renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Fethi SERHAT yazıları

Kıyamet Öyküleri [Southland Tales, 2006]

Kıyamet Öyküleri

Kıyamet Koparsa…

“Amerika’yı seviyorum; özgürlük heykeli orada, yüksek yaşam standardı orada, düzen orada, insan hakları orada, en iyi doktorlar orada, hepsinden öte orası bir rüya ülkesi… İnsan üzülüyor, biz onca severken onları, onların yaşamlarını, özenirken onlara onlar neden anlamak ihtiyacı duymazlar bizi? Onlara göre sürekli bir üçüncü dünya ülkesi olarak mı kalacağız? Neden? Biz sizi örnek alıyoruz kendimize, ama sizi örnek aldıkça ilerlememiz gerekirken ilerleyemiyoruz, hep bir şeyler oluyor ve daha da geriye gidiyoruz. Anlamıyorum…”

İhtiyarlara Yer Yok [No Country For Old Men]

No Country For Old Men

Şiddet üzerine ya da şiddetin sebepleri üzerine onlarca film vardır. Çoğu farklı bir noktadan yakaladığına inandığı bu popüler konuyu kendi kadrajından verirken aynı zamanda izleyende seyirlik bir tat da bırakma kaygısıyla oluşturur filmini. İhtiyarlara Yer Yok, bu kaygıyı taşımayan rahat bir film, ama hazmı bir o kadar da zor olan bir film…

Coen Kardeşlerin, Barton Fink ya da Fargo gibi klasikleşmiş filmlerindeki suçlu profiline hiç uymayan bir psikopat var bu defa karşımızda; öldürmenin neden’inin, niçin’inin pek de umurunda olmadığı bir katil…

Zalimleri Temize Çek!

Mongol

Dünya yeterince kanlı lider gördü, görmeye de devam ediyor. Kimi işini ilkel yöntemlerle yaptı kimi modern yöntemlerle… Değişmeyen tek şey; onların zalim oldukları gerçeğiydi şüphesiz… Kendi güdük saltanatlarını devam ettirmek/ettirebilmek adına işledikleri her cinayet onların zalim olma vasfını biraz daha tebeyyün etti. Tuhaf olan şu ki; gücü kuvveti yerinde olan her millet kendi içinden çıkan zalimini sahipleniyor, hatta onunla iftihar ediyor. Bu, uluslar arası hukuk sisteminin kuşa çevrildiği her zaman diliminde de böyle olacaktır galiba.

Göz'ün Görmediği

Göz

Ruh göçü, ruhun yeni bir bedenle dönüşü gibi tanımlamalarla ifade edilen reekarnasyon, bir daha beyazperdede. Tabi, bu defa ruhun göçüne değil de gözün göçüne, daha doğrusu bir gözün gördüklerinin göçüne şahit oluyoruz. Evlere, ağaçlara, çeşitli eşyalara hafıza takıldıktan sonra sıra göze gelmişti ve nitekim bunu da uzak doğuda yaptılar ilkin. Ring gibi, Dark Water gibi, İnternal Affair gibi filmleri kendince uyarlayan yönetmenler bu defa da bu filme el attı. Sonuç?

Aynı Dili Konuşmak; Müziğin Dili…

The Weeping Meadow

Yakın kültürlerin bir birinden etkilenmesi kadar doğal ne olabilir ki? Hatta bu iki yakın kültür yıllar önce bir birine düşman olsa da… Çok uzak bir yerlerden değil, Yunanistan’dan bahsediyorum. Müziğinden giyime biz onlardan onlar bizden o kadar etkilenmiş ki… Yıllarca bir Osmanlı vilayeti olan Yunan toprakları için etkilenme ne kadar geçerli ise Osmanlı insanı için de aynı şey geçerliydi nitekim.

Yıllar yılı iç içe yaşamış bu iki farklı milletin nasıl bir çatı altında bir ara geldiklerini anlatmak değil bu yazının işi…

Kırık Hayatlara Dokunmak

Bilmediğimiz, görmediğimiz, duymadığımız binlerce kırık hayat var etrafımızda, ne çok uzak bize ne de çok yakında.
Belki farkında olmadan yanımızdan geçiveren bir Mehmet Amcadır o, belki de Sabiha Teyze… Her şarkısında kimliği belirsiz çığlıklara türkü yakan Ahmet kaya’nın dediği gibi “acılara tutunarak” yaşıyoruz ve kim bilir daha nice acıyı kuytusunda misafir edecek kırık kalplerimiz…

Her kırık hayat bir tazarrudur aynı zamanda yaratana. İmtihan dünyasında kırılmışlığımız ya da kıran taraf olmuşluğumuz geçilecek bir köprünün varlığına işaret…

Bizim Niye Korku'muz Yok?

Bale öğrencisi, kaldığı pansiyondaki odasına girer, kapıyı kapatır. Dışarıda rüzgâr olanca hızıyla esmekte, müthiş bir uğultu içeriye sızmaktadır. Zifiri karanlıktır dışarısı, bale öğrencisi kız sanki bu karanlıkta bir şeylerin hareket ettiğini, kıpırdağını görmüş gibi yavaş adımlarla yaklaşır pencereye. Pencere ile başı arasında bir iki adımlık mesafe kalmıştır, müzik hızlanır… Pencereyi kırarak içeri uzanan bir el bale öğrencisini cama yapıştırır…

“Lüküs Hayat” Takıntısı ve Peygamber Günleri

Hayatımıza haber vermeden mi geldi yoksa bangır bangır bağırarak gelip tebelleş mi oldu bilmiyorum ama bir şekilde hepimizin hayatına kuruluverdi “lüküs hayat” takıntısı… Bir zamanlar aza kanaat etmeyi en büyük zenginlik, en büyük erdem bilen insanımızın omuzladığı hayat anlayışı, yaşam tarzı şimdilerde yerini doymak bilmez, gençlerin önünü açtığı bir “özgür yaşa, takıl hayata” akımı olarak değişime uğradı.

Türk Öykücülüğünün Dev Kütüphanesi

Yeni Türk Edebiyatında Öykü

Yeni Türk Edebiyatında Öykü ( 5 cilt)
Ömer Lekesiz, Kaknüs Yayınları

Türk edebiyatının belki de –son yıllardaki hareketlilik dışta tutulursa- en çok ihmal edilen çocuğudur öykü/hikâye. Çoğu zaman, yazarların ya da şairlerin edebiyatta/yazında sıçrama tahtası olarak kullandığı edebi türdür, desek çok da insafsız bir genelleme yapmış olmayız.

Gün Doğacak, Anneler Ne Zaman Doğuracak?

İnsanoğlu rahatına düşkün olmaya devam ederse ne olur? Her rahat son tahlilde içinde bir “rahatsızlığı” barındırıyorsa “rahat olma” olgusuna nasıl bir tanım kılıfı giydirebiliriz? Bitişe, beklenen sona götüren sadece “rahata düşkünlük” müdür? Elbetteki hayır, temel saik insanın narsist olmasıdır. Her kötünün temeline narsist olmayı koymak doğru mudur bilmem ama benim aklıma başka bir sebep gelmiyor.

İçeriği paylaş