renkler:
fontlar: 60% 70% 80% 90%
cemaat.com
orijinal fikir - farklı kalıp

Bozulan Büyü

Sınıfta en arka sıraya transferim bir an da oldu. Bir yıl önce ön sırada oturuyorken, ertesi yıl, sınıf öğretmenim beni en arka sıraya yerleştirmişti. Çünkü; geçtiğimiz yaz hayli boy atmışım. Boyumun uzamışlığına ve büyümüş olmama bir yandan seviniyordum. Diğer yandan ise buna üzülüyordum, sıra arkadaşımdan ayrılmanın , tahtayı görememenin yanı sıra birde sınıfın en uzun ve en suskun çocuğunun sıra arkadaşı olmuştum. Yanımda artık Yasemin değil, Haydar oturuyordu. Kitaplarının kenarına ‘bir büyük boşlukta bozuldu büyü’ bu cümleyi yazıyordu hep, Durmadan değişmeden yazılan bu cümle ürkütüyordu beni. Bozulan neydi? Neden büyülüydü? Cevapsız sorularımın, bilinmezliği bir yana sorup öğrenemeyişimde ki cesaretsizliğim beni tedirgin ediyordu. Alacağım cevaptan mı ürküyordum bilemiyorum! Teneffüs zili çalar çalmaz Haydardan uzaklaşmanın sevinci alırdı ilk zamanlar beni ve doğru Yaseminin yanına. On dakikalık bir ferahlama ciddi bir teneffüs. Konuşmazdı Haydar. Sormazdı. Söylemezdi. Sadece bakar ve dinlerdi.. Öğretmenlerin onu kaldırdığında hep bilirdi cevapları ve hep en yüksek notu alırdı.

Gözleri simsiyahtı. Kendisi gibi sırra kadem basmış gözler. Hiç ipucu yok! Adresiz mekanlar gibi! Kaybolmak gibi. Bildiğini sandığın , bilinmezliklerin yanılgısı gibi..Söylemiştim ya Haydar’ın boyu çok uzun. Duyduğuma göre yaşı da bizden büyükmüş! Hem de üç yaş! Ve ben de onunla aynı boyda olmanın sıkıntısını , aynı sırayı paylaşmakla yaşıyorum. Kız arkadaşlarım benim yerime hayıflanıyor, ‘ne kadar sıkıcı şu Haydar.’ Evet çok sıkıcı!

Bir zaman sonra Haydar’ ın konuşabilmesini hedef edindiğimi fark ediyorum. Arkadaşlarımın dalga geçmeleri ve uyarılarına rağmen. ‘Ya o çatlayacak senin çenenden, yada sen çatlayacaksın onun susmasından!’ diyorlar. Umurumda değil! Bisküvimi uzatıp ‘ister misin?’ diye soruyorum ve sadece başını iki yana sallayışında var olan ‘hayır’ cevabını alıyorum. Bıkmıyorum, Onu sıkıcı buluyorum ama içimden bir ses sanki konuşmayı öğretmem gerekiyormuş gibi durmadan ona teklif götürmemi öneriyor. Ne çıkar ki diyorum içimden ben sorarım O iki yana sallar başını ! Bir gün belki bıkarda bir şey söyler.. Haydar kantine iniyorum gelir misin? Haydar annem güzel kek yapar bak üzümlü ister misin? Haydar bu soruyu çözemedim anlatır mısın? Ben bıkmaksızın her tür soruyu soruyorum ama cevap hep aynı !Ya iki yana yada öne geriye sallanan bir baş hareketi. Arkadaşlarım ‘Ben olsam çıldırırım.’ ‘Uğraşma şununla..’ Diyorlar. Aldırmıyorum.

En arka sırada oturuyor olmak tahtayı görememe sorununu beraberinde getirmişti. Göremiyordum sınıfın en son sırasından tahtayı.. Sömestre tatili sonrası gözlüklerimle gidiyorum okula. Herkes çok yakıştığını söylüyor. Arkadaşlarım etrafımda her biri fikrini belirtiyor. Bazı çocuklar dört göz oldun diye alay ediyor . İyi ve kötü bir yığın tepki alıyorum Ama Haydar da hala tepki yok. Sadece her zamankinden fazla ve dikkatli bir bakış ve hemen telaşla başını önüne eğmesi . Buna da şükür diyorum içimden gördü ya! Konuşacak bir gün diyorum. Buna inandırıyorum kendimi. İlk teneffüs zili çalar çalmaz beklenmedik bir şey oluyor. Haydar ; ‘gözlüklerini bir kez deneyebilir miyim?’ diye soruyor. ? Şaşkınlığım had safhada. Öylece bakakalıyorum. Çocukça yaşıma rağmen ; ilk kez direkt muhatap alınmışlığımın şaşkınlığı bu .Bu beklenmedik bir şey benim için. Hatta kim olsa aynı şaşkınlığı yaşayabilir. Çünkü dedim ya Haydar konuşmaz! Haydar soru sormaz! Haydar sadece dinler ve bakar!Bu yüzden sorusuna cevap vermekte geciktiğim gibi, emin olmak istercesine ‘anlamadım?’ diyorum. Öyle ya nasıl anlayabilirim ki? Beş aylık sürecin sonunda kurulmuş bir cümle bu bir soru üstelikte! Şimşek hızı ile geçiyor tüm bunlar zihnimden. Ama sorusunun gerçek cevabını veremiyorum. O ‘anlamadım’ diyişim üzerine biraz duraklayıp yineliyor sorusunu ; ‘Gözlüklerini bir kez deneyebilir miyim?’ Aynı tonda aynı netlikte, aynı eminlikte. Hatta aynı ifadesizlikte. Sorusunu yinelemesinden kazandığım sürede muzipçe şu cevabı tasarlıyorum; ‘neden bozulan büyüleri yakından görebilmek için mi?’ Onu acıttığımı bilmeden! Susuyor Haydar önüne bakıyor . Ve cevapsız! Yutkunuyor, başını hafif yana döndürüp tekrar bakıyor yüzüme ve bu sefer hızla eğiyor başını önüne .O anlık bakışında gözlerinde ki , gözleri kadar siyah bulutu görebiliyorum. Siyah bir tül peçe inivermiş sanki! Her şeyi geri sarmak , yeniden yaşamak istiyorum ama nafile olan olmuştu bir kere. Tüh diyorum içimden ayda yılda konuşmuştu ne yaptım ben şimdi ! Tüh ki tüh! İçimde bir tedirginlik, biraz kendime kızgınlık ve bir parçada eziklikle akşama kadar daralan zamanlarım oluyor, okul çıkışının gelişi. Nihayet paydos zili çalıyor. Çarçabuk toparlanıp çıkıyorum. Okulun arka bahçesinde zincirlediğim bisikletimin zincirini açmak için eğildiğimde Haydar’ ın pek nadir değiştirdiği iki pantolonundan birisi olan, haki yeşili paçalarını görüyorum.

Nefesimi tutup bekliyorum! Konuşmuyor. Yavaşça ayağa kalkıyorum. bu sefer temkinliyim. Konuşmasını engellememek adına ne gerekiyorsa yapmak için nefes almaktan bile çekiniyorum. Gözlerine bakıp, hadi söyle diyorum içimden kelimelerle söylemeye cesaretim yok. Ya susarsa yine? ‘Köy’ diyor. ‘Hı hı’ gibi bir ses çıkıyor benden . Susuyor yine.. içimden; ‘eeee ne olmuş köye’ demek geliyor.. Yooo durdurmalıyım merakımı, beklemeliyim. Başımı onaylarcasına sallıyorum öne geriye. ‘Köy’ diyorum. ‘Babam’ diyor. Ben yeniden ‘hı hı , baban!’ diyorum. ‘Büyü orada’ diyor. ‘Nasıl?’ demek geliyor içimden. Hatta anlamadığımı söylemek istiyorum. Vazgeçmesinden korktuğumdan, soru seçemiyorum bir türlü. Öylece bakıyorum. ‘Yandı’ diyor. Kim? Ve ne ? soruları resmi geçit yapıyor zihnimde . Dilime düşmesinden korku duyduğum bir endişe ile. Soracağım her bir sorunun , cevabının onda var olduğunu bilmeme rağmen , artık susmasından çok incinmesinden korkuyorum! Merakım korkuya dönüşmüş öylece bakmaya devam ediyorum. Başımı öne eğiyorum gözlerimdeki merak ve endişeyi fark etmemesi için. Sessizlik uzunca sürüyor yada bana öyle geliyor. ‘Çantamı selene koyabilir miyim?’ diye soruyor . yine sorulan sorunun anlamını kavramakta güçlük çekiyorum çünkü bu Haydarın sorusu . Onun her ağzını açısındaki çıkan kelimeler sadece içerdiği anlamdan ibaret değilmiş gibi, garip bir bocalama yaşıyorum. Bu sefer sorumu gözlerime yükleyip bakıyorum gözlerine, ‘yandı ve büyü orada’ kelimeleri ile oluşan anlayabilme çabama aykırı düşeceğinden anlayamadım diyemiyorum. O anlıyor gözlerimde ki soru işaretini ; ‘Çantamı’ diyor ‘selene koyabilir miyim? Giderken konuşuruz hem?’. ‘Ta, tabii!’ diyorum. Ve hemen gözlüklerimi çıkarıp, uzatıyorum sabah yaptığım hatayı düzeltmek istercesine.. ‘Gözlüklerimi de deneyebilirsin!’ inanılmaz bir şey oluyor. Haydar gülümsüyor! Uzatıp elini gözlüğümü alıyor, itina ile gözlerine yerleştiriyor, işaret parmağı ile tam ortasından ittiriyor. Etrafa kocaman bir adam edası ile göz gezdiriyor! Yine soruyor ‘bu kaç para?’ Bu sefer soruyu anlıyorum ama cevabı bilmiyorum . ‘Bilmiyorum, ama ama öğrenirim.!’ diyorum . Çıkarıp gözlükleri veriyor. Çantası bisikletimin selesinde yürüyoruz. Bisikletin diğer kolundan sürmeme yardım ediyor. ‘Sen bin.’ diyor. ‘Hayır.’ diyorum ‘Böyle iyi.’ Hani konuşacaktık? Adımlarımızın sesi ve diğer çocukların sesini dinliyoruz. Garip ama tiyatro sahnelerinde ki kalın perdenin yavaş yavaş açılışındaki heyecan ve dekorun tastamam belirmesi gibi, Haydarın varlığı beliriyor. Sıkıcı olmaktan çok gizemli ve hüzünlü yanı perdelerin ardından merhale merhale görünmesi gibi netleşiyor. Susuyoruz ama dilini bilmediğimiz bir şekilde anlaşıyoruz. Uzaklıkları kat ediyoruz. Yaklaşıyoruz. Şimdilerde böyle tanımladığım, o zaman sadece hissettiğim bu tavır bu duruş beni cesaretlendiriyor. ‘Ne zaman geldin İstanbul’a? diye soruyorum . ‘Geçen yıl diyor ‘Yanınca! Her şey yanınca!’ Susuyorum! Her şey yanmış işte, neyi sorayım nasıl sorayım ki? Anlatması için gözlerimi anlık kapatıp, içimden dua ediyorum ! ‘Lütfen Allah’ım anlatsın! Konuşsun!’ diye. Ama o hala susuyor. Ben doğru soru bulma gayreti içinde, bir yığın soruyu eleme çabasında, içimde boğuşuyorum..bizim evin önünde duruyorum. Ve Haydar’ ın gözlerine bakıyorum. Hani o ipucu vermeyen gözlerine. Hayret ki bu sefer ipucu var hem de kocaman bir ipucu! Akmak üzere olan bir damla yaş. Zincirlenmiş gibi, kurtulmak ister gibi, sanki Haydar’ın görünmez elleri gözlerinin ardından , gözyaşını çekiştiriyormuş gibi! Zapt etmek istercesine. Çırpınan bir damla göz yaşı. Titriyor öylece.. Yutkunuyorum. Allak bullak olmuş küçük yüreğim. Yardım edemeyecek kadar küçük oluşuma kızgınım. Hızla, ‘Yarın görüşürüz Haydar. Burası bizim evimiz.’ diyorum. O ağır ağır elini kaldırıyor, bir eliyle seleden çantasını alırken, diğerini tam kalkmamış olmasına rağmen güle güle dercesine sallar gibi bir hareket yapıyor. Ben anlamsızca yine ‘hı hı !’ diyorum. Arkamı dönüp bahçe kapısına yöneliyorum, orada durup yola baktığımda ,uzun boylu Haydar’ ı ilk kez kısaymış gibi görüyorum. Başı omuzları hizasından öne düşmüş hali ile...

Annem bir şeyler hazırlar hep okul dönüşümüzde . Çay börek vs. Yiyemiyorum. Üzüldüğüm için mi? Ne biliyorum ki? Göz yaşını gördüm ya! Yandı, dedi ya! Merak ettiğim için mi? Köy-babam-Büyü bozuldu-Her şey yandı! Bu kelimelerin birer yap-boz parçası gibi sunulmasından mı? Bilmiyorum yiyemiyorum işte. Ertesi günün olmasını iple çekiyorum. Ya konuşmazsa ya vazgeçerse! Bu endişem ona yardım etme çabasını taşıyor. Bir önce ki gün susmasından duyduğum endişe değil bu! Ne yapabilirim bunu da bilmiyorum ama hissettiğim şey sadece anlatabilmesi ve içindekilerin kelimelere dönüşmesiyle içinin ferahlayıp, hafifleyeceği! Bu sorularla uykuya dalıp, sabahın ilk ışıkları ile annem uyandırmadan uyanıyorum . Ve erkenden okula gidiyorum. Okula yaklaştığımda beş katlı okulun merdivenlerinde Haydar yine kısa, yine küçük. Öylece oturuyor. Bir cenin şeklini almış, yüzünü dizlerinin arasına gömmüş ellerini dizlerinin altında kavuşturmuş . Haki yeşili pantolonu ve kendisine biraz büyük gelen siyah ceketi ile. Bisikletimi zincirleyip yanına gidiyorum. Yanına sessizce ilişiyorum. ‘Günaydın Haydar.’ diyorum. Başını kaldırıyor. Ve günaydın demesini beklerken yüzüme bakıp ‘dün söylediklerimi unut diyor’ ‘Olur.’ diyorum olabildiğince şen . Hüznü henüz bilmiyorum o yaşımda. Algılıyorum algılamasına , etkilendiğimde doğru ama O gibi değil, Onun kadar değil! Yangınları, çileyi, iç dünyaları tarumar eden fırtınaları , kayıpları kazançları tanım olarak bildiğim zamanlar. Tanımların, hakikate dönüşmüşlüklerini bilemediğim vakitler. Çocukça coşkuların gölgesinde, tek hakikatim, mutluluğun tanımı sadece! ‘Olur ! zaten pek bir şeyde söylemedin ki.’ Diyorum. gülümseyerek! ‘Üzülme hepsini unuttum .’ ‘Neden erken geldin?’ diyor! ‘Hava güzel.’ diyorum. ‘Ben üşüyorum’ diyor! Şimdi anlayabildiğim o vakitler anlam veremediğim; üşümeler! İçinin üşüyüşünü nereden bilebilirdim ki. Yineliyorum ‘hava çok güzel ama!’ Bu defa o, ‘hı hı’ diyor! Parmağını karşılara uzatıyor! ‘Ne kadar dar değil mi?’ diyor. ‘Ne dar ufuklar.’ Anlayamıyorum Onu . Sadece konuşuyor olmasını kutlamak için coşkuyla gülümsüyorum. Gözlerinde tanımlayamadığım bir parlaklık ve bir o kadar karanlık var. Bir süre öylece bana bakıyor. Gülümseyişimin soru işaretlerine dönüştüğünü hissediyorum! O devam ediyor başını çevirip, uzaklara diktiği gözleriyle ‘ Gün şuradan doğdu şuradan batacak.’ diyor daire şeklinde gezdirirken parmağını boşlukta. Ve birden elini cebine sokup bir şey çıkarıyor. Bir kağıt eski ve büyük kısmı yanık . Yavaşça açıyor. Bana uzatıyor. Alıyorum ve okunabilir tek satırı okuyorum! ‘Bir büyük boşlukta bozuldu büyü!’ Yüzüne bakıyorum onu ürkütmekten susmasına neden olmaktan korkarak! İncinmesinden de elbet..’Bu babamın yanmış ceketinin cebinden çıktı! Her şey yandı! Bir bu kaldı diyor! Ve dün titreyen o yakaladığım en büyük ipucu bir damla değil de bir çığ gibi düşüyor! Haydar ağlıyor! Haydar konuşuyor ! Haydar sarsılıyor! Herkes öldü! Bir ben bir de bu yanmış kağıt kaldı! Birde bozulup bozulmadığını bilmediğim büyüler! Sen ! sen biliyor musun? Bozulan nedir? Büyü nedir? Annem , babam, kardeşim, fırtına, nazlıcan ! herkes öldü! Onlar gitti ben kaldım! Onlar boşlukları bana bıraktı! Büyüleri bozayım diye! Biliyor musun nasıl bozulur? Sen hep gülümsüyorsun. Bana bile gülümseyen tek kişi sensin sınıfta, bana da öğretir misin gülümsemeyi? diyor sarsılışları arasında! Bir süre o ağlıyor ben susuyorum! Neden sonra göz yaşlarım durdurulmaz biçimde akıveriyor. O ağlıyor, ben ağlıyorum. Ağlıyoruz....

Haydar ayağa kalkıyor. Her şeyi yutacakmış gibi derin bir nefes alıyor ve veriyor! Arkası dönük öylece duruyor bir basamak aşağıda. Ne yapacağımı bilmeksizin göz yaşlarımı siliyorum elimin tersi ile. Dönüyor Haydar. Boyu yine çok uzun! Islak yanaklarına rağmen gözlerinden siyahi bir tül kalmış gibi parlak bakıyor. Ve sanki gözleri gülümsüyor. Dudakları da öyle. Sesinde ıslıklı ayaz yok artık ılık bir bahar sabahının esintisi kadar rahat. ‘Ben saz çalarım’ diyor. ‘Sana saz çalmamı ister misin?’ Evet, tabi isterim’ diyorum. Şaşkın , o gülümsediği için gülümseyerek. Neler olduğunu anlamayarak! Bir iki adım ilerleyip, kollarını iki yanında açarak , gerçek olmayan bir kahkaha atıyor . Olduğu yerde dönüyor ‘Bir büyük boşlukta bozuldu büyü!’diye bağırarak. Okula gelmeye başlayan çocuklar , susmasıyla meşhur hatta sıkıcı Haydar ‘ı bağırırken görmenin şaşkınlığında.. O aldırmıyor bile .. Tekrar bağırıyor; ‘Bir büyük boşlukta bozuldu büyü!’

Yanına gidip elimi omzuna dokunduruyorum ! Pek idrak edemediğim hala havsalamı zorlayan bu cümleyi (şimdilerde, bir şairin mısrası olduğunu öğrenmeme rağmen) tekrar ediyorum ‘Bir büyük boşlukta bozuldu büyü!’ Diyorum. ‘Eveeeet!’ diyor. Ve ona tüm cesaretimi toplayıp, ‘Artık susmayacaksın değil mi?’ diyorum! O ise yüzünde aynı tebessüm ‘Sana saz çalacağım dedim ya!’ diyor!

Haydar okulun bahçesinde bir bankta oturup teneffüslerde saz çalıyor bana. Okul müsameresinde çalmasını istiyor Okul müdürü. Haydar hiç susmamacasına anlatıyor! Dağları, kışın karın altından baş kaldıran kardelenleri, Fırtınanın yelelerini nasıl ördüğünü, Nazlıcan’ ın ne çok süt verdiğini , on yaşına kadar çobanlık yaptığı için okula geç başladığını, okulu iki köy uzaklıkta olduğu için üç saat yürüdüğünü, dönüşte akşam yemeği için , Ebegömeci, Arapsaçı, Labada, Isırgan otları topladığını Köyünün havasını nasılda özlediğini... kocaman ahhhhlar çekerek anlatıyor. Hatta büyük elleriniyle kaşlarına dokunuyormuş gibi yapıp, kızaran yüzünü saklayarak; emmisigillerin kızı Gülendam’ ı ne çok sevdiğini Onun beliklerinin köydeki hiç bir kızda olmadığını,- kınanın sadece Gülendam’ın parmaklarına yakıştığını daha derin ahlar çeke çeke anlatıyor da anlatıyor...

Haydar kışa inat bahar tazeliği ve sıcaklığı taşıyan o Şubat sabahından sonra, gülümsüyor! Haydar saz çalıyor, Haydar anlatıyor, Haydar okul flamasını taşıyor, Haydar kötü çocuklara göz açtırmıyor, Haydar konuşuyor.

Haydar konuştukça; suskunluklarda birikmişliğin büyüsü bir tebessüme dönüşerek bozuluyor!

Yorumlar

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

çok güzel ben çok sevdim

çok güzel ben çok sevdim gerçekten bu hikateti elinize sağlık