Bütün Mesele Olmak veya Olmamak mıdır?

Copyright © by Ali EfeNedir meselemiz? Ne için yaşamaktayız? İnanır mıyız, inanmaz mıyız? Sever miyiz sevmez miyiz? Düşünür mü düşünmez mi? Bilir mi bilmez miyiz? Ne yaparız biz?...

Tanrı mefhumu üstünde debelenmek vasıtasıyla tepinmek çokların tarak kemiklerini fosilleştirdiği gibi, nice Niçe’leri nicelik ve nitelik yoksunu bıraktığından, kişi O’ndan konuşurken ellerini baraj kuran futbolcuya iktidaen tutması lazımdır, derim.Zira insan usu tenasülüne nazaran daha yaratıcı değilse de, çok zaman ahmaklık edip bunu inkar edebilir. Tarih, us’una usuldan usuldan taparken seccadesini kirleten filoz-off’larla lebalep doludur. Kişi anlığı spekülatif bir septik olmak adına - belki de vicdanı karşısına çıkması durumunda ciğersiz bir şarlatan durumuna düşmek korkusuna - biricik Allah'ı karşısında kopyasız geçmeye çalışan yurdum liselisi durumuna düşer. Yemeğin kötü olduğunu anlamak için tatmak gereği duymak, yemeği yapan zat-ı muhtereme ne denli zulüm ise, derununda seni çağıran desibel dolusu seslere karşı İ. İnönü kesilmek, aklını ve sözüm ona diyalektiğini kutsal kadeh edinmek dahi o denli safsatadır.

Yaradan'ı, rahim kanseri olmuş kraliçe arı gibi yaşam döngüsünde pasivize etme yolundaki herhangi bir aşşağılık girişimin başat nedeni, aslında, Uzanvari bir masumiyetle O’nun varlığına teslimiyetin getirebileceği içler acısı (!) güven duygusudur. Yapabildiğini kendine, yapamadığını O’na havale etmek gibi bir zayıflık, insanı güçsüzlüğüyle yüzleşemeyecek kadar çığırtkan hale getiren bir korkaklık ürünüdür.Oysa ressam karşısında çırılçıplak soyunmaktan daha az zevk vermez Tanrı önünde kabuklarını indirmek. Tüm misketler onunken, budalalıktır onu oyuna almamak.

Esas trajedi şöyle ortaya çıkar: İnsan, tıpkı bir açgözlü akbaba gibi, gördüğü tüm leşleri eşeler ve sayısal loto oynayan bir ahmak gibi gördüğü tüm boşlukları alelacele doldurmak için tepinir. Eline geçirdiği her şeyi bir yerlere sokuşturmaya başlar. Girenlerin acıtması değildir onu üzen, boşlukların doyumsuzluğudur. Tüm beden ve boyutlarda bütün kazıkları yemeden, yenecek başka kazık kalmadan gerçeği bulmaya yeltenmeyecek kadar eyvallahçıdır. Boşluk dolmazsa profiller döşenir tarihe: Yaşamına, doğum kontrol hapının ıskaladığı günün yanılgısal bir ürünü olarak davranan bir ruh ve onun saz arkadaşları. Sonuç tam bir felakettir: Allah'a küsmüş bir ‘yığın’ insan ve karpuzun kare şeklinde üretiminin tadını güzelleştirmeyip sadece istifini kolaylaştıracağını kurnazca ve haince keşfeden bir dizi lider...

Dini çok yoz ve primitif anlıyorlar. Derdim de zaten bunlarla...Okul duvarlarına spreyle yazılası düşünceler. Doğru Puştun da, Ariel’in de, Omo’nun da Tanrısı ve dini var. Ama bunların dinleri dinsizlerin ahlakından da ahlaksız. Dini insan yaparsa böyle olur. İnsan ancak sosyalizmi yapar, sonra hem sosyalizmin hem insanlığın içine yapar. İnsan ancak kapitalizmi doğurur, sonra onun maktulü olur. Sonra din ancak bunlar için taşıyıcı olur. Enola Gay gibi. O metal yığını kadar değersiz, o metal yığını kadar gösterişli, önünde eğilesi. İşte, araftakiler bile, olanca aydınlığıyla!, İslam’ı bir şeylerle birlikte düşünüyor. Allah dininin 99’unu kendine 1’ini insanlar arasındaki düzene ayırdı ise, bu tenezzül etmediğinden değil, sonu olmayan bilgisinden damıtılmış o 1’in bile onların gelmiş geçmiş çıkmazlarını layıkıyla halledecek yetkinlikte olduğundandır...

Ah o küçüklük öyküleri, anneler, babalar, Müslümanlar.... Hani ergenliğe menopozla, antropozla giren kadınlar ve erkekler, şu namaza emekli olunca başlayanları diyorum. Ah onlar vah onlar. Keşke bilinçler de varlığın özü kadar temiz ve yansız olaydı. Bence insan kangren olan her yerini kesmeli, hani şu geçenlerde sıkıştığı kayadan kurtulmak için kolunu kesen zat gibi olmalı. O zaman belki dinin saflığını tadardık. O zaman İslam’ı herhangi bir sistemle özdeşleştirilemeyecek kadar saf olduğunu anlardık değil mi? Bence ilahi olmadan iyi olmaya çalışmak kumdan kale yapmak gibidir. Sevincimiz hep kursağımızdadır. Su en sevimsiz halindedir o zaman, yaşamın kendisi gibi...

Seçtikleri yollarında güven ve huzurla yürüyen insan güruhları görüyorum. Dünyanın kederi hoş bir panayır gibi. Sahnelenen oyunu seyrediyorum, gülüyorum. Eşitlik aramıyorum, adaletin çok zaman eşitsizlik olduğunu öylesine anlıyorum ki sevesim geliyor insanları. Marx’ı, Schopenhaur’u, Camus’yü dizimin dibine oturtmak, saçlarını okşayarak sevmek istiyorum . Bu kadar şahane, bu kadar poetik her şey. Her şey o kadar çembersel ki, sınırları zorladığında bir şeyin, zıddını elde ediyorsun. Bu yüzden her şey imana davet ediyor gören gözleri, işiten kulakları*. Spinoza gibi sadece yaşamalıyız belki, ama onunki kadar devinmeli ruhumuz. Köpekliğimizle gurur duymalıyız O’nun önünde. O kadar seçkiniz ki şımartıyor bizi. Hem, keder dediğin ne ki, bu hayat dizisinin de sinemasını çekerler, hallolur her şey. Hem Ben Haneke hayranıyımdır...

Ezcümle: ALLAH'ı bizden pek uzaklara oturtmak, O’nu, ozon tabakasının dikimi, dünyanın çevirimi, orangutanların gelişimi ve Ecevit’e illet gönderimi gibi her ne kadar lüzumsuz olmasa da seyirlik olan işlere haşretmek, ego’nun sözde özgürlüğü namına işlenmiş alçakça bir cinayettir. Her bir devinimde dünyanın kalbi gibi atan Allah, kalemini kıran bir yargıç, şikayet üstüne panikle soruşturma açan bir müfettiş, mermisi bitenler için paslı bir süngü de değildir; O, yokluklarından beri her şeyle, her şeyde, ve her şey içindir.O elinde döner bıçağıyla stada kaçak girmiş de değildir. Allah, bedeninde trilyonlarca olan hücrelerden birini bile henüz yarata bilememiş yetkinsizlikteki akılların soytarıca kafa tutamayacakları kadar yaşamın bütün süreçlerinde etkin, yetkin ve seçkindir.

Saygılar

Emine Şule Demirtaş

Kategori:

Yorum izleme seçenekleri


Yazılar gibi yorumların sitede yayımlanmış olması, bunların site yönetimi tarafından benimsendiği ve desteklendiği anlamına gelmez. Farklı görüşler de yorum kurallarına uygun olduğu sürece yayımlanmaktadır.

Yorum yazmadan önce standart yorum kurallarını dikkate almanızı önemle rica ederiz.

??????

Hayatımda okuduğum en garip yazıydı desem...
Sanki rastgele gazete ,kitap ,dergi ve sözlüklerden kelimeler biraraya getirilmiş.Aşure çorbası gibi...Tadını bulamadım..Zülfiyare dokundurup dokundurup geçmiş..
Var mı bir şey anlayan?

Ben bir sülüğüm beyin zarında
Çok yaklaşma yakarım seni de anında...

O. Deniz Yemenli | Çar, 21/09/2005 - 01:14

Yok mu bir şey anlayan?

Görüldüğü gibi uçuk-kaçık başlığı altında yazılmış iddiasız bir yazı. Aşure tabiri hoşuma gitti; zira çeşitlilik güzeldir.
Yazılmıs olan her yazı, kitap, dergi ve sözlüklerde olan kelimelerden bir araya getirilmemis midir zaten? Var mı bir sey anlayan? diye ankete girişmek neden? Insanoglu okudugu her seyi anlamak zorunda mıdır? yazının tadı da anlayanlara kalsın olmaz mı?
Allah'a olan imanın, Allah'a iman etmenin letafetinin anlatilmaya calistigi bu karısık ve acemi yazıya daha hos ve yapıcı bir yorum getirilemez miydi?

ikinci bir yaşam beklentisi içinde değilim;
ben zaten bu dünyada ölüler arasından dirildim.

Sule Demirtas | Çar, 21/09/2005 - 09:15

değer verdim okudum

bazı blogların sonunu getirene kadar akla karayı seçiyorum
fakat bu blogu 2 defa baştan sona okudum..

Ben bir sülüğüm beyin zarında
Çok yaklaşma yakarım seni de anında...

O. Deniz Yemenli | Çar, 21/09/2005 - 12:46

Bu mudur? Budur.

Bende tutmuşum bu yazıya yorum yazmaya çalışıyorum kendimce. yazıyorum siliyorum, yazıyorum kırpıyorum, yok öyle olmaz şöyle daha iyi olur, yazarın dediklerinin, demek istediklerinin akışını değiştirmememye dikkat ediyorum derkeeeennn! Yazdıklarımın hepsini sildim.

Benim yorum diye yazacağım yazı, yazarın son paragrafına benzemeye çalışırmış meğer. yazının yorumu mu!

yazarın yazısından alıntı olarak aşağıdadır. ben de eynen böyle yorum yapardım ki zaten :)

""Ezcümle: ALLAH'ı bizden pek uzaklara oturtmak, O’nu, ozon tabakasının dikimi, dünyanın çevirimi, orangutanların gelişimi ve Ecevit’e illet gönderimi gibi her ne kadar lüzumsuz olmasa da seyirlik olan işlere haşretmek, ego’nun sözde özgürlüğü namına işlenmiş alçakça bir cinayettir. Her bir devinimde dünyanın kalbi gibi atan Allah, kalemini kıran bir yargıç, şikayet üstüne panikle soruşturma açan bir müfettiş, mermisi bitenler için paslı bir süngü de değildir; O, yokluklarından beri her şeyle, her şeyde, ve her şey içindir.O elinde döner bıçağıyla stada kaçak girmiş de değildir. Allah, bedeninde trilyonlarca olan hücrelerden birini bile henüz yarata bilememiş yetkinsizlikteki akılların soytarıca kafa tutamayacakları kadar yaşamın bütün süreçlerinde etkin, yetkin ve seçkindir""

tebrikler Sn. Demirtaş.

Sen, sen, sen; birer defa daha okuyun bakim siz bu paragrafı !

Baki selam

Hasan Bahadır | Çar, 21/09/2005 - 10:01

öylesine

merhaba,

ibn arabinin yoluna gönül vermiş ve amerikada ikamet etmekte olan sufist muhyiddin şekur'un şu sözünü kaydadeğer buluyorum : "İnsanların taş üzerine kazıdıkları yüzyıllık yazılar, Allah için Su üstüne yazılmış yazı gibidir."

ilk okunduğunda garipsenecek bir tarz olduğu doğru. ortaya konan mülahazalarda ve yer yer hükme varan düşüncelerde kullanılmış olan teşbihler, telmihler ve hicivler, "ben nasıl bir yazıyla karşı karşıyayım" cümlesini söyletebiliyor insana. ancak ikinci kez okunduğunda, yazıya uçuk-kaçıklık deyimini verdirten üsluba kayıtsız kalarak yazının özüne vâkıf olabiliyorsunuz.

artık söylenecek yeni bir sözün kalmadığına dair inancım her yazıda pekişiyor. bu bir istiğina pırıltısıdır. ya da bir hüsn-ü kuruntu.

hazmı zor olan bu aşureyi bizlere takdim ettiği için şuleye teşekkür ederim. bir yazının en önemli fonksiyonu, bizleri neye teşvik ettiğidir.

muhabbetle.

celalmirza | Çar, 21/09/2005 - 10:14

Tüm bunları bana Emine Şule Demirtaş söyletti

Bu sitede bir kaç yazım ve bir kaç da yorumum oldu. Genelde içerisinde yer aldığımız camianın yüzleşmekten kaçındığı konuları dile getirmeye çalıştım. İstedim ki; yaşanan olaylar karşısında, içimizi kıyasıya acıtan mevzularda bilinsin ki içi yanan ve buna rıza göstermeye de niyeti olmayan birileri var burada. Yeri geldi mizahi bir üslup da kullanarak gündemin alabildiğine yücelttiği konuları askılı kısa pantolonlu yaramaz bir çocuk edasıyla ti ye aldım.

Son zamanlarda pek yazmıyordum. Hatta yorum yapmaya dair de pek bir niyetim yoktu. Kendimi zor tuttum doğrusu. İsmail'in (Kılıçarslan), QWERT'in, Tarık Tufan'ın yazdıklarına dair bir kaç cümlem vardı oysa. Ama gelinen son noktada karşıma çıkan yazı Şule Hanım'ın yazısı olunca iş değişti.

Sadece şunu söylemek için giriyorum bu yorumu :

Şule Hanım yazdıklarınızın ne olduğunu çok iyi anlıyorum. Sizin de bunları yazarken kaleminize mürekkep yaptığınız şeyin ne olduğunu da iyi biliyorum.

Müslüman yığınlar(!) Allah'ın olmadığı alanların peşine düştüler sanki son bir kaç yıldır. Kendilerine dünyevi alanlar oluşturmanın peşindeler. Zihinlerini en azından şimdilik rahatsız eden çelişkiyi nasıl olur da aşarızın peşindeler. Tamamen dünyevileştiklerinde çelişki kalmayacaktır. Çünkü neyi istiyorlarsa Allah onu verecek. Yaşadığımız hayatın bizim aynı zamanda duamız olduğu gerçeğini bilmiyorum hatırlatmaya gerek var mıdır? Nasıl yaşarsak öyle oluruz işte, olmadık mı? Şule Hanım sizin yazdıklarınızı elbette karmakarışık bulacak olan insanlar çıkacaktır. Bir aşure benzetmesi de bunun için bulunmaz bir niteliğe haiz olacaktır. Şimdi bu yazdıklarımızın karşısına geçip "hadi ya" "bak.. bak.. baaakk", "yemin et" "de get lan" "kuyruk salla" modunda alaylı suratlarda olacaktır.

Hayatımızın her anında Allah var. Biz bunun ne kadar farkındayız? Yazınızda mizahi, uçuk kaçık ve ironik bir dille dile getirdiğiniz karmaşanın tam orta yerinde bulunan bir halet-i ruhiye yi böylesine bir üslupla dillendirdiğiniz için teşekkür ediyorum. Ama şurası bir gerçek ki tüm bu karmaşanın, keşmekeşin, yığınlaşmanın, aynileşmenin, kişiliksizleşmenin, kimliksizleşmenin ve bu devri tanımlayacak ne kadar kötü şey varsa onun da ötesinde bizim için Allah'ı yaşadığımız hayatın her alanına konumlandırabiliyorsak eğer işte o zaman en yalın halimizle Rabbimize yol alabileceğiz demektir. Herbirimiz bir muhaciriz ve her birimiz aynı zamanda bir ensar. Hangimiz muhaciriz hangimizi ensar bilemiyoruz lakin. Ama şunu yapabiliriz elbette biz bir muhacire ensar bir ensara da muhacir olabiliriz. Bu münafık meydanların orta yerinde tüm bu acıları yaşayan bir kardeşimi tutup omzundan sarılmak ve omzumuzu karşılıklı ıslatmak istiyorum. Gözlerimize bakıp hiçbir şey söylemeden öylece durmak ve susmak. Ben şunu iyi biliyorum artık; Yanı başımda olmasalarda orada, şurada, burada bir yerlerde bunları kurgulayan kardeşler bulabilirim. Yalnız değilim. Biriz ve beraberiz. Zaten Allah'ı kendi yaşamında var eden nasıl yalnız olabilir ki?

Evet işte tüm bunları bana Emine Şule Demirtaş söyletti.

Okumaya, konuşmaya, yazmaya devam.

Jerfi QAZAQ | Çar, 21/09/2005 - 10:55

Ben yaratıcıya akılla ulaştım....

Hamasi nutuklarla devam edelim bakalım...Hisslerimiz
,öfke nöbeti olup kaplasın zihnimizi...Bulanık beyinle
gezelim..Sonra genelleme yapalım..Sapla samanı birbirine karıştıralım..
Nice güzel olur değil mi?Heyyy yarabbi Sen Alimsin ve sonsuz aklından
bize de verdin..Sana hamd ederim ki bana bu nimeti verdin..Zira ben sana böyle ulaştım...

Bu konuda söylenecek çok şey var ama sözü burada kesiyorum...

Ben bir sülüğüm beyin zarında
Çok yaklaşma yakarım seni de anında...

O. Deniz Yemenli | Çar, 21/09/2005 - 23:05

akıl tutulması

Bu yazı garip bir şey. İnsanların ne istediği, neyi önemsediği, neye gereksinim duyduğunu kestiremiyorsun. Kimi "akıl" olmazsa olmazlarda, kimi "kalp" olmazsa olmazlarda, kimi ikisinin konsensusunu aramada...ve herkes nedense bir akılmetre, bi kalpmetre bulundurmada.
Bu kalple akıl bir at yarışında gidiyor. Bıkmışlar muhakkak birbirleriyle karşılaştırılmaktan. Her birisi kendi başına bırakılsa, ve ikisinin birbirine hiç bir üstünlüğü olmadığı anlaşılsa belki iş çözülecek ama yookkk...ne mümkün...oysa kalp olmadan akıl, akıl olmadan kalp ve her ikisi olmadan Allah bilinir mi? hissedilebilir mi? Her ikisinin yerinin ayrı ve bir o kadar bir arada oldugunu umarım anlariz.

Sonuc olarak ben bu Yaradan'ın vicdanın köpeği olan akılla bulunmayacağını söyleyen zat'ın, ne ile bulduğunu merak ediyorum. umarım cevaplarlar.

ikinci bir yaşam beklentisi içinde değilim;
ben zaten bu dünyada ölüler arasından dirildim.

Sule Demirtas | Per, 22/09/2005 - 00:54

Bravo! Allah'ın verdiği aklı hiç kullanmadan geri götürece

Merak ettim şimdi

madem bu akıl denen mendebur şey, vicdan denen herneyse o şeyin köpeği olur ve akılla Yaradan bulunmaz; o halde nedendir Rabb-ül Alemin'in akletmeye, düşünmeye dair çağrısı?

**

Bir şey daha...

Sanırım sizin gibilere cennette bir köşe açacak hur-ul îyn taifesi.

"Bravo size, alkış.. alkış.. alkış.. Allah'ın verdiği aklı hiç kullanmadan aynen geri getirdiniz deyû."

Sayın Seyyah,

Bu ne muhafazakârlıktır böyle.. amman aklınızı muhafaza ediniz sakın ama sakın hiiiç kullanmayınız!

Bir de bir laf vardı hani eskilerden kullanılmayan organlar işlevlerini yitirirler cinsindendi galiba ya neyse..

**

Dostlar aklımıza mukayyet olalım : Aklımızı kullanalım. Ey insan! Aklını kullan!

**

Ben bu oyunu reddediyorum. Kalple akıl yarışı oyununu. Ne oynayanlarındanım ne de bahisçilerinden. İsteyen oynar isteyen de bahse tutuşur. Ne akıl kalbin yedeğidir ne kalp aklın. Bir bütün olan insanı bölmeyin parçalamayın. Bu bir taktiktir zaten; böl, parçala ve yut. Geriye sadece akıl kalsın, sadece kalp kalsın sadece bilmem ne kalsın. Sonra da ciğerimiz beş para etmesin. Yok öyle yağma.

**

Aklıma köpek muamelesi yapmak da ne cüret be kardeşim. Benim Rabbimi nasıl bulacağımı ve O'nu bulma konusunda nerden nasipleneceğimin karar mercii olarak sen mi tayin edildin mübarek adam?

Ve inadına;

Aklımı seveyim!

ve

hay aklımla bin yaşayayım!

Jerfi QAZAQ | Per, 22/09/2005 - 11:13

kınına sokuyorum kalemimi.

Arap Sufilerinin meşhur deyişi ve yemişi: “Her şey içinde O’nun tek olduğunu gösteren ayetler vardır”. Başka deyişle alem, Tanrısını şakırdar. Kusurun içindeki kemal, sıradanlığın içindeki büyü, keşmekeşliğin içindeki ahenk ve kaosun, kaotik cümlelerin, me-cazlar içine sızmış bir Varlıktan bahsediyoruz. Biz sefiller (Tin-5) ise, daha dünkü yokluktan çıkmış, sonradan görmeler, sonradan olmalar ise, O’nu özümseyen yerlerimizi ille kategorize ediyoruz, acıtıyoruz. Asrın penceresini şöyle aralayıp bakarsanız kapınıza kadar bu düalist takıntının kurbanlarını yığılı olarak görürsünüz.

Eğer konuşmanız Tanrı’nın mutlaklığı üzerine ise, biliniz ki aklınız da, kalbiniz de, sonra bilmem ne kadar latifeniz de, onun uzaktan, pek uzaktan, yetmiş bin perde arkasından, şöyle hafif bir Şule ile parlamasıyla kül olur, “la tâkata lena” der. Yok eğer onun zatı değil de varlığından konuşursanız, O’nu ancak size açtığı kadarıyla bilirsiniz. O’nun size olan “şehveti”, sizin ona olan “hayretiniz”dir bilgiyi size veren. Ya da bilgisizliğinizle övünürsünüz, “onu idrak etmekten aciz olmak idrakin ta kendisidir” dersiniz mahviyetle.

Ben bu acizliği dua yapmış bir yazı olarak görüyorum Şule’ninkini. Ne akıl ne kalp kıyası yapılmış, kıstası olmayanın kıyası mı olur? Kalbin temsil ettiği his ve aklın temsil ettiği düşüncenin, Musa’nın asasını vurarak taştan su çıkarması gibi o hakikatten bu hakikate, gah misal ile gah telmih ile, ama ille de vahdaniyet oksijeni ile harmanlandığı satırları okudunuz, siz ise aklınızın idrak ettiğiniz kalbinizden, kalbinizin idrak ettiğini aklınızdan saklıyorsunuz. Ben bu yazıya bir Amor Intellectus tecellisi olarak bakıyorum. Zamanın bunalımlı zihinleri ve kalplerinin bunalımının içinde atan divinite sergilenmektedir. Dinsel anlamda bir köşeye çekilmişliğin, deve kuşluğun, anti-sosyalliğin kuyruk sokumu acısını dillendiriyor. Notaları duymaya kalkıp müziği kaybetmeyin. Bırakın akıl mı kalp mi demeyi, kainatın atan nabzına, şerbetini hakkıyla sunun. Arif, aklını ve kalbini kaybetmiş, “atılmış” olan değil midir?

Saygılar.

ikinci bir yaşam beklentisi içinde değilim;
ben zaten bu dünyada ölüler arasından dirildim.

Sule Demirtas | Cum, 23/09/2005 - 00:26

"Allah'ı nice bilürsen?"

Vay bee!
Bütün yorumları bir kerede okuyunca böyle nida ettim gayri ihtiyari.
Konuyla doğrudan ilgili değilse de, özellikle akıl üzerine yazılmış bölümlerin çağrışımıyla hatırladığım bir çocukluk bilgisi aktaracağım.
Erzurum'da 5-10 yaş arası çocuklara öğretilen "dinî içerikli" tekerlemeler ve muhavereler vardır. Bunlardan birini (şive özelliklerini de koruyrak) yazmak istiyorum:
"Dede:-Eğer sorsalar ki müslüman mısan?
Torun:-Elhamdülillah! Hakk'a mü'min müslümanam!
-Ne vakitten beri müslümansan?
-Kalü beladan beri müslümanam.
-Kimin zürriyetindensen?
-Adem aleyhisselamın zürriyyetindenem.
-Kimin milletindensen?
-Halil İbrahim aleyhisselamın milletindenem.
-Kimin ümmetindensen?
Hazreti Muhemmed Mustafanın ümmetindenem.
-Amelde mezhebin nedir?
-İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin mezhebindenem.
-İtikatta mezhep imamın kimdir?
-İmam-ı Maturudi'dir.
-Allah'ı nice bilürsen?
-Bir bilürem.
-Aklen mi bilürsen, naklen mi bilürsen?
-Aklen de bilürem, naklen de bilürem.
-Aklen delilin nedir?
-Bu yerleri, bu gökleri yaratan Allah'u Azim'üş Şan'dır.
-Naklen delilin nedir?
-Kur'an'ı Azim'üş Şan'dır.
-Hele bir kelime-i şehadet getir bakiyim.
-................"
Böyle bir şeydi. Sonraki yıllarda öğrendim ki, bir diğer itikadî mezhep de Eşarilikmiş ve Eşarilik; (bu dede-torun muhaveresindeki dil ile söylersek) Allah'ı nice bilürsen, sorusuna sadece "Naklen bilürem" demek olup, aklın bilme vasıtası oluşunu kabul etmezmiş. Akıl, Allah'ı bilmenin iki vasıtasından biri olmaktan çıkınca, yer, gök ve ikisi arasındakiler de incelenmeyi, anlaşılmayı gerektirmezmiş.
Yine derler ki İstanbul'da göklerin derinliklerini inceleyelim diye vaktiyle yaptığımız rasathanenin topa tutulup yıktırılması, Mısır'ın Osmanlı'ya geçişinden sonra İstanbul'a gelen Ezher medresesi kökenli Eşari hocaların tesiriyle olmuştur.
Nerden mi biliyorum? "Aklen de biliyorum, naklen de!":)

Şaban Abak | Paz, 08/01/2006 - 02:26

Çok geç oldu ama

Ben bu yazıyı herkesten 1 yıl geç okudum .Belkide bu yazı tamamen unutuldu bile. Ama istedimki belki birileri görür ve okur benim yorumumu da ... Emine Şule Demirbaş adını hayatımın kalan safhasında unutacağımı pek sanmıyorum.Yazının değişiklikler içinde konuyu anlatması örnekleriyle sözleriyle yazıya tat vermesi çok güzel olmuş. Ben gerçekten çok etkilendim. Oldukça iyi eleştirilmiş ,okuyanların anlamamasına gelince belkide yeterince olaylara dışarıdan bakmadıklarındandır. Belki onlar da kalıplaşmıştırlardır da farkında değillerdir.Çok beğendim , umarım bunun gibi yazılar tekrar okuyabilirim.

Emine Yozcu | Cum, 25/08/2006 - 00:06

Canım Emine

Canım kardesim. Uzun muddettır interaktif ortamda bulunamadigimdan dolayi maillere ve yorumlara pek bakamadim. Gerek yorumun, gerek yazdigin e-mail beni yazmak, yorulmak, yasamak adina mutlandirdi. Zira yazanı (asla yazar demiyorum) okuyucu besler en cok, ben kendi sayiklamalarimin hayiflanmalara donustugu kabz bir zamanda idim. Ki hala oyleyim.

Surekli yazanlara, yazabilenlere derin bir ic gecirme ile ozeniyorum. Ama yazilarimi isteyenler, bekleyenler var madem devam edecegim Allah'ın izni ile...

Samimiyetin icin sonsuz tesekkurler.Insaallah Allah'ın en sevdiklerinden olalım...

Baki selam

ikinci bir yasam beklentisi icinde degilim;
zaten ben bu dunyada oluler arasindan dirildim

Sule Demirtas | Paz, 03/09/2006 - 12:40

Ol'mak ya da Ol'mak

teşekkürler...

okudum.
aldım.
ve gidiyorum.
Cibran'ın şu notunu yazınıza şerh olması arzusu ile kapınızın altından atarak:
"Karşındakinin gerçeği
sana açıkladıklarında değil,
açıklayamadıklarındadır.
Bu yüzden onu anlamak istiyorsan,
söylediklerine değil,
söylemediklerine kulak ver.

Söylediklerimin yarısı beş para etmez;
ama ola ki diğer yarısı sana ulaşabilir
diye konuşuyorum..."

saygıyle...

misafir | Pzt, 08/01/2007 - 00:08

Sule'ye...

Sule'nin bu yazisi ile son yazisi arsindaki farka deginmek isterim.Sule'nin bu
Yazisi daha cok birseylerin sancisini cekiyor.son yazisi ise daha bir felsefi
agirlikli geldi bana....

medine dogan | Pzt, 08/01/2007 - 00:47