renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

ebuzer sefer yazıları

İsa, Gözyaşı, Ölüm

İnsan doğarken ağlar ve yeterince ağladığında ölür. İsa böyle diyor.

Bu yüzden olacak, ne zaman ağlasam aklıma İsa gelir, bu söz gelir, ölüm gelir.

Gelirdi…

Biraz daha farklı oldu bu sefer. Önce ölüm geldi aklıma, sonra söz, sonra İsa, sonra diğerleri.

Devlet Hizmeti

Dışarıdan bakıldığında; bir elinde her akşam iş dönüşü muntazaman aldığı üç ekmek, diğer elinde kullanılmaktan hayli yıpranmış işporta malı deri çantası, evinin yolunu tutmuş örnek bir çekirdek aile reisiyim. Uzun süre giyilmekten yer yer eprimiş takım elbisem, natürel ense standart saç tıraşım, hep aynı yolları yürümekten mekanikleşip eskimiş bıkkın adımlarım ve tipik masa başı göbeğim; benim, memurlar şehrinin kusursuz bir ferdi olduğumu açıkça ilan ediyor.

Düşünüyorum da şimdi, tam şu anda bir fotoğrafım çekilse; hani şu yüksekten çekilenlerden, hani ilerde belgesellerde kullanmak için, hani “2007 Ankara’sının bir semti, mesai bitimi saatleri…” gibi bir isimle arşivlenecek cinsten, hiç de uygunsuz kaçmazdı.

Öpülen Kalem

"Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kâğıt kalem aldım, oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."(Haritada Bir Nokta, Sait Faik)

Önünden geçmek zorunda olduğum devasa Book Center’ın vitrininde sergilenen, sergilenmekten de öte adeta göze sokulan Best Seller kitapları görmemek için başımı diğer yana çevirdim. (Tekno Center’ın bulunduğu yana… Daha katlanılır ve daha az ironikti.)

Şehre Düşen Yalancının Kısa Hikâyesi

1.

Uyanır uyanmaz doğruldum ve yanı başımdaki pencerenin perdesini araladım. Gün henüz doğuyordu. Kızarmış gökyüzüne diktim gözlerimi.
Bugün, aşığının ateşten busesini hala yüreğinde hisseden genç bir kızın yanaklarındaki utangaç kızarıklıkla açmıştı gözlerini gök.
“Gökyüzünün gözlerini açması” İmgenin doğruluğunu kendime gelince düşünmek üzere, zihnimde bu üç kelimenin altını çizdim.

Bölünmüş Polisiye

Sol üst köşesinden kenarları beşer santim uzunluğunda bir üçgen oluşturacak şekilde katlanmış bir kâğıda yazıyorum. Bembeyaz sayfanın üzerindeki üçgenin koyuluğu, bana altında bir şeyler yazılı olduğunu düşündürüyor. Merak ediyorum. Neden bilmem, birdenbire henüz açmamam gerektiğini düşünüyorum. Düşünmekten öte kavrıyorum. Hemen bir kural koyuyorum kendime.

“Yazacaklarımı bitirmeden üçgeni bozmak yok!”

Koridor

Bakanlar bana/gövdemi görürler
ben başka yerdeyim” (A. H. Çelebi)

Neden ben yokmuşum gibi davranıyorlar, sanki hiç varolmamışım gibi. Dünyada bir sinek kadar bile yer kaplamıyormuşum gibi. Ölü bir sinek kadar bile.
"Hey, beni dinleyin! Bana bakın, buradayım!" Duymuyorlar, duymazlıktan geliyorlar belki de.
"Beni duymuyor musunuz? Ben sizdenim, sizin gibiyim. Hey!" Yanımdan geçip gidiyorlar, yüzüme bile bakmadan, görmeden. Saydamlaştım sanki, başını benden yana çevirenler beni atlayıp arkamı görüyorlar.

Söz Arası

- Tutunamayanlar çok kalın ya, onu okudum diyenler yalan söyler. Bak mesela kardeşim deli gibi kitap okur ona sor o bile okuyamamıştır. Zaten sıkıcı da bir kitaptır kesin de mi?

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır yenilgi yenilgi hadi oradan yenilgi vardır dünyaya yenilmek için gelenler vardır her yenilgiden sonra yeni bir mazeret bulmakta usta olanlar vardır yenilgilerini hayallerinin yardımıyla kendisine zafer ya da zafer habercisi gibi göstermeyi bir halt sanan aptallar vardır aslında aldananlardır aldananın hası vardır

Kayıp Anların Hikayesi

KaybolanŞehrin nabzı atıyordu. Tüm olağanlığıyla.
Kan kadar sıcak, kan kadar koyu ve bir o kadar hararetle akıyordu şehir. Az sonra, kendisinin varlığından bile haberi olmayan ayaklar altında ezilmeye mahkûm, yolunu kaybetmiş birkaç karınca, yalnızca birkaç kuşak öncesinden genetik mirasla devraldığı korkuyla kanatlarını çırpan güvercinler ve asırlık bir çınar, insanların amaçsız gibi görünen koşturmasını izliyorlardı.

Şehir ve Karanlık

Şehirleri severim. En çok da geceleri. Doğrusunu isterseniz yalnızca geceleri. Pek çok insanın aksine gündüzler bana ürkütücü gelmiştir oldum olası. Gün ışığında şehrin sokakları, ağzını açmış beni yutmak için bekleyen dev bir canavara dönüşür her defasında. Hele bazı sokaklar var ki gök gürültüsünü andıran haykırışlarını yanından geçerken duymak bile tüylerimi diken diken etmeye yeter.

Ama gece öyle mi ya?

İçeriği paylaş