ne boğuşma. İnatlaştıkça inatlaştık birbirimize. Olmuyordu. Kendimi sakinleştirmeye çalışarak kavga etmeden okumayı denemeliydim. Sakin ve sinirlenmeden… Öyle de yaptım, “Hay mübarek ne anlatmaya çalışıyorsun sen” yakınmalarını bırakıp ciddi ciddi anlamaya çalışmak en akıllıcaydı. Eğer bu tür ağır üsluplara alışabilirsek kitaptan kapacağımız çok şey olduğuna inandırdım kendimi. Veya kandırdım…
Yanılmıyordum. Zamanla kendimi kitabın aslî yazarıymış gibi kabul edip, kendi yazdıklarımı okurcasına okumaya başladım. O derûnî üslubun kapılarının zincirlerini kırarak Konak’a girmeyi başarmıştım. Kumral Dede’ler ve Abdurrahman Gazi’ler yanı başımda gezinmeye başladığında kendimi Osmanlının Kuruluş yıllarında buldum. Osman Gazi'nin otağında, Kumral Dede’nin tekkesinde…
Roman bitiyordu ama tarih yarım yamalak kalmıştı. Ortasına kaşık daldırılmış pilav gibi. Sanki bu Konak’a girmezden evvel Kilit’e Anahtar’ı sokup Kapı’yı açmak ve neticede Konak’a varmak izlenimi uyanmıştı. Boğuştuğum romanın tadı damağımda kalmış, tekrar okuma planları Kelle-i Kübrâmın gündemine oturmuştu.
Sonraları birinde gördüğüm o roman… ÇATI. Gördüğüm kitapların sayfa aralarını didikleme huyum depreşti yine. O da ne? Kumral Dedeler buralarda geziyor. Ve sonrasında öğrendik ki bunlar müstakil birer roman değil, bir bütünün devamı olan tarih serisi…
Esasen pilavın ortasına kaşık daldırma işini biz Konak romanından başlayarak yapmışız. Ve döndük serinin en başına yani Kilit’e…
Selçuklu Devletinin kuruluşundan girip İstanbul’un fethinden çıkana kadar epey bir okumanız gerekse de, tarihin kronolojik sıralamasının akıllarda en güzel şekliyle mahfuz kalması için bu veya (varsa) buna benzer serileri okumaktan daha iyi bir yöntem olacağını zannetmiyorum. Tarih öğrenme adına vazgeçilmez bir seri denebilir.
Sepetçioğlu romanlarının en dikkat çekici özelliği, genelde kıyıda köşede kalmış, ismiyle olmasa da yaptıklarıyla tarihe mal olmuş kişilerin hayatları anlatarak tarihi süreci bir dervişin veya komutanın gözünden seyrettirmesiydi. Okurken zannedersiniz ki esas amaç tarih anlatmak değil, sade bir kişinin hayat serüveni. Lakin okudukça anlarsınız ki, o sade kişiler aslında devletin geleceğinde önemli görev üstlenenlerdir.
Seri ile muhabbet derinleştikçe, hayatımda “Böyle bir duyguyu anlatmak imkansız” dediğim noktaların en güzel izahını buldum bu romanlarda. Hayretlerimi gizleyemiyordum, adeta kendimi buluyordum satırlar arasında. Zaten yazarın yazarlığı da romanlar arasında okuyucuyu, kendisiyle buluşturmasında değil miydi?
Engin ufuklara satır aralarından açıldık. Dede Korkut’tan aldığımız soluğu Çanakkale’de boşalttık. Okunmaya değer gördüğüm bir seri. Keyifli okumalar…
Adem YAKUT
sepetçioğlu romanları kuşakları kuşaklara eklemiştir.
Salı, 14/10/2008 - 12:26 — Şahin TorunSevgili Adem Bey;
ilginize, ve yazı kadar uzun yorumunuza ve ayrıca güzel paylaşımınıza da teşekkür ediyorum...
Benim yazıda anlatmak istediğim de buydu zaten, m.necati
sepetçioğlu okumalarıyla oluşmuş kuşaklardan bahsederek, böylesine bir yazınsal uğraşın, yeni kuşakların okumaya ve belki yazmaya da yönlendirilmesi yönündeki değerini ortaya koyabilmekti...
Şimdi böyle romanlar çok az maalesef, ya bu kadar emek verecek insanlar az, yada acı ama bu emeği bekleyecek ve isteyecek okurlarda çok az...
Bununla beraber elbette m.n.sepetçioğlu nun açtığı bu yolu genişletmek, farklı tarzlara yönelmek, belki aşmak bile gerekiyor...
selam ile
ş.torun
Sepetçioğlu'nu hatırlayan
Salı, 14/10/2008 - 23:17 — Adige BaturSepetçioğlu'nu hatırlayan yok mudur, diye iç geçirdiğim bir dönemde bu yazı inanın içime su serpti. Bu kitap serisi kadar tarihi sevdirecek, yeni nesle tarih şuuru kazandırabilecek başka bir eser az bulunur...
Kilit'teki Alpaslan'ı okuyup da Alpaslan olmak istemeyecek çocuk yoktur derim. Kılıçarslan, Rahman, Balçar, tarihin askimez uygarlığından çıkıp gelerek çağın sahte süper kahramanlarına kafa tutacak güçteler... Hüner, bu Baba yiğitleri, torunlarıyla buluşturabilmekte...
Ustanın kabri pür-nur olsun...
Hüzünle titreyen kalbe ince bir âh dokunur
Kalbi kırık olanın kalbine Allah dokunur...