renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Bir "Ocak" Hikayesi

Köylerde akşam serinliği çıktığı vakit etrafa bir duman ve ocak kokusu yayılır… Bu ot kokusu, insana sıcak duygular taşır ocaktan. Ekmek kokusunu duyduğunuz anda ne kadar acıkmış olduğunuzu fark edersiniz.

Ben de her köye gidişimde halamın bahçedeki küçük ocağı tutuşturup, bahçeden topladığı taze biberleri kızartmasını dikkatle ve muhabbetle takip eder, eğer Allah bir toprak parçası nasip ederse ilk yapacağım icraatın ocak olmasını hayal ederdim.

Akşam üzeri baharda budanmış ve kurumuş dalları tutuşturacağım. Üzerine isli tavamı koyacağım, kızartma yapacağım. Hafta sonu böylesine meşakkatli bir yol ile yemek yaptığım için tercihim pek de şık bulunmayacak. Bunu biliyorum ama ben böyle beğeniyorum.

Toprak parçası nasip olduktan sonra üzerine bir küçük mekân yapılacağı vakit tek başına evimizi yapan işçiye bir de ocak yapmasını rica etmiştim.

Adam, benim istediğim ocağın “şömine” olduğu zehabına kapılmış olmalı ki balkon kısmının kenarına dışı büyük, içi ise sadece odun alabilen bir ocak iliştirivermişti. Estetik var ama fonksiyon yok. Odunu yakıp seyretmek için. Isınmaya da katkısı yok zira dışarıda.

Tava ve tencere ile yanına yaklaşılamayan bu nesne, üzerine eşya konulan, kayısı kurutulan bir set halini aldı. Kimseler ateş yakıp da onu seyre dalmadı.

Aradan bir müddet geçtikten sonra bir başka işçiye bana bir ocak yapıvermesini rica ettim. O, yaşça daha büyük olduğu için sanıyorum istediğim gibi bir ocağı bana yapacaktı. Ancak bu çalışmalar esnasında ne yazık ki ben orada bulunamıyordum. Sadece sipariş safhasında bulunup bırakıp geliyordum.

Aradan bir hafta geçtikten ve benim merakım doruk noktasına ulaştıktan sonra bahçeye gittim.

Önce gözlerime inanamadım. Duvarın hemen önünde devasa bir tandır beni bekliyordu. Ama ben bunda nasıl kızartma yapacağım diye çevresinde şaşkın şaşkın beklemeye başladım. İçine toprak bir tandır yerleştirilmişti. Yerden yüksekliği çok fazla olduğu için içinde yakılan odun benim bahçeden çıkan ince dallar olmamalıydı. Çünkü bunca mesafeden taa yukarıdaki tavayı ısıtması düşünülemezdi. Buna dağdan kesilmiş koca koca tomruklar gerekirdi.

Birkaç kez üstüne çıkıp kızartma yapmayı denedim ancak fiyasko ile sonuçlandı. Vur demiştik ancak öldür anlaşılmıştı.

Hele kışın üstüne bir naylon örtmeme rağmen su almış, içi yıkılmaya yüz tutmuştu. Daha önce harcına tuz karıştırıldığı için ise bahçe duvarı sanki sele maruz kalmış ve bozulmuş, bir Pamukkale manzarası arz ediyordu.

Birkaç yaz, ocak hayalim rafta, benim gözüm taze biberlerde geldi geçti.

Artık uğraşmamaya, çalışan bir kadın gibi daha entelektüel tercihler aramaya çalıştım. Çünkü bu konudaki çabamı hiçbir kadın hakları derneğine götüremezdim. Ne işverenden ne eşinden şikâyeti olmayan bir kadının ocak sorununa kim sıcak bakacaktı? Bu kadın eziliyor ahali diye kim avaz avaz bağıracaktı.

Bu sorunla kendim baş etmeye çalışacaktım. Mücadeleyi bırakmamaya karar verdim.

Bir gün bahçede demir bir iskele ve tuğlalar yardımıyla biraz da şeffaf diyebileceğimiz bir ocak yaptım. Çok iptidai bir şeydi ama eğer başarırsam on beş senelik hayalim gerçek olacaktı.

Patatesleri soydum ve dilimledim. Biberleri yıkadım, kuruttum, temizledim ve ocağın başına getirdim. Bu sefer bahçenin aynı tarafını değil de başka bir bölümünü tercih ettim. Çünkü bu yeni bir başlangıçtı, yeni bir yerde olmalıydı. Benim bu uzun süren hazırlığımı kızım dikkatle izlemişti. Benim bir başlangıç yapacağımı biliyordu.

Kibriti çakmamla beraber çamların altında kurumuş otlar zaten her yanı açık olan ocakla beraber tutuştu. Eyvah çamlar yanacak. “Göküş” diye bağırmamla birlikte kızım elinde anında suyu açılmış hortumla koştu geldi. Meğer bir itfaiyeci teyakkuzu ile annesinin marifetini izlermiş ve böyle bir sonu da sanki tahmin etmiş. Yangını söndürdü ve ben çaresiz elimde kızartma malzemeleri ile evdeki tüplü ocağın başına geçtim. “Kahrolsun tüplü ocaklar ve onun yabancı işbirlikçisi fritözler”

Gene mola dönemi başlamıştı ve artık sanki bir daha denenmeyecekmiş gibi görünüyordu.

Hiç böyle bir hevesi bir daha gündeme getirmeyi düşünmezken bizimkiler evin arka tarafına dikkatimi çekmeye çalışıyorlardı. Hüsranla neticelenmiş onca anıdan sonra oralara dönüp bakmak bile istemezken o da ne… Aynı halamınkine benzer standartlarda bir ocak karşımda duruyordu. Bana sürpriz yapmışlar hiç bahsetmemişlerdi. İnanamıyordum. Basit, kızartma yapmaya elverişli evsafta, tam istediğim gibi…

Birkaç boy tava edindim. Bu kara tavaları ocağın hemen yanındaki müştemilatta çakılmış çivilere özenle asıyordum. Kıymetli bir yemek takımının en nadide parçalarıydı onlar.
Üç dört kez başarıyla ocağımı kullandım.

Ancak dün aldığım bir habere göre bahçeye hırsız girmiş ve benim kara tavalarımı götürmüştü. En antika parçalar belki de yurt dışında milyarlarca dolara gidecekti!

Gene heves ve kursak karşıma geldi. Dünyada sıkça rastladığım ve artık şaşırmaz olduğum muhteşem ikili…

Hırsızın tercihine saygılıyım ama bir daha tava alırsam ilk işim onları sigortalatmak olacak.

Gasp edilen mutluluğum ve artık iki iyiliği bir araya getirme çabalarımın sonu gelmişti.

Bana düşen bahçeyi bahçe gibi yaşamak yerine herkes gibi “çim çiftçiliği” yapmaktı.

Eskiler şöyle derler:

Demir tava geldi kömür tükendi,
Tandır tava geldi hamur tükendi,
İşler yoluna girdi ömür tükendi.

Şayet benim durumumu görselerdi çocukların bana söylediğini söylerlerdi:

Ocak tava geldi, tava tükendi.

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

ocak...

Bende diyordum ki, Sakine hanim nerelerde? Megerse ocakla ugrasiyormus:)
Saka bir yana tadimlik bir yazi olmus.
koy hayatini gormus biri olarak.Ocagin kiymetini co kiyi bilirim.Ozel bir oda olurdu. ocagin oldugu. gomme dolapli.ekmeklerin yemeklerin yapildigi.onu bacasi olurdu.yamgur girmemesi icin, o ocak ozellikle kis gunlerinde hic sonmezdi. patetesleri biberleri kalan atese verilirdi.kizarmadanda guzel olurdu, hele patlicanlar sonradan onlar soyulur, guzelce hafif atesde soganlarla baharatlarla piserdi.biz buna sondurme deriz.
Ocak diyince aklima bunlar geldi.
Imkaniniz olduktan sonra ocaktan vazgecmeyin.Ocaginiz hic sonmesin.
selam ve muhabet ile....

"gittiğin her yerde açık bir kapın olsun"

sakine hanımın ellerine sağlık, ocağın ve kızartmanın kokusu buralara kadar geldi.

şaka bir yana "beyaz melek" filmini izlediyseniz. orda mala ahmet ağa ölüm döşeğinde der ki:

"gittiğiniz her yer de açık bir kapınız olsun"

burdan yola çıkaraktan efenim bu sorun; bir köy de yahut ocağı olan bir yerde bir tanıdıkla minasebet kurmak ve onu unutmamak ile çözülebilecek bir sorundur sanırım.

nım nım (aklına biber kızartması düşmüş genç efekti)
"eddai"

Tandır, ocak, doğal gaz

Sakine ablamızın yazılarını okurken kendimizden bir şeyler bulmanın heyacanını yaşıyoruz.

Yazıyla, çocukluğuma tekrar tekrar döndüm.

Gözlerimi kapattım zihnimi yokladım.

Bir gece önceden teknelerce hamur yoğruluyor, ertesi sabah anne tabiriyle mal maş görüşüyor; yani hayvanlar yemlenip sağılıyor, etraf temizleniyor.

Komşu kadınları uzaktan yakından geliyorlar. Köy evinin hayat denilen büyük, kenarları taşlarla çevrili üzeri acık bahçesinde sadece kadınlar var.

Yanık sesleriyle türküler söyleyerek, biri tandırı yakıyor, bir kaçı hamurları beze haline getiriyor, bir kaçı kocaman tahta sinilerde yufkalar açıyor. Kimi tandırın üzerine yerleştirilmiş sacda yufkaları pişiriyor.

Bu kocaman alana hayat denmesi ne güzel ne isabetli olmuş.Çünkü orada gerçekten hayat var.

Bizler hemen annemizin şalvarına yapışıyor,”anne şepe anne şepe, diyoruz”, yani gözleme istiyoruz. Çocuklara şepe yapıyor birkaç hanım.

Peynirlisi yumurtalısı vs vs… Duman kokulu yağlanmış şepemizi birkaç ısırıkta bitirip bir daha bir daha istiyoruz. Tabi bu kadar arsızlığa pişirgeç ( sacdaki yufkayı çevirmeye yarayan ince uzun sopa) ile kovalanmak yaraşır. Ama Aç kediler gibi uzaktan, acındırıcı bir hal ile en merhametli hanımın yüzüne bakıyoruz. O yapıyor bu kez bize şepe.

Elimize bilmem artık kaçıncı şepeyi aldık mı hayattan çıkıp, bayırdan aşağı koşturuyoruz…

Dumanla karışık yufkaların, şepelerin kokusu eşlik ediyor yol boyunca. Şimdi bu kokuyu tekrar almayı çok isterdim.

Allah’a şükür ki bir ocak var yazlıkta. Arada yufkalar yine yapılıyor, arasına taze nane, yeşil soğan, bahçenin kokulu domatesleri, reyhan ve yaş kekik, ve elbette bahçe biberi birazda peynir koyduk mu yemelere doyum olmuyor yine duman kokusu eşliğinde. Ama bu lezzette bir şeyler eksik… Belki imece usulü belki bilemiyorum, bir şeyler eksik…

Kara tencerelere gelince; kara tencerelerde ocakta yemekler pişti mi o yemeğin lezzeti apartman dairesinin sıkışık mekânlarında pişenler gibi olmuyor, kara tencerede ne pişerse pişsin lezzetine doyulmuyor.

Elimde olsa hep orada yemek yapmak isterdim, doğal gazla pişen yemekler demek değil ki doğal.

Doğal, çalı çırpıyla ateşte pişen yemeklerdir.

Çocukluğumuzdaki tandır yemeklerini andıran ama sadece andıran ocak yemeklerine de şükrediyoruz. Ya olmasaydı ya hep doğal gazla yemek yapıyor olsaydık?

Yazıyı okuyunca bir ocağımız olduğuna çok şükrettim.

Yolunuz düşerse buyrun bizim antika olmasa da kara tencerelerimiz tavalarımız mevcut ocak başına davet ediyoruz sizi…

Lanet, siyonistler ve yandaşlarının üzerine olsun!

hobi bahçesi

şevval oruçlarına denk geldiği için midir nedir bu yazı ve yazıya yapılan yorumlar pek bir ilgimi çekiyor...

sakine hanım bilir, konyada hobi bahçeleri diye bir uygulama var. belediye suyu kendisinden yani ücretsiz; bahçeler kiralıyor apartman sakinlerine... isteyen o küçük bahçeyi ekiyor, suluyor toprakla haşırneşir oluyor. isterse ocak da yapıyor:)

ilgimi şu çok çeker. insanlar oradaki kulübeye bir kaç minder ve kilim serer, bir kaç tas tabak koyarlar ve uzun bir zamanlarını orada geçirirler. sonra "hobi bahçesi arkadaşı", "gelini hobi bahçesi arkadaşının kızıymış" gibi tabirler oluşur. yani aslında apartmandan ve moderniteden kaçış gibidir. o eski kilimleri süpürür, kullandığı iki tabağı yıkar ve zamanını üreterek geçirir... yani evdeki salon takımları, yemek masası, tül perde gümüş yemek takımı gibi eşya yığınından kendisini sadeliğin kollarına atar...

"eddai"

Yüzü isli kadınlar size krem gerekmez

İnanın hayran kaldım bu isten pastan korkmayıp da ocağın başına toplananlara. Ve zaman zaman yiteceğini düşündüğüm muhabbetin yerinde durduğunu görünce hayranlığım arttı gitti.Ocağa ne hacet dedim şu kadınların yüreği mangal gibi.
Şöyle de bir yemek listesi çıktı karşıma:
Söndürme, şepe...
Malzeme listesi ise:
Patlıcan(bahçeden tabii)
Reyhan
Yaş kekik
Yeşil soğan
Peynir
Dört tane yüzü isli kadın asla ellerinde eldiven bulunmayan.
Ve ocak elbette...
yemeği el ile yoğurarak ve Medine hanım kardeşimin o harika tabiriyle ateşe vererek yapmalı. Ateş üstüne koymak ile ateşe vermek farklı şeylerdir. Vermek yemeğin teslimiyetidir. Ondan lezzetli olur zaten.
Hacer hanım kardeşimin davetine ise kimbilir olur olur kardeşim.Kısmettir.
Ayşe hanımın şevval oruçlarına böyle bir yemek listesiyle çıktık işte. Allah kabul etsin. Yar ve yardımcımız olsun.

"Ocak tava geldi, tava tükendi."

"Ocak tava geldi, tava tükendi."
Keşke yüreklerde tava gelsede, kor gibi yansa.

Çocukluğumun ekmek kokuları geldi burnuma. Bizim oralarda çalı çırpı yerine gazel yakarlardı. Çıtırtıları halen kulağımda. Odunda kullanıldığı olurdu peyder pey. Tabi kardeşlerimle sabırsızlıkla bekler. En son közün için pateteslerimizi gömerdik. Nede tatlı olurdu. Tabi yüzümüz gözümüz karalara boyanırdı.

Gözün aradığını, gönül bulurmuş.

Hoş yazınız için teşekkür ediyorum.