renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

yavuz altınışık yazıları

Eşyanın Anlam Katındaki Sembolik Zenginliği ya da Şiirimizin Sandalyesi Neden Eksik?

İnsanoğlu bütün yaşamı boyunca beraberinde bulundurduğu eşyaya kendi konforunu koruyucu bir anlam yükleyerek yaklaşmıştır. İnsan yaşamındaki eşyanın varlık boyutu, yaşam denilen alanı rahata kavuşturucu bir estetizme bürünmüş gibidir. Bir eşyanın hayatımızdaki lüzumluluğu yapageldiğimiz işlerin daha kestirme bir yolla kolaylaştırılmasından başka ne olabilir ki! Eşyanın “kullanılabilir” olan ehilleştirilmiş doğasıyla insanın “kullanabilir” olan bozguncu doğası arasındaki bu uyum, hareket kabiliyetimizin olağan bir manevrasıdır aslında.

Güneşin Oğlu

Güneşin Oğlu

Bir zamanların şiir ortamlarını en sağlam mısralarıyla şaşırtmış olan Ah Muhsin Ünlü’nün Polis ve Çocuk filmlerinden sonra gelen üçüncü filmidir Güneşin Oğlu. Onur Ünlü’nün filmini değerlendirirken şairlik tarafını göz önünde bulundurarak, şiirinde kullandığı dilin kırık döküklüğünü de işin içine katma gerekliliği vardır elbet. Eğer, Onur Ünlü’nün şiirde kullandığı bu kırık dökük dilin çarpıcılığına karşı bir yabancılık çekiliyorsa, bu durum yaptığı filmin diline de yabancılık hissini doğurur.

Karagöz Eylül 2008 Sayısı Kitapçılarda

Her hâli lâtif, elfâzı düzgün, etvârı zarif edebiyat dergisi Karagöz’ün Eylül sayısı çıktı.

Manifestosuz Şiirler

Her sayısında günümüz şiirinin temel sorunlarından birini enine boyuna işleyen Karagöz, 4. sayısında manifesto meselesini ele aldı. Hakan Şarkdemir’in şiirimize dair kışkırtıcı tespitlerin yer aldığı “Postmodern Türk Şiiri” başlıklı yazısını Osman Özbahçe’nin “Karşılıksız Çek” isimli yazısı takip ediyor. Yavuz Altınışık, “Bir Akımsızlık Cereyanı Olarak Türk Şiirinde Manifosta”ları, Enis Akın, yeniden yorumladığı kekeme kavramı üzerinden “Üzerinde Durulmaya Değer Bir Yöntemsizlik Önerisi Olarak Kekeme Büyük Türk Şiiri”ni yazıyor. Ercan Yıldırım ise, yenileşme çabaları üzerinden manifestoların tarihsel çerçevesini çiziyor: “Eksik Modernlikten Tam Türkiye Çıkar mı?”

Dersu Uzala

Akira Kurosawa - Dersu UzalaŞehirli insan, doğa karşısında takındığı tavrını rasyonel bilginin sınırlarına hapsettiğinden, doğayı kendisinin karşısında alt edilmesi gereken bir rakip olarak görür. Dolayısıyla şehirli insanın kendi varlığına bir uzuv gibi yapıştırmış olduğu suizannı, yeryüzündeki bütün yapıp etmelerine bu rasyonel bakış açısının gerektirdiği intizamı getirerek yaşama keyfiyetine sahip olacağından kaynaklanır. Oysaki tabiatın kendiliğinden varolan doğal vahşiliği bile insanın tahripkârlığı kadar ezici ve iz bırakıcı değildir.

Hata Devam Ediyor'u Devam Ettiren Hata

Hata Devam Ediyor

Çırpını çırpını giden atlardan indik
Girmek için patavatsız yurttaşlar sırasına

İsmet Özel

Günümüz Türk şiirine kendi doğal akışı içinden baktığımızda bu noktada sarf edilmiş bir çok sözün yeterli derecede kayıt altına alındığını görüyoruz. Her şairin kendi poetik duruşuna değinen metinlerin sıklıkla kaleme alındığı, dergi sayfalarında ve çeşitli edebiyat ortamlarında dile getirildiği günümüzde Türk şiirinin kendi doğallığının, bir şey söyleme gerekliliğinin tuhaf bir baltalamaya tabi tutulduğunu işaret etmek şiirin özgünlüğüne ve şairin ayrıcalıklı pozisyonuna halel getirecek bir durum arz etmez sanırım.

Endüstriyel Sözlük

İnsan : Nisyan kelimesinden türemiş olduğuna inanılan çok katmanlı profesyonel unutkanlık mekanizması. Unutkanlığıyla malül pıhtılı toprak parçası. İyinin ve kötünün sınırları içinde sürekli bir gerilim cereyanına kapılmış müstehzi zorba. İki yakınlaştırıcı paletle ayakta durabilme maharetini en iyi sergileyebilen homo homoni lupus. Sınıfsal olarak diğer yaratıkların üzerinde bir imtiyaza sahip olmasına rağmen bulduğu her şeyi yememekte ihtimam gösteren ve fakat bulduğu her şeye karşı zapt edilmez bir tapınma eylemine kalkışan canlı türü. Ortaya sermiş olduğu bütün sanatsal, kültürel ve sosyo ekonomik faaliyetlerinin tamamında unutkanlığının sindirilememiş gayreti gizlidir. Teknik hata.

Popüler Kültürün Zombileri

Onlar için söylenebilecek sözlerin bir kısaltması olduğunu kabul etmenin insanı yanılgıya düşüren çok şaşırtıcı sebepleri vardır elbet. Çünkü onlardır sözün ve hayatın sahibi olduğuna inanan efendiler. Her şeye karşı fütursuz bir akışkanlık içinde olan hayatları vardır ve her girdikleri kabın şeklini alacak kadar da omurgasızdırlar. Omurgasız olmanın onlar için ayıplanacak bir yanı da yoktur üstelik. Çünkü ayıbın da övgünün de yaratıcıları olduklarına karşı kesin bir inanç beslenir içlerinde. Her şeyin en iyisini yapmaya karşı mahir olduklarını dillerine dolamış olsalar da işin aslının hiç de öyle olmadığını gösterecek büyüklükte sefil bir bayağılık içindedirler.

Mührü Çalınmış Memur İçin Parantez

“Öyle sanıyorum ki insanlığın gerçek trajedisi, saygın ruhbilimcileri ve muteber rüyayorumcularının eksik bir önsezi metnine şapka çıkarmasıyla başlayacaktır.”
Lituanya Lordu Varibar Vals

Uyanır uyanmaz duvardaki saatin tik taklarına göz gezdirerek akrep ile yelkovan arasında süresiz uzayan savaşın kovalamacasına bakıyorsun. Sanıyorsun ki bu kovalamacanın sonuna yetişecek hiçbir şey kalmadı elimizde. Bu sımsıcak yatağın içinde, banarak rüyalarına kafasını, etrafına güzelliklerden bir çit gerip her şeyin gelip geçici olan tehlikesine karşı bir mevzi kurduğunu düşünüyorsun öyle mi?

Töre Baskısına Karşı Hariçten Bir Gazel: Mutluluk

Mutluluk

Türk sinemasının, daha genel bir ifadeyle Yeşilçam’ın, Doğu ve Güneydoğuya bakışı kuruluşundan beri hep aynı kriterler üzerinde sürekliliğini devam ettirir. Öyle ki bu hususta sinemamızın belli refleksler bile edindiğini ileri sürmek abartıya kaçmayacak bir gerçektir. Doğu ve Güneydoğu ahalisinin geri kalmışlığına, belli geleneklerin boğucu tasallutundan bir türlü sıyrılmayı beceremeyen cehaletine ve bu cehalet nedeniyle düşülen trajik durumuna yeterli derecede “ağıt” yakıldığına artık şahit olmayanımız yok gibidir. Türk entelektüeli Doğu ve Güneydoğu gerçeği karşısında, geleneğin

Astarın Yüzü Geçen İşreti

Her şey gece yarısı bilinmedik bir giz gibi, bekleyen bir kadın mazereti gibi önümde duruyordu ve ben nedense başka bir şehre girmenin heybetini öyle alışkın bir hal içinde içimde tutuyordum ki; bu hale ben bile şaşıyordum. Bir aklıselimin yapacağı türden şeyleri atlıyordum bir bir. Elimde asılı duran bu kalabalığın ağız- açıp kapayışlarına su veriyordum. Usul usul dinleniyordum kendime yaslanarak bir tenhada kendiliğimden. Bir tenha dedimse de hani şu bildiğimiz türden değil. Canlılığın kendini yer ile yeksan kıldığı garip bir dışlanmışlık hissi gibi bir şey.

İçeriği paylaş