Mustafa Eyyüboğlu yazıları
Dolunay’da Güneydoğu Hatıraları: “Can Sıkıcı Bir Ayrıntıdır Ölüm”
Karşı blokun üzerinden görünüyor çocuksu hâli; gümüşten bir tepsi gibi asılı duruyor gökte dolunay… Balkondayım. İftar geçeli bir kaç saat olmuş, çay içiyorum. ‘Referandum yaygaracıları’ diyorum ben, işte onlar, elleriyle, ayaklarıyla, dilleriyle karabasan kovar gibi davranıyorlar; şaşırıyorum.
İktidar tarafından halkın önüne bir şeyler konuyor, halk da gidecek oyunu kullanacak; o kadar. Ne bu abartı? Vatandaşın devlete karşı bir kaç kazanım elde etmesi, neden rahatsız ediyor birilerini?
İnsanın dili, geçmişi sık sık terennüm etmeye; dikkati, hatıralarına daha sık yönelmeye başlamışsa, orta yaş belirtileri kalınlaşıyor demektir. İnanmazsanız vakti-zamanı gelince kendiniz tecrübe edersiniz. Tecrübe etmiş olanlara ise sıcak bir bardak çay ikram edip, balkona davet edebilirim. Anlatacaklarımın bir kısmına onlar da şahit oldular, çünkü.
Doğal Korku Bir Eğitim Aracı mıdır?
Alışılmış bir girişle başlamayalım. Korku’nun tanımı ve çeşitleri korkuyla ilgili çok fazla deneyime sahip insanlar için anlamlı. Çocuklar ve gençler için değil. Dayak korkusunu öne almamıza ve incelememize de gerek yok. Çünkü; genel geçer boyutlarda dayak ciddi biçimde azalmış durumda. Dayağın ve diğer şiddet içeren korkunun bir eğitim aracı olup olmadığı hususunu da ikinci planda tutalım.
Çok hareketli, çocuk psikiyatristlerinin hazır kalıpları kullanarak hiperaktivite teşhisi koyduğu sıradan çocuklar için korkunun sağlayabileceği yararları tartışalım. Neredeyse her dört çocuktan üçü veya her beş çocuktan dördü için konan teşhis ‘Hiperaktivite’dir. Rüyaların, kâbusların çocuklar için hangi yarar yolunu işler duruma getirdiğini düşünelim.
Nerede Helâl-Haram Tartımız?
“Bu yazı, merhum babamın şahsında benzer tüm babalara ithaf edilmiştir.”

İş, güç…çağın getirdiği hengâmeler. Haberler, kitaplar, dergiler, sinema ve bir de internet. Kavganın bu türlüsüne dalmış olanlaradır sözüm. Kimseyi yadırgamıyorum, kimsenin her bir vakitte elinde tuttuğuna da dikmiyorum gözlerimi. Yüksek bir tepeye çıkıp bağıracak hâlim de yok. Suskun, içe kapanık ve çâresiz çocukların gözlerine bakıyorum ben.
Büyüdüksıra büyüklerinin şaşkın bakışları altında yalan söyleyen, sofrada herkesin tabağındakilere göz diken bencil çocukların günah öncesi dönemlerine yaklaşıyor gözlerim.
Yükseköğretime Geçiş Sınavı Hatırına: ”Sizi Unutmayacağım, Hocam!”
"Bu yazı, fedâkâr öğretmenlere adanmıştır."
Okulun adını duymuştu, ancak henüz yerini bile bilmiyordu. Yaptığı araştırmalar sonucunda öğrencileriyle en iyi iletişimi kurabileceğini düşündüğü Anadolu lisesini tercih etmiş ve Anadolu liselerine öğretmen seçme sınavında aldığı puanla, birinci sıradan tercih ettiği okula yerleşmişti. Şimdi okulun bahçesindeydi. Haziran sıcağı tüm haşmetiyle tepesinde yer tutmuştu, fakat okul bahçesine alelusul döşenmiş asfaltın kavurucu buharlarından korunacak bir gölge çarpmıyordu gözüne. “Bahçesi güzel değil”, demişlerdi; önemsememişti.
Okul binasının karmaşık mimarisi, sanat anlayışını tırmalamıştı; yine önemsemedi. Okul Müdürünün odasını ararken karşısına okul hizmetlilerinden olduğu belli olan biri çıktı.
Onarıyor muyuz, Öğütüyor muyuz?
Peşinen itiraf edelim; her hâlükârda insan haklarına aykırı davranıyoruz. Ebeveynler veya eğitimciler olarak insanın özüne müdahale ettiğimiz, dayatmalarda bulunduğumuz apaçık; nesnelerimiz olan nesillerimiz bunun farkında, ama biz gözlerimizi kapatıp yaptıklarımızı görmek istemiyoruz. Tüm maskeleme gayretlerimize rağmen saklayamıyoruz işlediğimiz cinayetleri; vakit geçti gidiyor.
Hiçbir çocuğumuz bizim ona öğretmek istediklerimizi öğrenmek istediğini söylemedi, söylemiyor. Biz onun okuyup yazmasını istiyoruz.
Aptal Baba
Beş yaşındaki çocuk kızgın bakışlarıyla desteklediği öfkesiyle babasına sesleniyordu: “Aptal baba!”
Baba, şaşkınlıkla çocuğa baktı. Ne olmuştu? Bu güzel çocuk kendisine neden “Aptal baba” diyordu? Ona gülümseyerek: “Ne oldu oğlum?” diye sordu. Çocuk: “Hani parka götürecektin?” Baba, çocuğa böyle bir söz verdiğini hatırlamıyordu. “Ama ben seni parka götüreceğime dair söz vermedim ki?” diye cevap verdi. Çocuk tüm hırçınlığına rağmen masum dudaklarını kıvırarak: “Ama annem, yemeğini yersen, baban seni parka götürecek, demişti.” Dedi. Fakat Baba’nın böyle bir sözleşmeden haberi yoktu. Çocuğu yanına çağırdı, başını okşadı ve ona:” Demek ki; annen bana söylemeyi unutmuş, oğlum” dedi ve ekledi:” büyüklere aptal denmez.”
Yağmur ve SBS
Şu mübarek yağmur çisil çisil yağdığında, çocukluğumdaki gibi kaç kere ıslanmak istemişim; gökleri yırtan gök gürültüsünün dinginliğinde, karanlıkları yırtan şimşeklerin sırtına binmek istemişim. At sürmek istemişim gökyüzünde, paçalarıma sürtünen çamuru elimin tersi ile kurumadan silmek, kurumuşsa eğer, parmaklarımla çitileyip temizlemek istemişim. Annemi yormamak için, gizlice yıkamak istemişim pantolonumu.
Çamura bulanmış ellerimi, ayaklarımı yağmur suları ile yıkadığımda, hep taze çamur kokusu kalırdı burnumda. Burnumdan, yanaklarımdan aşağıya süzülen yağmuru dudaklarımda ısıtmış ve emmişim; ıpıslak giysilerime sarınıp vindaviç oynamışım; hızlı koşan Mehmet, Mustafa, Salih, Yusuf, Remzi, Fahri, Sadullah ve Hasanla…Hele Remzi, Arap Remzi bir tek seni yakalayamazdım.





Son yorumlar
4 sa. 25 dk. önce
5 sa. 48 dk. önce
24 dk. 57 sn. önce
7 sa. 18 dk. önce
9 sa. 6 dk. önce
9 sa. 10 dk. önce
9 sa. 38 dk. önce
1 gün 4 sa. önce
1 gün 8 sa. önce
2 gün 4 sa. önce